Güneş artık peri bacalarının tepesine tırmanmış, Göreme’nin kızıl topraklarını altın bir ateşle boyamıştı. Sevda ile Aşık, yaşlı kadının sözlerini arkalarında bırakarak vadinin daha derinlerine indiler. Nalların ritmi yavaşlamış, neredeyse bir fısıltıya dönüşmüştü. Her adımda yeraltından gelen uğultu büyüyordu; sanki eski âşıklar, taşların içinden onlara sesleniyordu.
“Gelin… yemini tamamlayın…”
Sevda’nın avuçları hâlâ yanıyordu. Aşık’ın elini sıkıca tutmuştu; parmaklarının değdiği yerde kıvılcımlar artık görünür hâle gelmiş, ince bir duman gibi yükseliyordu. Bu bir aşk masalı değildi yalnızca. Bu, Kapadokya’nın binlerce yıllık taşlarına kazınmış bir peri masalıydı. Ve peri masallarında, en güzel şeyler her zaman en ağır bedeli isterdi.
Vadinin ortasında, yarım kalmış bir kayadan oyma kilisenin önünde atlarını durdurdular. Freskler hâlâ canlanıyordu. İki siluet el eleydi; yüzleri artık netleşmişti. Sevda’nın yüreği sıkıştı. O kadın… kendi yüzüydü. Erkek ise Aşık’ın gözlerini taşıyordu. Aralarındaki alev, bir zamanlar “sonsuz” diye mühürledikleri yemini hâlâ yiyordu.
Aşık kılıcını çekti, fakat kılıç kabzası avucunda ısındı. “Bu yemin bizi çağırıyor,” dedi alçak sesle. “Ama neyi tamamlamamızı istiyor?”
Sevda kilisenin eşiğine adım attı. Toprak ayaklarının altında çatırdadı. “Belki de korkmamızı. Ya da ihanet etmemizi. Annem de bu vadinin kızıydı… o da ateşi taşıdı ve taşıyamadı. Belki de yemin, her seferinde aynı sınavı veriyor: Sevgi mi daha güçlü, yoksa korku mu?”
İçeri girdiler. Hava serindi ama duvarlardan süzülen ışık, alev gibi titriyordu. Ortada, zeminde küllerle çizilmiş eski bir daire vardı. Dairenin tam ortasında iki el izi yan yanaydı; biri kadın, biri erkek. Sevda diz çöktü. Avucunu kadın elinin üzerine koyduğunda, ateş birden yükseldi. Kıvılcımlar tavana sıçradı, fresklerdeki siluetler hareket etti.
Aşık da elini diğer iz üzerine bastırdı. İki avuç aynı anda yandı. Ağrı keskindi, ama ikisi de çekinmedi. O anda yeraltından yükselen ses netleşti:
“İki âşık bir zamanlar ‘sonsuz’ demişti. Biri korktu. Biri kaldı. Küller kaldı. Şimdi siz… aynı alevden doğanlar… ya o sonsuzluğu tamamlayacaksınız ya da küllerinize karışacaksınız.”
Sevda’nın gözleri Aşık’ın gözlerine kenetlendi. “Korkuyor musun?” diye sordu yine, sesi titriyordu.
Aşık gülümsedi; gülümsemesinde hem hüzün hem karar vardı. “Korkuyorum. Ama seninle yanmayı, sensiz yaşamaya tercih ederim. Bu bir aşk masalıysa, o zaman sonuna kadar gidelim. Bu bir peri masalıysa… o zaman bedelini birlikte ödeyelim.”
Ellerini dairenin içinde birleştirdiler. Kıvılcımlar bir anda alev oldu. Alev, onları yutmak istercesine yükseldi… ama yakmadı. Sardı. Sardı ve birleştirdi. İki yürek aynı ateşte atmaya başladı. Fresklerdeki siluetler bir an için gülümsedi, sonra yavaşça soldu. Yeraltındaki uğultu kesildi. Yerine derin, sakin bir sessizlik doldu.
Sevda ayağa kalktı. Avuçları hâlâ sıcaktı, ama yanmıyordu artık. “Yemin… tamamlandı mı?” diye fısıldadı.
Aşık etrafına baktı. Kilisenin duvarlarında yeni bir iz belirmişti: İki el, hâlâ el ele, ama bu kez alevin içinde değil, alevin üzerinde. “Bilmiyorum,” dedi. “Ama Kapadokya’nın taşları artık bizim ismimizi fısıldıyor. Sevda… ve Aşık. Bir aşk masalı. Bir peri masalı. Aşıkların hikâyesi.”
Dışarı çıktıklarında güneş doruktaydı. Peri bacaları eskisi gibi mor ve kızıl gölgeler döküyordu, ama bu kez gölgeler daha yumuşaktı. Rüzgâr flüt sesini taşıyordu hâlâ; fakat ses artık bir çağrı değil, bir ninniiydi.
Sevda atına bindi. Aşık yanına geldi. Elleri bir kez daha değdi. Kıvılcım sıçradı… ama bu kez acısız, sadece sıcak.
“Yürüyelim,” dedi Sevda. “Ta ki bu vadinin her taşı, bizim hikâyemizi unutana kadar. Ya da sonsuza dek hatırlasın.”
Aşık elini sımsıkı tuttu. “Ve ta ki Kapadokya, bu aşk masalının –bu peri masalının– sonunu, kendi taşlarına kazıyana kadar.”
Nallar toprağa vurdukça, Göreme’nin kızıl taşları iki yüreğin aynı ateşte yanmaya devam ettiğini bir kez daha kaydetti. Ama bu kez kayıt, küllerin değil, alevin kendisinin kaydıydı.
Çünkü her âşıkların hikâyesi gibi, yemin tamamlandığında bile asıl sınav bitmezdi. Asıl sınav, ateşin artık yakmadığı, ama hâlâ yanan yerde yaşamaktı.
Ve o öğle vakti, peri bacalarının gölgesinde, eski yemin susmuştu. Yerine yeni bir masal uyanmıştı.