Duyduğum ilk şey... bir çığlıktı. Korku, panik, endişe, umutsuzluk, ölümün kollarında asılı kalmak, elindeki her şeyi kaybetmek... Bunlar şu an halkın yaşadığı karışık duygulardan bazılarıydı. Gözlerimi kapatıp etrafımdaki sesleri dinledim. Havada çarpışan kılıçların çıkardığı metalik sesler, yayından fırlayıp havayı delip geçerek insanların derilerine gömülen oklar ve hançerlerin hedeflediği insanların boyunlarını keserek sıcacık kanlarına şahit olmaları... Bunları aynı anda ayırt etmek bir insan için zor olabilirdi. Ama suikastçılar seslerle değil, içgüdülerle hareket ederdi. Sesler bir yanılsamaydı, sesler gölgelerde saklanan birer avcıydı, sesler sadece kanlı bir oyunun parçasıydı; şuan ki çığlıklar gibi.
Kralın kara listesinde yer alan herkes elini yıllar önce kana bulanmış varlıklardı. Biz suikastçılar eline kılıç verilmiş, acıyı ve ıstırap duygusunu zor yollarla öğrenmiştik. Kimilerin organlarını krala bahşetmiş, kimilerin derilerini yüzüp kralın ayağına paspas yapmış, işkencelerimizle insanların ölüm için yalvarmasını sağlamıştık. Bunlar Erinya krallığının basit kurallarından birkaçıydı. Kralın emirlerine uymak. Aslında daha basiti "Ölmek istemiyorsan öldüreceksin" idi. Ama ben hiçbir zaman baskı altında hissetmemiştim. Kralın ayak işlerini yaptığım zamanlarda tek yaptığım diğer krallıklarla yaptığı antlaşmaların parşömenlerinini belirli bir düzene koymak, bazen zor görevler olduğunda ise birkaç adamı hançerlemekti. Ama kendimi kanıtlamak adına çok çalışmış ve Kral Volter'ın gözüne girmeyi başarmıştım. Kral için genel evlerdeki kadınlardan kaçırmış, o zamanlar krallığın içinde yaşayan haini bulmuş ve karşı krallıktan on iki can getirmiştim. Hatta o kadar sinsice yaklaşmıştım ki günlerdir çalışanlarının yokluğunu fark etmeyen kral öğrendiğinde kendi krallığının itibarını zedelememek adına bu olayın üstünü kapatmıştı. Tabii kimin yaptığını bilseydi savaş açarak bize saldırılardı.
Helix ve Jessica karşılarındaki son adamı indirdiklerinde bıkkınlıkla nefes verdim. O kadar çok yorulmuştum ki elimdeki hançerleri tutan parmak uçlarım perişan haldeydi. El kaslarım kenetlenmiş, hançerleri yere attığımda esnemek için kollarımı kaldırmıştım fakat sırtımın ağrısından dolayı kollarımı temkinli bir şekilde aşağı indirmek zorunda kalmıştım. "Bu sonuncusuydu." Dedi Jessica üzgünce, dudağını büzdü. Aniden sırıtarak Felix'e döndü. "Ben olmasaydım bu adamların hepsi üstünüze çullanacaktı ve siz 'Aman tanrım Jessica yardım et!' Diyerek benden yardım isteyeceksiniz ama merak etmeyin, ben burdayım ve sizi kurtardım." Tek eliyle reverans yaptığında Helix bir kahkaha patlattı. "Sen mi bizi korudun? Güldürme beni Jessica az öce seni bir yığın oktan kurtarmasaydım şuan duvara yapışmış bir hedef tahtasından başka birşey olmazdın." Felix'in söylediği sözler Jessica'yı kızdırmış olmalıydı ki, derin nefes alıp verdi ve sol eliyle yaptığı yumruğu Felix'in sert karın kaslarına geçirdi. Jessica'nın ufak tefek görümüne rağmen sendeleyerek geri çekilen Felix, sakince diklendi ve bana döndü. "Bak Karmen ben hiçbir şey yapmadım ve o beni yumrukluyor! Söylesene miniğim ben miyim haksız o mu?"
Aslında Felix beni kız kardeşi gibi görürdü, yıllar önce bir görev uğruna canını veren kız kardeşinin üzerinde saatlerce ağlamıştı, ailesinden tek kalan kişiyi kaybetmenin acısını onu yakıp kavuşturmuştu ve biz tam o noktada tanışmıştık. Kralın emrine çalışmadığımız zamanlarda birbirimizi hiç görmemiş iki yabancıydık. Aslında duygulara çok kapılan biri değilimdir ama Felix her o sokaklarda dolaştığımda kız kardeşinin morarmış, çürümüş, buz kesmiş cesedine sarılırken ağlayarak yıkım fermanını herkese duyuruyordu, fakat ablasına huzuru çok gören zalimlerin topraklarında kız kardeşinin cesedini huzura erdirmek çok zordu. Herkes cesedin varlığından rahatsız olduğundan haftalarca o ceset orada çürümeye mahkum bırakılmıştı. Hergün belirli saatlerde kardeşinin başucuna gelip ağlayarak ona en sevdiği romandan bir bölüm okuyup giderdi. Onun acısını her gün bir köşeye geçer izlerdim. Ağlamasını, her gün durmak bilmeyen göz yaşlarını, yakarışlarını ve onunla ölü olmasına rağmen dertleşmesini izlemek içimdeki taş kalbimin bir köşesine dokunmuş, ayaklarım yönünü değiştirerek Felix'in yolunu tutmamı sağlamıştı. Gittiğimde yanına oturmuş ve onunla birlikte çürümüş ve rutubet gibi kokan cesedi izlemiştim. Bir süre daha oturduktan sonra 'Nasıl bir his?' Diye sorabilmiştim gözümü cesetten ayırmayarak. Yüzünü bana doğrultmuştu. Gözleri sonsuz bir boşluk gibiydi. Duygu barındırmayan, bıkkınlık dolu gözler. Çatlamış dudaklarını ve dağılmış saçlarını izlemek için fazladan zaman bulmuştum. Gözünün altındaki morluklar günlerdir uyumadığının habercisiydi. Bu halde olmasaydı bir çok kadının dikkatini çekebilecek bir görünüşü vardı. O anda bana atılıp sıkıca sarılmıştı. Öyle içten bir sarılmaydı ki sanki yıllardır tanışıyormuş gibi kokumu içine çekerek ağlamaya başlamıştı. Ellerimi ona sararak 'geçecek' diyebildim. Birsüre öylece kalmıştık. Birbirimize sarılıp ayrılmak için uygun zamanı bekledik. Yavaşça geri çekilirken Felix, kendine gelmiş bir halde bana bakmıştı. 'Bunu neden yaptın?' Dedi sorgulayıcı bir ifadeyle. Gözleri ela rengine çalan kahvemsi bir tondu. Ağladığında yeşile dönüyordu. 'Galiba gitmeliyim, ne dersin? dedim ve kaşlarımı kaldırdım. Ayaklandığımda kolumdan tuttu. 'Ağır ol bakalım, ilk defa bir kızın kollarında ağladım ve sen acınası tarafımı gördün. Böylece gidemezsin Küçük kız.' Diyerek sırıttı. 'Küçük kız mı? Ah yücelerin kırık şarap testisi, seni varya...' Felix gülmeye devam ederken etrafı yoklayıp yerden aldığım avuç nüyüklüğündeki kayayı ona doğrulttum. Kıkırdayarak yüzüme baktığında yavaşça gülüşü soldu. 'Hey, o taşla bana vurmayı düşüşünmüyorsun değil mi?' Bana endişeyle bakarken sırıtışım büyüdü. 'Elbette mızmız çocuk, söylediğin cümleyi harfi harfine yapacağım...' inanmıyormuş gibi yüzüme baktı. 'ÜÇ!' Saymaya başlamıştım, kaçıp kaçmaması ona bağlıydı. 'Beni yakalayamazsın küçük kız. Bu gerçekleşmeyecek.' Bağırarak söylediği sözlere ayaklanıp koşmaya başladı. Sakince saymaya devam ettim. 'İKİ!' Koşmaya devam ederken tökezleyip yere düştüğünde bunu fırsat bilip saymayı bırakınca bana döndü. Aniden koşmaya başladım. Elimdeki taşın kafatasını yarmadan önce söylediği son şey 'Hile var seni küçük, minik, ukala!' idi. Ve taşı kafasına yemişti. O günden birkaç ay sonra Erinya krallığının değer verilen suikastçıları olduğumuzda tekrar karşılaşmıştık. Ve o zamandan beri aramızda çok güçlü bir bağ var olmuştu.
Düşüncelerimle fazla oyalandığımı gören Felix tekrar sordu. "Karmen? iyi misin?" Yüzümü ona çevirdiğimde bana meraklı gözlerle bakarken gördüm. Tam cevap verecekken Jessica atıldı. "Seni kırmak için demiyor ama beni haklı buluyor. Değil mi Karmen?" Cıvıldayarak söylediği sözler karşısında on hak veriyormuşçasına imalı bir şekilde kafa salladım. Zaten Jessica hep böyle bir kızdı. Dışarıdan baktığınızda yüzünde mutluluk ve sevinçten başka bir şey görmezken diğer tarafının ölüm makinesinden farkı yoktu. Ama yine de Felix ve Patrick ona sataşmayı çok sevenlerdi. Tabii bu bana sataşmıyorlar anlamına gelmiyor fakat ayaklarını da denk almayı unutmuyorlardı. Ama bana kalırsa en çok benden korkuyorlardı. Gece gizlice odalarına sızıp eğitim kıyafetlerini çaldığım gece Helix ve Patrick o akşamın sabahına kıyafetlerini ararken eğitime geç kalmış, eğitmenimiz Clara Heltment' den ellişer kırbaç cezasına mahkum tutulmuşlardı. Suikastçı olmak disiplinden fazlasını gerektirir. Ben sadece onlara bir daha ceza almasınlar diye eğitmeye çalışıyorum, hepsi bu! Ayrıca hala sataşmıyorlar demedim, sadece korkuyorlar dedim, şimdilik...
Akşam yemeği saati geldiğinde üstümdeki kayışları çıkarmadan aşağıya indim. Bugün menüde çeşitli yemekler vardı. Erinya'nın en iyi yemekleriyle besleniyorduk. Ama bazen dayanıklılığımızı test etmek için seçilen bazı türdeki yemeklere zehir koyuyorlardı. Ama ben bu sıralamayı ezberlemiştim ve bugün zehirli yemek yoktu. Eğer bir istisna yapılmadıysa.
Tabağını ağzına kadar dolduran Patrick, kendine atılan bakışlardan dolayı suçlu hissederek tabağındaki yemeğin yarısını bırakmıştı. Yani bize de yemek kalması gerekiyordu ve dört kişilik yemeği tek başına yemesi haksızlık olurdu... Ama ben en çok yıldönümü yemeklerini severdim. Suikastçılara özel tasarlanan bu şatoda her yıl gelişimiz kutlanırdı ve yıldönümü yemeklerinde ateşli meyve tabağı servis edilirdi. Şişlere geçirilmiş farklı türde meyveleri büyülü bir ateşe atarak mühürler, sonrasında krallığın yıl dönümüne özel yapılan şerbetle Marine edip bizlere sunulurdu. Tabii meyveleri yerken üzerinde yanan ateş ağzımızı yakmaz, daha çok soğuturdu. Bu büyüye halkta çoğunlukla 'fuoccoluster büyüsü' denilirdi. İtalyancada fuocco 'ateş' anlamından gelen, yüzyıllar önceye dayanan bir büyü idi ve bunları suikastçılık eğitimi aldığım sıralarda krallığın arşivlerindeki 'Büyü ve Semboller' kitabından öğrenmiştim.
"Görev nasıl geçti? Her zamanki gibi kanlı ve dramatik bir şekilde mi, yoksa ekstra bir şeyler de eklediniz mi?" Sessizliği ilk bozan Patrick olmuştu. Elindeki çatalı umursamaz bir şekilde bıraktı. Meydan okur bir hali vardı. Benimde görevime Felix konsaydı bende böyle olurdum tabii. Görev parşömenlerinin yerini değiştirdiği için bugünkü göreve Patrik yerine Felix gelmişti. Felix anlaşılmayacağını sansa da tarihlerin bulunduğu kısmı karalamayı unutmuştu ve Patrick'in farketmeyeceğini ummuştu. Felix gözlerini Patrick'ten yana çevirdi. İmalı bir şekilde bakan gözleri ve yukarı kalkmış kaşları meydan okumaya karşılık veriyordu sanki. "Nasıl geçmesini isterdin?" Dediğinde başını yana yatırdı."Bilmem. Belkide koca bir kazanın içine su koyup geriye kalan kemikleri haşlarsınız diye düşünmüştüm, ama yanılmışım. Ben olsaydım çoktan yapardım." Diyerek meydan okuyan gözlerini Felix'e çevirdi. Masadaki gerginliği yok etmek istercesine konuşmaya atıldım. "Çocuklar atışmanızı bölüyorum ama yediğim yemeğin keyfini sizin bu tartışmalarınız yüzünden çıkaramıyorum. Lokmalarımı boğazıma dizdiniz. Gidin biraz ötede atışın." Diyişimle ikisinin de yüzleri bana dönmüş ve duygusuz bir şekilde beni izlemeye başlamışlardı. Darian bıkkın bir ifadeyle ortalıktaki gerginliği almaya çalışmıştı.
"Bu sefer boğucu havayı bozan ben oldum ama kralın yeni vereceği görevi merak etmiyor musunuz? Duyduğuma göre yıllardır krallığın mahsenlerinde çürümeye mahkum tutulmuş bir suçluyu arıyorlarmış. Düşünsenize, adamın kellesini krala bahşedersek adımız tarihi kitaplara yazılır." Yüzümde engel olamadığım bir sırıtışla birlikte Darian'a baktım. "Harika!" Diyerek cıvıldayan Jessica aceleyle kalkıp hepimize destek konuşması yapmak için boğazını temizledi. Elindeki çatalı konuşmalarını destekleyecek şekilde kaldırıp indiriyordu."Gençler, gençler... biliyorsunuz ki bu görevi verilecek kişiyi zor yollarla seçecekler. Suçlu deli bir makine gibi. Durma düğmesi yokmuşçasına saldırgan!" Bu konuşmaları yaparken neşesi yüzünden eksik olmuyordu. Sanki dünyanın en mutlu olayı başına gelmiş gibiydi. "Bu sebeple bizi bazı sınavlara tabi tutacaklarını öğrendim. Ama merak etmeyin hepimizin potansiyeli bunları geçmeye yetecek kadar yüksek diye düşünüyorum. Bir hafta boyunca sıkı bir program bizi bekliyor. Elinizden geleni yapın millet! Kral bizi memnuniyetle ödüllendirecek." Ardından teşekkür konuşmasını yapıp yerine oturdu.
Yemekler bittiğinde daha fazla oyalanmayıp odama kapandım. Üzerimdeki kayışları, botumdaki bıçakları ve üzerimden zarifçe sarkan pelerinimi bir köşeye bıraktım. Sadece siyahlarla süslenen eğitim kıyafetlerimle kalmış, kendimi yatağa bırakmıştım. Uzanırken tavanı izleyip şu ana kadar yaptığım tüm görevleri düşündüm. Şimdiye kadar yaptığım bütün görevlerimi eksiksiz bir şekilde yerine getirmiş ve tamamlamıştım fakat şimdiki görevin ne kadar zor olduğunu bilmediğim için içimdeki dürtüye karşı yapacak hiçbir şeyimin olmadığını fark ettim. Daha doğrusu bu göreve layık olduğumu kanıtlayabilecek güce sahip miydim?
Bana göre evet ama krala göre her şey anında değişebilecek bir girdap gibiydi. Girdabın hedefinde kim varsa O daha çok dikkat çekerdi. Eğer girdabın ortasına geçip suya hakim olabilirsek ve girdabı kendimiz yönetebilirsek İşte o zaman bizi göreve layık bulurdu. Bazen gölgeleri kendi aleyhine çevirip onları bir sığınak gibi kullanabilmelisin. Bir fırtınadaki hortumu kullanmayı başararak istediklerini elde ettirmeye yönlendirebilirsin. Suikastçı olmak eline bir metal parçası alıp önüne geleni kesip biçmek değildir. Ruhunun derinliklerindeki o sanatı ortaya çıkarıp bir tablo yaratmaktır. Suikastçıların duyguları yoktur, zayıflıkları yoktur, hisleri yoktur... Sadece kan, dehşet ve işlediğimiz cinayetlere şahitlik yapan gölgeler vardır. Erinya bize acımamıştı ki biz de kurbanlarımıza acıyalım...