Alt kattan kopan patlamanın şiddetiyle evin temelleri sarsıldı. Tavandan kopan ahşap parçaları ve sıva bulutları koridoru doldururken, zehirli bir duman dalgası nefes almamızı imkânsız hale getirdi. Derin’in arkasında bıraktığı o acımasız kahkaha, kulaklarımda çınlayan son şey oldu.
"Efnan, kendine gel! Buradan hemen çıkmalıyız!" Barış’ın sesi gürültünün içinde zar zor duyuluyordu. Kolumdan tutup beni ayağa kaldırdı.
Çalışma odasının kapısından koridora çıktığımızda manzara bir cehennemi andırıyordu. Merdivenlerden yukarıya doğru yanan kirişler devriliyor, aşağı inen yolumuzu tamamen kapatıyordu.
"Merdivenler çöktü!" diye bağırdı Mert, elindeki ceketiyle ağzını kapatmaya çalışarak. "Buradan çıkış yok!"
Aras, dumanın içinde öksürerek aramıza katıldı. Yüzü tamamen karaya bulanmıştı ama gözlerindeki o şok ifadesi yerini sert bir kararlılığa bırakmıştı. "Arka balkona!" diye kükredi Aras. "Bahçeye inen eski bir yangın merdiveni var orada!"
"Hadi!" Barış beni önünde tutarak, duman denizi haline gelmiş koridorda koşturmaya başladı. Ecrin, Melis ve Sude arkamızdan birbirlerinin ellerini sıkıca tutarak geliyorlardı. Tugay ve Mert ise arkamızı kolluyor, düşen parçaların altında kalmamak için büyük bir mücadele veriyorlardı.
Balkona ulaştığımızda gece rüzgârı yüzümüze bir tokat gibi çarptı. Aşağıda, alevlerin sardığı evin bahçesinde Siren sesleri çalmaya başlamıştı bile. Uzaktan gelen polis ve ambulans ışıkları, karanlığı kırmızı ve mavi renklere boyuyordu.
Aras paslı demir merdiveni sert bir teknede iterek açtı. "Önce siz!" diye bağırdı.
Barış beni merdivene doğru yönlendirdiğinde arkama baktım. Ev yanıyordu. Babamın yalanlarla, sırlarla ve acıyla ördüğü o devasa malikane, şimdi bütün günahlarıyla birlikte kül oluyordu. Elime sımsıkı tuttuğum babamın günlüğü, parmaklarımın arasında sırılsıklam olmuştu.
Bahçeye indiğimizde soğuk çimlerin üzerine yığıldım. Göğsüm yanıyor, her nefeste ciğerlerime dolan duman öksürük krizine sokuyordu. Barış hemen diz çöktü, ellerimi tuttu. "İyi misin? Yaralandın mı?" diye sordu, sesindeki o ham endişe kalbimi sızlattı.
Başımı salladım ama konuşamadım. Gözlerim bahçenin çıkışına, karanlığın içine dikilmişti. Derin... Annem sandığım, sonra canavara dönüşen o kadın kaçmıştı.
Polisler ve itfaiye ekipleri etrafımızı sardı. Aynur, evin bir köşesinde şok içinde oturmuş, elleriyle başını tutuyordu. O da bu ihanetin büyük bir parçasıydı ama görünüşe göre o bile Derin’in gerçek yüzünü son dakikaya kadar tam anlamıyla çözememişti.
Aras yanımıza geldi. Nefes nefeseydi. Gözlerindeki o yabani öfke yerini derin bir boşluğa bırakmıştı. "Gitti," dedi kısık sesle. "Karanlığa karıştı."
Ayağa kalktım. Dizlerim titriyordu ama bu kez düşmeyecektim. Babamın günlüğünü göğsüme bastırdım ve etrafımdakilere baktım. Mert, Tugay, Ecrin, Melis, Sude, Barış ve aramızda bir bağ kurmaya çalışan Aras... Hepsi buradaydı. Hayatımızın en büyük yıkımının ortasında, küllerin üzerinden birlikte ayağa kalkıyorduk.
"Bitmedi," dedim, sesim soğuk ve keskin bir bıçak gibi gecenin karanlığını yırttı.
Barış bana doğru bir adım attı. "Efnan..."
"Bittiğini sanmayın," dedim gözlerimin içine diktiğim kararlılıkla. "Derin o sırrı alıp kaçabileceğini zannediyorsa yanılıyor. Babamın intikamını ve benden çalınan hayatın hesabını sormadan durmayacağım."
Uzaklardan gelen bir polis aracının Siren sesi, yeni bir savaşın habercisi gibi yankılanırken, göğsümdeki ateş artık beni yakmıyordu; aksine bana güç veriyordu. Kırk gün başlamıştı ve bu kez kuralları biz koyacaktık.
Ambulansın yanıp sönen kırmızı-mavi ışıkları, yanan evin dumanlı siluetini tekinsiz bir tiyatro sahnesine çeviriyordu. Sağlık görevlilerinin omuzlarıma örttüğü şok battaniyesine sıkıca sarındım ama içimdeki o buz kesmiş titremeyi hiçbir sıcaklık geçiremiyordu. Göğsümde sımsıkı tuttuğum babamın deri kaplı günlüğü, gecenin neminden ve elimdeki terden ısınmıştı.
Polis ekipleri ifadelerimizi almak için etrafımızı kuşatmıştı. Bir komiser, elindeki not defteriyle karşımda duruyordu.
"Efnan Hanım, patlamanın hemen öncesinde evde tam olarak ne yaşandı?" diye sordu. Sesi mesafeli ama sorgulayıcıydı. "Alevlerin arasından kaçan bir kadından bahsetti arkadaşlarınız."
Bakışlarımı komisere çevirdim. Yanımda dikilen Barış, elimi hafifçe sıkarak bana güç vermeye çalıştı. Derin Akyel’in adını polis kayıtlarına geçirmek onu bir av haline getirirdi, evet... Ama babamın günlüğündeki o satırlar zihnimde yankılanıyordu: “Efnan’ın asıl düşmanı Aynur değil... Gerçek düşman, Derin’in kendisi.” Polislerin veya bürokrasinin bu karanlık ağı çözmeye yetmeyeceğini biliyordum.
"Eski bir tesisat patlamasıydı sanırım," dedim, sesimi olabildiğince donuk tutarak. "Korkuyla ne gördüğümüzü bile hatırlamıyoruz."
Komiser şüpheyle gözlerini kıstı ama üzerimizdeki is, duman ve şok halini görünce üstelemedi. "İfadelerinizi yarın emniyette tamamlarız. Bu gece hastaneye geçmeniz gerekiyor."
"Gerek yok," diye araya girdi Mert. Sesi çelik gibi sertti. "Kendi aracımızla kendi mülkümüze geçeceğiz. Arkadaşlarımın dinlenmeye ihtiyacı var."
Ecrin ve Melis, Sude’nin kollarından tutmuş ona destek oluyordu. Tugay, bahçenin kenarında telefonla hararetli bir görüşme yapıyor; Bora ise her zamanki tekinsiz sessizliğiyle alevlerin yuttuğu çatıyı izliyordu. Aras ise birkaç adım ötede, sırtını ambulansa yaslamış, gözlerini benden ayırmıyordu.
Aynur’u polisler ekip aracına bindirirken gördüm. Kelepçeli değildi ama sorguya götürülüyordu. Bakışlarımız bir anlığına kesişti. O mağrur, kibirli kadından geriye sadece yıkıntı kalmıştı. Dudaklarını kıpırdattı, sessizce bir şey söyledi. Sadece benim okuyabildiğim iki kelime: “Bora’ya dikkat et.”
Tüylerim diken diken oldu. Bakışlarımı hızla Bora’ya çevirdim. O sırada Bora cebinden bir sigara çıkarıp yakıyordu; yüzünde en ufak bir duygu kırıntısı bile yoktu.
"Gidiyoruz," dedi Barış, kolumu nazikçe çekerek. "Mert’in dağ evine geçeceğiz. Orada kimse bizi bulamaz."
Aras’a döndüm. "Sen de geliyorsun," dedim.
Aras şaşırmış gibi kaşlarını kaldırdı. "Ben babanın gayrimeşru, nefret edilen oğluyum Efnan. Benim oradakilerin yanında yerim yok."
"Sen bu hikâyedeki tek masum değilsin Aras," dedim, gözlerinin içine bakarak. "Ama babamın kanını taşıyorsun. Ve bu savaşı yalnız yürütemem."
Aras yutkundu, başını hafifçe öne eğdi ve arkamızdan yürümeye başladı.
Mert’in şehrin dışındaki ahşap dağ evine vardığımızda saat gecenin dördünü geçiyordu. İçerisi soğuk ve kasvetliydi ama alevlerin sıcaklığından sonra bu soğukluk bana bir tür uyanış gibi geldi. Salondaki şömineyi Tugay tutuşturdu; çıtırdoyarak yanan odunların ışığı odadaki gölgeleri dans ettirdi.
Herkes bir köşeye çekilmişti. Kimse konuşmuyordu, çünkü konuşulacak her kelime az önce yaşadığımız dehşeti yeniden canlandıracaktı.
"Günlüğü okuyacak mısın?" diye sordu Barış. Yanımdaki ikili koltuğa oturdu, elinde iki fincan sıcak çay vardı. Fincanı bana uzattı.
"Okumak zorundayım," dedim, fincanı avuçlarımın arasına alıp ısınmaya çalışırken. "Babam bu kasanın içine sadece geçmişi değil, geleceği de kilitlemiş."
Deriyi yavaşça araladım. Babamın el yazısı, sayfalar ilerledikçe daha da düzensizleşiyor, hastalığının ve korkusunun izlerini taşıyordu.
Sayfaları geriye doğru taradım. Patlamadan önceki son haftalara ait satırları arıyordum. Sonunda aradığımı buldum:
5 Nisan 2024
“Derin’in izini buldum. Ölmediğini biliyordum. Yıllar önce vurulan Leyla değil, Derin’in yerine geçen bir piyondu. Derin, uluslararası bir finans ağının arkasına saklanıyor. Efnan’a bırakacağım tek şey bu ev değil; Derin’in adı üzerine kaydedilmiş olan ‘Akyel Holding’ hisseleri. Ancak o hisseleri aktif etmek için iki şey gerekiyor: Derin’in kanı ve Efnan’ın rızası. Derin bu yüzden dönecek. Kızı için değil... Şirketin kontrolünü tamamen ele geçirmek için.”
Gözlerim karardı. Göğsüme bir ağırlık çöktü.
"O bir anne değil..." diye fısıldadım. Sesimdeki titremeyi bastıramıyordum. "O bir tüccar. Benim hayatım üzerinden pazarlık yapıyor."
"Ne yazıyor Efnan?" diye sordu Mert, şöminenin başından dönerek.
Günlükteki satırları yüksek sesle okudum. Odaya binen sessizlik daha da ağırlaştı. Melis elini ağzına kapattı, Ecrin ise tırnaklarını avuçlarına bastırdı.
"Yani..." dedi Tugay, "Bütün bu tiyatro, vasiyet, kırk gün kuralı... Hepsi o hisseleri korumak için miydi?"
"Hayır," dedi Aras, karanlık köşeden öne çıkarak. "Sadece hisseler değil. Babam o hisseleri Efnan’ın üzerine geçirmek için özel bir şart koşmuştu. Kırk gün boyunca bu çatı altında kalınması gerekmesinin sebebi, o hisselerin devir sözleşmesinin yürürlüğe girmesiydi. Babam zaman kazanmaya çalışıyordu."
"Ve Derin evi yakarak süreci durdurdu," dedi Barış. Ela gözleri tehlikeli bir parıltıyla büründü. "Şimdi hisseler askıda. Efnan rıza göstermeden hiçbir şey alamaz."
Tam o sırada, salondaki ahşap masanın üzerinde duran Bora’nın telefonu titredi. Ekran aydınlandı. Bora sakin adımlarla telefona yürüdü, ekrandaki ismi gördü ama açmadı.
"Kim arıyor Bora?" diye sordum. Sesimdeki şüphe bir ok gibi ona saplandı.
Bora telefonu cebine koydu, yüzünde o alışıldık donuk gülümsemeyle bana döndü. "Emlak danışmanı. Yanan evle ilgili durum değerlendirmesi."
"Saat gecenin dördü Bora," dedi Mert, ayağa kalkarak. "Hangi emlak danışmanı bu saatte arar?"
Bora geri adım atmadı. "Beni sorgulamayı bırakın artık. Ben sizin düşmanınız değilim."
"Aynur gitmeden önce bana bir şey söyledi," dedim, ayağa kalkıp Bora’nın tam karşısına dikilerek. "'Bora’ya dikkat et' dedi. Neden öyle söyledi Bora? Babamın vasiyetindeki o anahtarı nereden aldın?"
Bora’nın yüzündeki gülümseme yavaşça soldu. Bakışları ilk kez benden kaçtı. Odanın içindeki herkes ayağa kalkmıştı; gerilim bir elektrik teli gibi gerilmişti.
Bora’nın gergince boğazını temizlemesi, salondaki kurşun gibi ağır sessizlikte bir yankı uyandırdı. Yüzündeki o donuk, profesyonel maske ilk kez çatlıyordu. Mert bir adım daha öne çıkarak adeta Bora’nın tepesine dikildi; kasılmış yumrukları ve şakaklarındaki şişmiş damarlar her an bir patlamanın yaşanabileceğini gösteriyordu.
"Konuş Bora!" diye kükredi Mert. "Bu kızı daha ne kadar kandıracaksınız?!"
Bora, gözlerini Mert’ten çekip ağır ağır bana çevirdi. Bakışlarında kışkırtıcı bir kibirden ziyade, köşeye sıkışmış bir adamın hüsranı vardı. Cebinden yavaşça çıkardığı telefonu ahşap masanın üzerine bıraktı.
"O anahtarı bana baban vermedi Efnan," dedi Bora, sesi soğuk ve net bir itirafla sarsılarak. "O anahtarı bana sekiz yıl önce annen verdi."
Ecrin küçük bir çığlık atarak elini ağzına kapattı. Melis ve Sude birbirlerine sokulurken Tugay hırsla küfretti. Aras ise gölgelerin içinden sıyrılıp masaya doğru yaklaştı.
"Ne diyorsun ulan sen?" dedi Aras. "Derin sekiz yıl önce neredeydi ki sana anahtar versin?"
"Baban seni tecrit ederken," dedi Bora doğrudan gözlerimin içine bakarak, "annen her hareketini izliyordu Efnan. Sekiz yıl önce beni buldu. Babanın kurduğu bu sahte krallığı yıkmak, hisseleri vakti geldiğinde ele geçirmek için bana bir görev verdi. O zamanlar onun bir anne olarak senin hakkını aradığını sanıyordum. Ama zamanla... zamanla gözünü bürüyen hırsı gördüm. O bir anne değildi; o, babandan bile daha tehlikeli bir tüccardı."
"Ve sen yine de onun piyonu olmaya devam ettin!" dedim. Sesimdeki öfke, içimdeki kırgınlığın önüne geçiyordu. "Bu gece o evi yakarken de onunla mıydın?"
"Yemin ederim hayır!" diye çıkıştı Bora. İlk kez ses tonunu yükseltmişti. "Evi yakacağını bilmiyordum! Ben sadece vasiyet açıklanırken dengeleri onun lehine tutmakla görevliydim. Ama o kadın kontrolden çıktı. Hepimizi o alevlerin içinde ölüme terk etti!"
Tam o sırada masadaki telefon tekrar titredi. Ekran aydınlandı.
Bilinmeyen Numara:
“Bora, oyunu bozma. Kızımı bana getir. Günlükteki 12 Haziran sırrı açığa çıkmadan önce o hisseleri devralmalıyım. Eğer gelmezseniz, Barış ve diğerlerinin geçmişindeki o küçük 'kazaları' emniyete servis ederim.”
Mesajı okuduğumda başımdan aşağı kaynar sular döküldü. Başımı kaldırıp çocuklara baktım. Barış’ın ela gözlerinde derin bir keder belirdi, bakışlarını benden kaçırdı. Tugay çenesini sıktı. Benden saklanan, babamın ve Derin’in bildiği ama benim bilmediğim karanlık bir bağ daha vardı aralarında.
"12 Haziran..." diye fısıldadım. "Günlükte babamın üzerini defalarca çizdiği o tarih... Leyla’nın öldüğü gün değil."
"O gün ne oldu Efnan?" diye sordu Barış, yanıma yaklaşarak elimi tuttu. Parmakları buz gibiydi.
"12 Haziran 2014..." dedim, hafızamın kilitli kapılarını zorlayarak. "On dördüncü yaş günümdü. Ağır bir zehirlenme geçirdiğimi söylemişlerdi, haftalarca hastanede yatmıştım."
"Zehirlenmedin Efnan," dedi Bora alçak bir sesle. "O gün annen seni kaçırmaya çalıştı. Baban seni vermeyince, seni uyutmak için yüksek dozda ilaç verdi. Baban seni hastaneye kıl payı yetiştirdi. O gün baban, Derin’i bu şehirden ve senin hayatından tamamen silmek için yemin etti."
İçimdeki baraj patladı. Yıllardır ağıt yaktığım, yokluğuna ağladığım öz annem... Beni bir eşya gibi kaçırmaya çalışmış, canıma kastetmişti. Ama artık korkan, kaçan o küçük kız değildim.
"Telefonu al Bora," dedim, sesimdeki titremeyi söküp atarak. "Derin’e cevap ver."
Bora duraksadı. "Ne yazacağım?"
"İstediği hisse devrini kabul ettiğimi söyle. Bizzat benimle yüzleşecek. Ama buluşma yerini biz seçeceğiz."
"Neresi?" diye sordu Mert.
Bakışlarımı pencerden dışarıya, zifiri karanlığa diktim.
"12 Haziran 2002’de kazılan o boş mezar," dedim. "Yalanların başladığı yerde, bu hikâyeyi bitireceğiz."
Saat sabahın beşine geliyordu. Yağmur hafiflemiş ama kasvetli bir sis mezarlığın üzerine çökmüştü. Toprak, geceleğin hırçın fırtınasından sonra ağır bir çamur kokuyordu.
Mert, Tugay ve Aras mezarlığın çevresindeki ağaçlık alanda mevzilenmişti. Barış ise bir gölge gibi tam arkamda duruyordu. Eli ceketinin iç cebindeki silaha yakın, gözleri sisin içindeki en küçük hareketi bile süzüyordu.
"Hazır mısın?" diye fısıldadı Barış.
"Hiç olmadığım kadar," dedim.
Sisin içinden topuklu ayakkabıların çamura batıp çıkma sesi yükseldi. Siyah, şık bir palto giymiş, saçlarını toplamış bir siluet göründü. Derin Akyel... Yüzünde ne bir pişmanlık ne de bir annenin şefkati vardı. Sadece soğuk, hesapçı bir zafer tebessümü.
"Cevapları bulmakta hızlısın Efnan," dedi Derin, aramızda birkaç adım mesafe kalana kadar yaklaşarak. "Tıpkı baban gibi, burnunun dikine gidiyorsun."
"Buraya hisseler için geldin," dedim, sesimi bir santim bile titretmeyerek. "Al o zaman. Benden çaldığın çocukluğumun, babamın hayatının karşılığında o lanetli kağıt parçalarını al!"
Derin çantasından bir evrak dosyası çıkardı. "Aferin akıllı kızıma. İmzala ve bu kâbus bitsin."
"Önce gerçeği söyleyeceksin," dedim, bir adım öne çıkarak. "12 Haziran’da bana verdiğin o ilaçlar... Leyla’yı vurduran o tetikçi... Hepsi bu şirket için miydi?"
Derin acı bir kahkaha attı. "Leyla bir hiçti! Baban seni benden saklamak için o kadını öne sürdü. Baban benim olan her şeyi çaldı Efnan! O hisseler, o servet benim hakkımdı!"
"Senin hakkın olan tek şey bu mezar!" diye bağırdı Aras, ağaçların arasından fırlayarak. Elindeki silahı doğrudan Derin’e doğrultmuştu. Mert ve Tugay da diğer taraftan yolu kesti.
Derin istifini bozmadı. Yüzündeki gülümseme daha da derinleşti. "Gerçekten beni burada köşeye sıkıştırabileceğinizi mi sandınız çocuklarım?"
Derin elini paltosunun cebine attığı anda, mezarlığın dışındaki yoldan iki siyah lüks araç hızla içeri daldı. Farları gözlerimizi kör edercesine üzerimize dikildi. Araçlardan eli silahlı dört adam indi.
"O kâğıtları imzalayacaksın Efnan," dedi Derin, sesi artık bir canavarın emri gibi çıkıyordu. "İster kendi isteğinle, ister kanın o kâğıda dökülürken!"
Barış beni hızla arkasına çekip silahını doğrulttu. O an, mezarlığın o sessiz ve soğuk atmosferi, silahların çekildiği, nefeslerin tutulduğu bir savaş alanına dönüştü.
