(Bu bölümü zihninizde canlandırmak için kulaklarınıza küçük bir destek: 🎧Running With The Wolves. 🎧Hunting Shadows.)
...
Zaman bir anlığına durdu. Soluklarım göğsümde kaldı. Geriye yalnızca sessizlik ve başımdan aşağı dökülen o keskin gerçek kaldı.
Theron… bana yalan söylemedi. Ama gerçeği de anlatmadı.
Şimdi neye güvenmeliyim?
Aybars’a mı, gözlerinin ardında titreyen o eski acıya mı?
Yoksa Theron’un suskunluğuna mı?
Adımlarım kaçacak gibiydi ama bedenim kıpırdamadı. Artık çok geçti. Bir geçit açılmıştı, evet. Ama içimdekiler… çoktan karmaşanın altında kalmıştı.
O an içimde bir şey çatladı. Dışarıdan bakıldığında hiçbir şey değişmemişti belki. Ağaçlar hâlâ aynı yöne eğiliyordu rüzgârla. Kuşlar ötüyordu, gökyüzü masumca maviydi. Ama ben… ben içimde bir yıkımın ortasında kalmıştım.
Sırtımı soğuk buza yasladım. Parmaklarım titriyordu, nedenini bilmiyordum. Soğuktan mıydı, yoksa içimdeki boşluğun sızısından mı?
Theron… benim sırdaşım, yol arkadaşım, bazen sessiz bir baba gibi üzerime titreyendi.
Bana hiç yalan söylemedi, evet.
Ama bazı suskunluklar, kelimelerden daha çok kanatır insanı.
Aybars’ın gözleri önümdeydi hâlâ. Sanki gerçeği söyleyerek beni kocaman bir karmaşanın içinde, bir başıma bırakmamış gibi gözlerime bakıyordu.
Güven dediğimiz şey ne kadar kolay kırılıyormuş meğer.
Bir isim. Bir bağ. Bir suskunluk.
Hepsi birleşince insanın içindeki dünya yavaş yavaş çökmeye başlıyormuş.
"Yalan söylüyorsun." dedim. Kulaklarımı ellerimle kapattım ve delirmemek için Aybars’ın beni soktuğu daracık yerden çıktım.
Aybars’ın peşimden gelen adımlarını duymazdan geldim.
On dakika yürüdükten sonra bir anda durdum. Gerçeklerden sıyrılıp kaçamayacağımın farkındaydım. Arkamı döndüm. Sanki o da bunu yapamayacağımı biliyormuş gibi durdu ve bana baktı. Etrafımızdan geçen kalabalığa aldırış etmeden onun varlığına doğru yürüdüm ve omzundan itekledim.
"Bana neden yardım ettin?" Yetimhane görevlisinden yediğim dayaktan sonra beni yatağa taşıyan oydu. Neyi kastettiğimi anlamıştı ama susmayı tercih etti.
Tekrar omzundan itekledim fakat bir adım geri gitmemişti.
"Benim cebime neden o notu koydun?" Bu sefer daha çok hiddetlenmiştim. Kalbimde yıllardır biriken bütün bilinmezlik şimdi boğazıma tıkanıyordu.
"Neden herkesin yemeğine ilaç konulmuşken benimkine koyulmamıştı? Ben o gece neden uyanıktım?"
Dilimden çıkan sorular canımı öyle bir yakıyordu ki gözümden bir damla yaş süzüldü.
"Geçitten geçtiğimde ölmedim çünkü sen yardım ettin.
Beni kocaman, bilmediğim bir evrene sürükledin.
Şimdi de karşıma geçmiş beni büyüten adamın öz dayın olduğunu söylüyorsun!"
Tek solukta öfkeyle konuştum. Her bir cümlede içimdeki boşluk sızladı.
Sakin bir soluk verip gözlerini yumdu. Açıklama yapmak için kendine birkaç saniye verdi.
"Yetimhanede bırakamazdım seni. O turkuaz, yaralı gözlerini gördükten sonra gaddar insanların büyütmesine izin veremezdim, Umay. Neden bilmiyorum ama bırakamadım seni." Sonra gözlerini açtı. Biliyordum, o da duygu karmaşası içindeydi.
"Dayım konusuna gelirsek; seni bir kadın koruyucunun yetiştirmesi için dayıma danıştım.
Bizzat kendisinin yetiştireceğini tahmin edemezdim. Bana yerini ve ne yaptığını söylemedi. Çok sordum ama sessiz kaldı."
Eliyle saçını karıştırdı. İçimdeki belirsiz duyguları yatıştırmak için bir adım yaklaştı.
Daha çok yaklaşmak istiyordu ama içimdeki hırçın dalgaları sezmiş gibi aramıza belli bir mesafe koydu.
"Theron’un yerini biliyorum."
İçimdeki karmaşayı bir kenara bırakıp derin bir iç çektim. "O iyi mi?"
Her şeyden önce onun iyiliğini düşünmeliydim.
Öfkeden, iç içe geçmiş duygularımdan önce Theron’u düşünmeliydim.
Bana uzun gelen saniyeler sonra kelimelerini özenle seçmeye çalıştı. "İyi."
"Nerede?"
"Krallığın zindanında. Üzerine atılan iftiradan dolayı yargılanıyor."
Titreyen ellerimden birine uzanmak için bir adım daha attı.
Elimi tuttu, sonra sakıncasının olup olmadığını sorgular gibi gözlerimin içine baktı.
Ben geri çekilmediğimde, elimi izni almış gibi daha sıkı tuttu.
"İftira? Ne iftirası?" Sesim istemeden titreyerek çıktı. Boşta duran elimle önüme gelen saçımı arkaya attım. Gözlerim dolmuştu.
"Benim yüzümden?" Bir soru değildi. Bir itirazdı. Beni yanıltmak istercesine hızlıca başını salladı.
"Hayır. Hayır, öyle bir şey değil." dedi ve sonra nasıl devam ettireceğini bilemeden etrafına baktı. Ne yapacağını o da şaşırmıştı. Yönü olmayan pusulalar gibi çırpınıyorduk.
En sonunda kelimelerle teselli edemeyeceğini anladı. Bana biraz daha yaklaştı, bir eli elimi bırakmazken diğer eli sırtıma gitti ve beni kendine yasladı.
Ben de yıllardır bu sarılışa ihtiyacım varmış gibi boşta kalan kolumla ona sarıldım.
Benden karşılık alınca rahatladı. Daha sıkı sardı beni. Elimi bir an bile bırakmadan sarıp sarmalamıştı. Birkaç dakika öylece durduk.
"Üşümüşsün." diye fısıldadı. Elimi tuttuğu eliyle, elimin soğuk yüzeyini okşuyordu.
Elim onun avucunun içinde küçücük kalmıştı.
Onun avucu, benim elime göre biraz daha sıcaktı.
Bütün iç içe girmiş duygulara rağmen onun bir kelimesi, yüzümde küçük de olsa bir tebessüm oluşturmuştu. Geri çekildim ve Aybars’ın yüzüne ciddiyetle baktım.
"Theron’u görmek istiyorum, Aybars. Beni ona götür." Yüzümdeki kararlı ifadeyi gördü. Sonra aynı kararlı ifade onun yüzüne yansıdı.
"Götüreceğim, Umay. Sadece doğru anı beklememiz lazım.
Ondan önce seni koruyucuların kaldığı binaya götürmem lazım."
Ben itiraz edecekken lafa girdi:
"Gözlerin yorgunluk ve uykusuzluktan çökmüş. Herhangi bir itiraz cümlesi duymak istemiyorum." dedi ve elimi bırakmadan yürümeye başladı.
Yol boyunca sadece adımlarını takip etmiştim. İkimiz de susmuştuk.
Sadece kalabalığın gürültüsü sokaklarda yankı yapıyordu.
En sonunda kalabalıktan uzaklaştık.
Beni diğer binalardan farklı, buzdan olmayan bir yapının önüne getirmişti.
Cebinden anahtarı çıkardığında henüz elimi bırakmak için hiçbir girişimde bulunma zahmetine girmedi. Anahtarı deliğe sokup çevirdi. Kapı açıldığında kendisiyle beraber beni de içeri soktu.
İçerisi sıcacıktı. Dışarıdan gelen misafirler için tasarlandığı belliydi. Elimi bırakmadan merdivenlerden çıktı. Çatı katına kadar son basamakları çıktık. Karşılıklı iki oda vardı. Soldaki odanın kapısını açtı. Işığı yaktı ve önümüzü aydınlattı. İçeriyi loş bir ışık aydınlatıyordu.
Ortada iki kişilik bir yatak vardı. Halı, dev ve bembeyaz hayvan kürkündendi. Bir çalışma masası ve muhtemelen lavaboya açılan bir ahşap kapı vardı. İstemeye istemeye elimi bıraktı.
"Burada ben kalıyorum. İçeriye kimse girmez. Rahat rahat dinlen. Açsan sana yemek getirebilirim." Yüzüme bakmadan konuşuyordu.
“Yemeğe gerek yok, biraz kendimi ısıtsam yeterli.” dedim. Başını aşağı yukarı salladı. Elime bir anahtar tutuşturdu.
"Kimse girmez ama sen yine de tedirgin olma diye anahtarı veriyorum. İçeriden kilitlersin.” Sonra hızlıca ekledi: “Acıkırsan, şurada kullanabileceğin bir tuş var. Aşağıdan yemek getirirler.” Sonra hiçbir şey söylemeden odadan çıktı.
Kapıyı arkasından kapattı. Eğer yanlış hissetmediysem biraz utanmış ya da benden çekinmişti.
Dudağımın kenarı yukarı doğru kıvrıldı.
Lavabonun kapısını açtım. Düşündüğümden büyük bir yer karşıladı beni. İçinde sıcak jakuzi vardı ve gözlerim onu görür görmez parıldamıştı. Lavabonun kapısını kilitleyip üzerimdeki kirli ve kokmuş kıyafetleri düşünmeden üzerimden sıyırıp attım.
Jakuziye girer girmez kemiklerime kadar ısınmıştım. İçim dışım sıcacık olduğunda, jakuzinin kenarındaki şampuanlardan birine uzandım ve saçımı iyice kirlerden arındırdım. Sonra vücudumu kirlerinden iyice temizledim. Bir süre jakuzinin içinde dinlendim, gözlerimi kapatıp suyun sıcaklığını hissettim.
Uzun bir süre jakuzide durduktan sonra, kenarda asılı duran havlulardan birini aldım. Vücuduma sardıktan sonra önemli bir problemim olduğunu fark ettim. Temiz iç çamaşırı ve üstü nereden bulacağımı bilmiyordum.
Üzerimde havluyla, ıslak saçlarla lavabodan çıktım. Odanın içindeki dolaba yöneldim ve içini açtım. İçinde Aybars’ın kıyafetleri vardı. Utana sıkıla kıyafetlere baktım. Hiçbiri bana uymazdı. Onların içinde ne kadar komik duracağımı düşündüm ve dolabı kapattım. Kapının dibindeki tuşlar dikkatimi çekti.
Acil durum için tuş kırmızıydı, yemek servisi için tuş yeşildi, ihtiyaç ve eksik için tuş mor rengindeydi. Hepsinin üzerinde ne olduğu yazıyordu.
Mor renkli tuşa bastım ve bir süre bekledim. Sonra nereden geldiğini bilmediğim bir kadın sesi duydum:
“Oda servisi görevlisi konuşuyor. Ne gibi bir ihtiyaç söz konusu?”
“Oda 19 numaraya kadın kıyafeti getirme gibi bir hizmetiniz var mı?”
Bir süre sessizlik oldu.
“Tabii efendim, bedeninizi söylemeniz yeterli.” Rahat bir nefes verdim ve bedenimi söyledim.
“İç çamaşırı da lazım.” dedim tereddütle.
“Beden?”
Bütün bilgilerimi verdikten sonra, kapının önüne bırakıp tıklatarak beni haberdar etmelerini söyledim. Sorgulamadan kabul ettiler.
Bir süre havluyla bekledim, sonra kapı tıklatıldı. Birkaç dakika kapıya bırakanın gitmesini bekledim. Sonuçta Aybars’ın odasında havluyla birilerini karşılamak istemezdim. Birkaç dakika geçti. Kapıya yöneldim. Kapıyı açtım.
Yere bırakılmış kıyafetleri aldım. Sıcak tutması için krallığın kültürüne özgü kıyafetler bırakmışlardı. Tüylü, kalın kıyafetlerdi. Koydukları iç çamaşırı bile tüylü ve kalındı. Havluyu çıkarıp üzerime geçirdim.
Kıyafetlerimi giydiğimde yatağa doğru uzandım. Jakuzinin üzerimde bıraktığı etki mayıştırmıştı beni. Saçımı bile taramamış, direkt yatağın içine girmiştim. Aklım bir yandan Theron’u düşünüyordu ama günlerdir yolda olmanın verdiği yorgunluk göz kapaklarıma inmişti. Ağırlık üzerimden kalkmış, yumuşacık bir uyku çekmiştim.
Gözlerimi ilk defa bu kadar rahat bir yatakta, gevşemiş bir şekilde açtım. Odanın içi kararmıştı. Ne ara akşam olduğunu düşünürken, kafamı esneyerek sola çevirdim. Aybars’ı, masanın başında bir haritayı detaylı incelerken gördüm.
Uyanır uyanmaz ilk gördüğüm kişinin Aybars olması, karnımda bir hareketlenme hissetmeme neden oldu. Önündeki haritaya o kadar odaklanmıştı ki aklından neler geçirdiğini tahmin etmek imkânsızdı.
“Ne düşünüyorsun?” diye sordum sessizce. Yeni uyanmış olmanın verdiği bir mayışmışlık vardı. Kafasını bana çevirdi ve elindeki haritayı bıraktı. Tam ağzını açacaktı ki söyleyeceği şeyi unutmuş gibi geri ağzını kapattı. Bir süre beni izledi. Sonra tekrar başını önüne çevirdi.
“Kapıyı kilitlememişsin.” Sesi alçak çıkmıştı. Masa lambasının ışığı, odayı karanlıktan kurtaran tek şeydi.
“Sen, ‘İçeriye kimse girmez.’ dedin. Kilitlemeye gerek duymadım.” Üzerine düşünmeden verdiğim cevap beni de şaşırtmıştı.
“Yani bana güveniyorsun?” Bakışları bana döndü. Küçük bir an olsun gözlerinde, anlayamadığım bir ışık gördüm.
Ben, dudaklarımı aralayıp onu onaylamaya niyetlenmişken, sorusunun cevabını duymaktan kaçarak konuyu değiştirdi. “Bir planım var.” dedi. Ben yatakta oturur pozisyona geldim ve devam etmesi için sustum.
“Bu akşam Kral, sarayda koruyuculara ve diğer krallıklardan gelen soylu misafirlere davet düzenliyor. Kendi kimliklerimizle gireceğiz içeri. Ben koruyucu olarak… sen ise koruyucunun partneri olarak eşlik edeceksin bana. Biraz ortalıkta görünüp aşağı, zindan katına ineriz.” Sonra uyarırcasına suratıma baktı. “Beni zaten tanıyorlar. Seni ilk defa gördükleri için sorgulayacaklar. Fazla dikkat çekmemen lazım.” Ben dikkatlice dinleyip zihnime not almıştım.
“Sadece bana ayak uydur. Vakit bulduğumuz gibi aşağı ineceğiz.”
Gözleriyle dolabı gösterdi. “Davet için elbiseni dolaba astım… Dediğim gibi, fazla dikkat çekmek yok.”
Fazla dikkat olarak neyi kastettiğini anlamasam da uslu bir çocuk gibi başımı sallayıp onay verdim.
Davete yarım saat kala odadan, üstümü değiştirmem için çıkmıştı.
Bana aldığı elbise çok zarif ve çok zevkli bir elbiseydi. Lacivert, kadifemsi, hafif kabarık uzun bir elbise… Hafif göğüs dekoltesi vardı. Eldivenleri oldukça şık, ince dantel işlemeliydi. Bej rengi zarif topuklu ayakkabısı, elbiseyle adeta ahengi yakalıyordu. Aynada kendime baktım. Sırtımı döndüm; sırt dekoltesi biraz fazlaydı. Aynada kendime bakarken bir şey fark ettim…
Sırtımda.
Küçücük.
Tüylü bir çift kanat vardı.
Ağzım dehşetle açıldı. Şok içinde aynaya baktım. Aynaya arkamı döndüm ve sonra tekrar baktım. Elimle sırtıma dokunduğumda tüyün hissi tuhaf gelmişti.
Çığlığı basmamak için dilimi ısırdım.
Böyle bir şeyin olma ihtimali var mıydı?
Hangi gerçeklikte yaşıyordum?
Kapı tıklandı, ardından Aybars’ın sesini duydum.
"Hazır mısın?"
Yutkundum, hızlıca cevap verdim.
"Bir dakika!"
Evrenin en yanlış şeyini sırtımda taşıyormuşçasına panikledim. Üzerime Aybars’ın dolabından bulduğum beyaz bir pelerin geçirdim. Kapıyı açtım.
Aybars, karşımda lacivert takım elbisesiyle dimdik duruyordu. Nutkum tutulduğunda nefesimi zar zor verdim. Tam bir şey söyleyecekken, kapıyı açmış olmalıyım; kelimesi havada kalmış, ağzı açık beni izliyordu.
En sonunda yarım ağızla gülümsedi.
"Pelerin yakışmış," Dedi ağzında geveleyerek.
Onun pelerinini tesadüfen kanatları saklamak için seçmiştim. Ama sanki elbiseyi tamamlayan parça pelerin olmuştu.
"Teşekkür ederim." Deyiverdim ben de, ağzımda geveleyerek.
Koluna girmem için uzattığında, zarifçe itaat ettim. Dışarı çıktık. İkimiz de suskunluğumuzu koruduk. Bir süre sonra saraya varmaya yakın, planı yeniden baştan sona anlattı. O, dinlediğimi düşünürken benim sadece görme organımın çalıştığının farkında değildi. Onu öyle utanmadan süzüyordum ki bütün zamanların acısını çıkarıyordum.
O ise bana bakmadan yola bakarak konuşuyordu. En sonunda başını çevirdi ve sordu:
"Anladın, değil mi?"
Kızardığımı belli etmeden başımı önüme çevirdim.
"Evet." Diye mırıldandım ama sesimi ben bile yarım yamalak duymuştum.
Sarayın görkemli kristal bahçesinden geçtik.
Sarayın dev buzdan kapıları davet için sonuna kadar açılmıştı. İçerisi hayran bırakacak derecede güzel süslenmiş ve hazırlanmıştı. İçeriye şarkı için özel bir orkestra kurulmuştu. Ben etrafı incelerken Aybars adımlarımı yönlendiriyordu.
Bizi, muhtemelen Kral ve Kraliçe olduğunu düşündüğüm, şöhretin hakkını verircesine giyinmiş insanlar karşıladı. Aybars beni göstererek, kral ve kraliçe ile tanıştırdı. Tanıştığımıza mumnun oldum dercesine başımı ve vücudumu zarifçe eğdim. Aybars onlarla konuşurken bir an olsun kolundan ayrılmıyordum. Zaten dibinden ayrılmamam için komut vermişti.
Sonuçta onun partneriydim… yani rol icabı.
"Masaya oturun lütfen. Birkaç dakika sonra ziyafetin keyfine varacaksınız."
Kralın nazik yönlendirmesiyle uşaklardan biri bize yerimizi gösterdi. Aybars’ın yanında yerimi almıştım. Aybars hafifçe başını bana doğru eğdi.
"Ani tepkilerden kaçın ve anlattıklarımı unutma." Diye tekrarladı.
Alınmış gibi dudaklarımı büzdüm.
"Köylü ruhum bu işin üstesinden gelebilir, merak etme."
Gülmemek için dudaklarını dişledi ve bana kafasını çevirdi.
Bütün davetliler masanın etrafına yerleşti. En son Kral ve Kraliçe oturdu.
Kral söze girdi:
"İlk öncelikle bu davete katılıp bizi onurlandırdığınız için bütün konuklara teşekkür ederiz. Sonrasında yemek ikramımızı sunacağız..." Kral mıy mıy bir şeyler konuşurken içime bir sıkıntı düştü. Samimiyetsiz ses tonuyla konuştuğu hiçbir cümlesini kulaklarım kabul etmiyordu. Sanki orkestra önde, onun sesi arkada çalıyordu.
Konuşmasını bitirdiğinde masaya sonradan birisi daha katıldı. Toz pembe ve beyaz karışımı elbisesi, kırmızı pelerini vardı. Upuzun sarı saçları, kahverengi gözleri vardı. Güzel bir kıza benziyordu. Benden bir ya da iki yaş küçük gibiydi. Ben, kızı inceliyor mu diye başımı Aybars’a çevirdim.
Onun zaten bana bakıyor olmasının rahatlığıyla içime su serpilmişti. Ben kızı incelerken o beni incelemiş, kıza göz ucuyla bile bakmamıştı.
Dikkatim dağılmasın diye Aybars’a kısa bir bakış attım.
Kız baş köşeye yerleşince ziyafet başladı. Masada sürekli bir şeyler konuşuluyordu. Konu fark etmeksizin birkaç saniye içinde değişiyordu.
Masaya sonradan katılan prenses, konuyu alakasız bir yerden Aybars’a getirince kaşlarımı kaldırdım.
Bakışlarını dikkatle Aybars’a dikip:
"Koruyucu Aybars, sizi çok sık aramızda göremiyoruz. Kafanız sanki… bir şeylerle dağınık gibi." Dedi.
Aybars’ın adını biliyordu.
Daha önceden görüşüyorlardı.
“Bir şeyler” Diye ağzında gevelediği de bendim.
O kadar uyuz olmuştum ki aldığı nefes bile şu an beni gıcık ediyordu.
Ben kaşlarımı çatmamak için mücadele ederken Aybars, masanın altından elini eteğimin üzerine koydu. Ayağımı salladığımı hissetmişti. Eldivenli eli masanın altından elime uzandı. Beklemediğim bir şey yaparak, eliyle elimi masanın üstüne, herkesin görebileceği hizaya getirdi. Ve sanki, çok değerli bir şeyi takdim edecekmiş gibi, bütün gözleri üzerimize topladı.
"Prenses Cassandrelle. Sevgili partnerimle tanıştırayım sizi. Kendisi, zamanımı harcamaktan sıkılmadığım, bıkmadığım, usanmadığım bir kadın. Başka bir ömrüm olsa, o ömrümü de onunla harcayabileceğim, eşi benzeri olmayan bir insan."
Herkes onu dinlerken bana kafasını çevirdi, yüzüne en yakışan gülümsemesini kondurdu. Masada sadece ben varmışım gibi bana bakıyordu.
"Öldükten sonra bir hayat varsa bile... sevgili partnerimle o hayatı da harcamak isterim."
Ağzından dökülen her bir cümle beni büyülerken, yüzümde çok samimi bir tebessüm oluştu. Elimi nazikçe yüzüne yaklaştırdı ve eldivenli elimin üstüne küçük bir buse kondurdu. Her ne kadar rol icabı da olsa, kalbim teklemişti. Orkestranın ritmini kaçırmıştım. Kulaklarımda, kendi kalbimin ritmi yankılanıyordu.
Masada sadece beni görüyor ve bundan keyif alıyordu. Masanın altına kayıp düşmemek için oturduğum yerden kendimi hafifçe düzelttim. Masada sessizlik oluşmuştu. Belli ki sadece büyülenen ben değildim.
...