İçeriğe geç

Şeytanın gülü

Bölüm 2 · 3 dk okuma

Şeytanın gülü

Bölüm 2

Bölüm 1

Osmanlı, İstanbul, Süleyman Bey Konağı/ 1 mayıs 1892

Çay günü için hanemize gelen misafirlerin hepsinin yüzünde sıkıcı bir gülümseme vardı. Sanki haşa Allah'ın kulları değiller de sıkıcı çay günlerine gelen klasik hanfendiler olarak tasarlanmış yaşlı hanımlar.

Kimileri peçeli ve kapalı, kimileri de avrupa modasına uygun rengarenk elbiseler giyinmişlerdi.

Onlardan düpedüz farklı gözüken görünüşüm onları mutlaka rahatsız ediyor olmalıydı, zira pantalon ve gömleğime bir gulyabaniye bakarcasına bakıyor, belli ki yadırgıyorlardı. Yine de gülümsememi yüzümden eksik etmeden sohbet ettim onlarla, İngilizler gibi süt koyulmuş çaylarımızı yudumlarken. Ve bu, diğerlerinden ziyade rahatsız ediyordu beni.

Günümüz Osmanlısında kimse özümüzü hatırlamamakta, bununla kalmayıp ezici bir çoğunluk başka milletlere özenmekte. Şu zamana kadar Araplara olan özentimiz şimdi Avrupalılara kaymış durumda. Hangisinin daha kötü olduğu münakaşaya açık bir mesele fakat önemli olan kendi milletimizi başka milletlerden aşağı görüyor olmaları. Beni asıl rahatsız eden de budur zaten.

Ben milliyetçi ve vatanperver bir Türk subayının aynı şekilde milliyetçi ve vatanperver olan kızı Asena, bu vatan için canımı feda etmeye hazır bulunmaktayım. Devrimci bir Türk kadını olarak vazifem, halkı müstehak olduğu refah seviyesine ulaştırmak, lüzumu olursa bu yolda devrim yaparak monarşiyi yıkıp modern bir devlet kurmaktır. Bir kadın olarak imkanım ve gücüm sınırlıdır, fakat aklım ve yapabileceklerimden asla. Ülkenin gelişmesi gayesinde devrim yolunu seçtim zira Türk tarihinin zirvesi olan Osmanlı İmparatorluğu, artık hasta bir adam.

Ben düşüncelerime dalmışken validemin cümlesinde beni geçirmesiyle ana döndüm. "Kızımız da son zamanlarda pek bir babasına benzedi. Gerçi hep ona özenirdi ya, neyse. Göreceksiniz hanımlar, çok büyük işlere muvaffak olacak kızımız, kadın haliyle. Bildiğiniz üzere çok atılgan ve cüretkar fakat bir o kadar da aptal. Allah'tan icraatını adam akıllı bir iş seçti, malumatınız üzere muallim oldu. Tarih anlatıyor, malum çok ilgiliydi babasından ötürü." Hanımlardan geri kalmış bir tanesi fazlasıyla yadırgayarak sordu: "A a a a a. Olur mu hiç öyle şey? Kadın muallim, hem de tarih anlatıyor ha? İlk kez sizden duydum Nurşah Hanım." Sonra bir diğer tanesi daha çağdaş olan düşüncesini ileri sürdü. "Değişim olmazsa gelişim nasıl olacak Hasefe Hanım. Görüyorsunuz ki hatun pek bir akıllı. Her şeyin bir ilki vardır elbet. Eminim ki işini güzel icraa ediyordur. Öyle değil mi Nurşah Hanım?" Validem sitem dolu bir cevap verdi. "Öyle olduğunu söyleyemem açıkçası. Geçende bir şikayet duydum, çocukların aklına erkek işi kafa karıştıran bilgiler dolduruyormuş. Olacak iş mi bu? Bu kız vallahi haddini bilmiyor. Zaten binbir zorlukla muallim oldu, kıymetini bilse şaşarım!"

Konuşmalardan bunalınca elime sokaktaki bir gazeteciden aldığım son çıkan gazeteyi aldım. Okuma yazmam vardı elbet, azınlıktan biriydim. Zaten öyle olmasa, zaten pekala ön yargılı oldukları kadınların çalışmasını yadırgayıp beni de kabul etmezlerdi.

Fakat o an korkunç bir haber gördüm. Gazetede yeni bir salgın çıktığı yazıyordu. Kara veba veya İspanyol salgını gibi bir şey olsa gerek diye düşünüp endişeyle haberi okudum. Tedavisi bu salgının da yoktu elbet.

Bir çiçek varmış. Urfada yetişen siyah güle benzeyen yeni bir gül türüymüş salgının sebebi, ve kırsalda yaşayan bir karı kocayı şimdiden öldürmüş. Bazı kaynaklar, gülün çevreyi kuşatmaya başladığını öne sürüyormuş. Bu da demek oluyor ki, 19. yüzyılın sonunda tekrar sayısız ölümle sonuçlanacak bir salgın ortaya çıktı.

Elimdeki gazeteyi heyecanla bırakarak ayağa kalktığımda herkes aynı garip bakışlarıyla bana baktı.

"OSMANLI'DA SALGIN BAŞLADI!"

Bölüm sonu

0 yorum

Bu bölüme henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu sen yaz.