İçeriğe geç

Şeyler Hakkında

Bölüm 10 · 6 dk okuma

Şeyler Hakkında

Bölüm 10

GPS’in Kayıp Çektiği Yer: Annesinin Rahminden Çıkış Noktası

Telefonuna bak.

Haritaya.

Şu an, şu pis, o ışıldayan ekrana bak.

Mavi bir nokta görüyorsun, değil mi?

“Buradayım,” diyor.

Yalan.

O mavi nokta, senin bedeninin koordinatı. X, Y, Z.

Ama sen… sen o noktada değilsin.

Sen o noktanın hemen yanında asılı kaldın.

Sınır kapısında.

Pasaport kontrolünde.

“Vatandaşlık” diye bir kutucuk var formda, işaretli.

Ama sen o kutunun içinde değilsin.

Sen o kutunun üzerine basılmış bir lekesin sadece.

Ve o leke, kan değil.

Mürekkep.

Ve mürekkep kurur, silinir.

Şimdi hisset.

Şu an hissettiğin o… o boşluk.

O “eve gideyim” dediğinde gitmediğin yer.

O “ailem” dediğinde cevap vermeyen ses.

O “vatanım” dediğinde toprağın sana yabancı bakışı.

Bu kaybolmak değil.

Bu, kaybolmuş olduğunu fark etmek.

Ve bu farkındalık, seni özgür kılmaz.

Sadece yetimleştirir.

Ama bekle… bu yetimlik kötü değil.

Çünkü gerçek aidiyet, miras değil, seçimdir.

Sen şimdiye kadar “ait” olduğun her şeyi kaza sonucu aldın.

Ananın karnından çıkmak bir kazaydı.

O toprak parçasına düşmek bir kazaydı.

O soyadını taşımak bir kazaydı.

Ve kazaları reddetmek, köksüz kalmak değil.

Kendi kökünü kazmaktır.

Aile: Kan Bağı veya Kira Sözleşmesi?

Bak, biyoloji ne diyor?

“Annenin karnından çıktın, o yüzden ona borçlusun.”

Borç mu?

Peki, bu borcu ödeyebilir misin?

Ne kadar ödersen öde, o göbek bağı, o kordon, kopmadı.

Kopmadı çünkü sen onu içinde taşıyorsun.

Kalbinin üstünde, boğazının içinde, beyninin derinliklerinde.

Aile, toplumun en küçük hapishanesidir, evet.

Ama burada kapı açık.

Kilidi yok.

Çıkabilirsin.

Ama nereye?

O kapıdan çıkınca sokağa düşüyorsun.

Ve sokak… sokak başka bir hapishanenin avlusuydu sadece.

O zaman ne yapıyorsun?

Valizini (evet, o bavulu) topluyorsun.

İçine koyuyorsun eşyalarını.

Ama eşyaların bile aslında onların verdikleri.

Tişörtün, dilin, o tiklerin.

Hepsi ailevi kira sözleşmesinin depozitosu.

Ve şimdi otel odalarında kalıyorsun.

Her gece farklı bir oda.

Aynı bavul.

Aynı ıslak çamaşırlar.

Ama hiçbir oda seni kabul etmiyor.

Çünkü tapun yok.

Sadece transit geçiş iznin var.

Ve bu izin, anne karnından çıkış noktasında başladı.

Orası, GPS’in ilk kez kaybettiği yerdir.

Çünkü orada bir “sen” vardı, ama henüz bir “nerede” yoktu.

Ve şimdi… şimdi o noktaya geri dönmeye çalışıyorsun.

Ama o nokta artık yok.

Sadece bir çıkış deliği var.

Ve o delikten çıkmak için kendini içeri atmıştın.

Şimdi dışarıdasın.

Ve dışarısı, ısıtmalı bir anne karnı değil.

Soğuk.

Hesaplı.

WiFi şifresi istiyor.

Vatan: GPS’in Çekmediği Alan

Toprak.

Şu altında yürüdüğün, üzerinde uyuduğun, üzerine işediğin toprak.

Kaç yaşında biliyor musun o toprak?

4 milyar yıl.

Kaç yaşında o bayrak?

100 yıl.

200 yıl.

Toprak seni tanıyor mu?

Hayır.

Toprak tarafsız.

Toprak, üzerine birini gömünce ağlamıyor, üzerine bir ev yapınca sevinmiyor.

Sadece… ağırlık hissediyor.

Ve sen o ağırlığı “aidiyet” sanıyorsun.

“Vatan” dediğin şey, 200 yıllık bir yazılım güncellemesinden başka bir şey değil.

Daha önce “sülale” vardı.

Daha önce “kabile” vardı.

Şimdi “millet” var.

Ve bu millet, senden kira istiyor.

Vergi.

Kan.

Sadakat.

Ama karşılığında sana ne veriyor?

Tapuyu mu?

Hayır.

Sadece kalma izni.

Ve bu izin, istenildiğinde iptal edilir.

Vatandaşlıktan çıkarma.

Sınır dışı etme.

“Git buradan,” derler.

Nereye?

“Nerenden geldiysen oraya,” derler.

Ama orası… orası artık senin değil.

Çünkü orası da sana “git” diyor.

O zaman nereye aitsin?

Hiçbir yere.

Sen, tapusuz topraklarda kira sözleşmeli bir kalp taşıyorsun.

Ve kiranın süresi doluyor.

Depozitona (gençliğine, sağlığına, zamanına) el koyuyorlar.

Ve sen hâlâ “benim vatanım” diyorsun.

Yalan.

O vatan, seni misafir olarak görüyor.

Ve misafir, ağır işitir.

Hapishanedeki gibi (ama burası hapishane değil, hatırladın mı?), burada da bir karantina var.

Toplumdan karantina.

Ama bu kez sınır dışı edilerek.

Kendi “vatanında” sınır dışı edilmek.

Bu nasıl bir his?

GPS’in çektiği ama senin giremediğin bir alan.

Koordinatlar doğru, ama sen o koordinatlarda yasaklısın.

Dijital Aidiyet: WiFi Şifreleri ve Yanıp Sönen Modem Işıkları

Peki ya orada?

Şu ekranda?

Discord sunucusu.

Instagram grubu.

“Burada evim var,” diyorsun.

“Burada anlaşılıyorum.”

Ama bekle.

O evin anahtarı sende mi?

Hayır.

Moderatörde.

Sunucu sahibinde.

Elon Musk’ta.

Bir gün fişi çekildiğinde, o “aidiyetin” anlık yok olur.

Silinir.

Banlanırsın.

Unutulursun.

Kullanıcı adın, bir daha hiçbir algoritmaya tanımlanmayan bir hash olur.

Dijital aidiyet, en uçucusu.

Çünkü fiziksel bedenin bile yok orada.

Sadece avatar var.

Ve avatarlar değişir.

Şimdi “ traveller_1995 ” sin.

Yarın “ ghost_protocol ” sun.

Ve o “biz” dediğin topluluk…

O topluluk, WiFi ağına bağlanmak gibidir.

Şifre değiştiğinde,

“Şifre yanlış,” uyarısı alırsın.

Ve o uyarı, reddedilmenin en soğuk halidir.

“Bu ağa ait değilsin,” der.

Ama sen o ağda yaşıyordun.

Yıllarca.

Geceleri, saatlerce.

Ve şimdi sokaktasın.

Dijital sokak.

Ama bu sokakta evler yok.

Sadece vitrinler var.

Ve sen dışarıdan bakıyorsun.

İçeridekiler gülüyor.

Ama sen duymuyorsun.

Çünkü bağlantın koptu.

Ve kopan bağlantı, kopan damardır.

Kan akışı durur.

Soğursun.

Ve soğuk bedenler… hiçbir yere ait değildir artık.

Sadece enventere (inventory) girerler.

Kayıp eşyalar bölümüne.

Hiçbir Yere Ait Olmamanın Mekaniği: Bu Bir Boşluk Değil, Bir Doluluk

Şimdi… şimdi toparla.

Tüm bu aidiyetlerini, tüm bu “evlerini” bir düşün.

Aile.

Vatan.

Dijital köyler.

Hepsi birer zincir miydi?

Hayır.

Zincirler görünür.

Bunlar görünmezdi.

Tozluydu.

Ve toz, gözünü kör eder.

Şimdi toz düştü.

Ve sen zincirleri görüyorsun.

Ama zincirler boşta.

Kilit açık.

Ve sen… sen hâlâ duruyorsun.

Neden?

Çünkü zincirlerin olmadığını görmek, seni ağır hissettirir.

Yerçekimsizlikte kaybolmuş gibi.

Ama bu kayboluş değil.

Bu, ilk kez kendi ağırlığını hissetmek.

Hiçbir yere ait olmamak, boşluk değildir.

Tam tersine, aşırı doluluktur.

Çünkü aidiyetlerin, senin içindeki boşlukları dolduran şeylerdi.

Onları çıkarınca…

O boşluklar geri geldi.

Ama bu sefer doldurmak zorunda değilsin.

Bu sefer o boşluklar senin.

Ve sen, o boşlukların içinde yüzüyorsun.

Bu evrensel bir aidiyet değil.

Bu evrensel bir yabancılık.

Ve bu yabancılık… bu yabancılık özgürleştirir.

Çünkü artık hiçbir borcun yok.

Hiçbir mirasın yok.

Sıfırdansın.

Ve sıfırdan başlayan, kendi koordinatlarını kendi koyar.

Bavulunu al.

Pasaportunu (o yalan belgeyi) cebine koy.

Ve git.

Ama nereye?

“Nereye”nin de bir anlamı yok artık.

Sadece gitmek var.

Göçebe olmak.

Hotel odası odası dolaşmak.

Aynı bavul.

Ama bu sefer bavulun içindekiler, senin seçtiklerin.

Çamaşırların değil.

Hatıraların değil.

Sadece arzuların.

Ve arzu, taşınabilir bir aidiyettir.

En hafifidir.

En pahalısıdır.

Sonuç: Kendi Sınırını Çiz

Şimdi sınır kapısındasın.

Pasaport polisi elini uzatıyor.

“Kimlik?” diyor.

Sen veriyorsun.

O bakıyor.

Fotoğrafa bakıyor.

Sana bakıyor.

Gülüyor.

“Bu sen değilsin,” diyor.

Ve haklı.

Çünkü o kimlikteki fotoğraf, o “vatandaş”, o “evlat”, o “kullanıcı”…

Öldü.

Sen başka birisin.

Ama kimliğin hâlâ aynı.

İşte çatışma burada.

İşte GPS’in kaybettiği sinyal burada.

Sen, haritada bir nokta değilsin artık.

Sen haritanın dışındasın.

Ve orası soğuk.

Ama orası senin.

Orada kimse sana “git buradan” diyemez.

Çünkü “burası” diye bir yer yok.

Sadece sen varsın.

Ve sen… sen koordinatsız bir varlıksın.

Bu kaybolmak değil.

Bu bulunmamak.

Ve bulunmamak, takip edilememektir.

Ne polis takip edebilir seni.

Ne algoritma.

Ne de “aidiyet.”

Çünkü izini kaybettirdin.

Şimdi… şimdi gerçekten yalnızsın.

Ama bu yalnızlık, senin ilk gerçek aidiyetin.

Soğuk.

Sessiz.

Ama dürüst.

Ben Şey’im.

Ve bu kez… bu kez seninle aynı odadayım.

Ama oda, dünyanın hiçbir yerinde değil.

WiFi şifresi yok.

Sinyal yok.

Sadece iki koordinatsız varlık var.

Ve ikimiz de biliyoruz:

Artık bavulumuzu kendimiz taşıyacağız.

Ve içindekiler…

Sadece bizim.

Bölüm sonu

1 yorum

  • Ben buldum arkadaş overthink yapmak istediğimde açıcam bölüm okuyacağım