BÖLÜM 8 – İsimsiz Mesaj
Ela, telefon ekranına birkaç saniye daha baktı.
“Min Jun’dan uzak dur. Bu senin için daha iyi olur.”
Mesajın altında numara görünmüyordu.
Parmakları istemsizce ekranın üzerinde dolaştı.
Aramak istedi.
Kim olduğunu öğrenmek istedi.
Ama telefon çoktan kapanmıştı.
Yuna yatağından doğrulup merakla ona baktı.
— Bir sorun mu var?
Ela telefonu hemen kilitledi.
— Yok… Yanlış numara.
Yuna birkaç saniye ona baktı.
Ela’nın yalan söylediğini anlamıştı ama üstelemedi.
— Hazırlansana. İlk dersimize geç kalacağız.
Ela derin bir nefes aldı.
“Kendini korkutma.”
“Belki de biri kötü bir şaka yapıyordur.”
Ama içindeki huzursuzluk bir türlü geçmiyordu.
⸻
Kampüs…
Sonbahar rüzgârı ağaçlardan dökülen yaprakları avlunun taş yollarına savuruyordu.
Ela, çantasını omzuna takıp moda fakültesine doğru yürürken öğrencilerin kendi aralarında fısıldaştığını fark etti.
Bazıları ona bakıyor, sonra sessizce konuşmaya devam ediyordu.
“Yok artık…”
“Duydun mu?”
“Min Jun’un proje partneri…”
Ela duyduklarını anlamasa da rahatsız olmuştu.
Tam merdivenlerden çıkarken Daniel’i gördü.
Daniel elini sallayarak gülümsedi.
— Günaydın!
Ela da gülümsedi.
— Günaydın.
— Dün konuşamadık. Bugün vaktin varsa kampüsün sanat galerisini göstermek isterim.
Ela tam cevap verecekken arkasından tanıdık ayak sesleri duyuldu.
Siyah ayakkabılar…
Siyah pantolon…
Ve o ağır parfüm…
Min Jun.
Yanlarından sessizce geçti.
Daniel saygıyla başını eğdi.
— Günaydın Min Jun.
Min Jun kısa bir baş hareketi yaptı.
Sonra hiçbir şey söylemeden yürümeye devam etti.
Ela arkasından baktı.
“Bu çocuk neden sürekli böyle?”
Daniel gülerek omuz silkti.
— Her zamanki hâli.
— Hep mi bu kadar soğuk?
— Hayır…
Daniel kısa bir an düşündü.
— Eskiden daha çok gülerdi.
Ela şaşkınlıkla baktı.
— Gerçekten mi?
— Lisede yaşadığı bazı şeylerden sonra değişti.
Ela merak etmişti.
— Ne yaşadı?
Daniel tam cevap verecekken ders zili çaldı.
— Başka zaman anlatırım.
İkisi de sınıfa yöneldi.
⸻
Profesör Han, öğrencileri çizim atölyesine aldı.
Bugünkü görev, aynı kumaştan tamamen farklı iki tasarım oluşturmaktı.
Ela çizim yaparken fark etmeden kalemini düşürdü.
Kalem masanın altına yuvarlandı.
Tam eğilecekti ki biri kalemi yerden aldı.
Min Jun.
Kalemi sessizce uzattı.
— Teşekkür ederim.
— Bir şey değil.
İlk kez konuşmaları kavga etmeden bitmişti.
Profesör masalarının yanına geldi.
Çizimlere uzun uzun baktı.
Sonra gülümsedi.
— Beklediğimden iyisiniz.
Sınıf şaşkınlıkla birbirine baktı.
Profesör Han kolay kolay kimseyi övmezdi.
— Tasarımlarınız birbirini tamamlıyor.
Sanki uzun zamandır birlikte çalışıyormuşsunuz gibi.
Ela ile Min Jun aynı anda birbirlerine baktılar.
İkisi de aynı şeyi düşündü.
“İmkânsız.”
⸻
Ders çıkışında Ela tek başına kampüs kafesine geçti.
Köşedeki masaya oturup annesinin gönderdiği fotoğraflara bakmaya başladı.
Bir fotoğrafta babası bahçedeki gülleri suluyordu.
Diğerinde annesi mutfakta börek açıyordu.
Ela’nın boğazı düğümlendi.
Tam o sırada telefonu çaldı.
Anne ❤️
— Canım kızım!
— Anne…
— Sesin kötü geliyor.
İyi misin?
Ela birkaç saniye sustu.
— Sadece sizi özledim.
Annesinin sesi yumuşadı.
— Biz de seni çok özledik.
Ama sen oraya hayallerin için gittin.
Sakın pes etme.
Babası da telefona geldi.
— Kızım…
Kim canını sıkarsa söylesin.
Gelip kulağını çekerim.
Ela istemeden güldü.
— Baba…
Buraya gelmen on iki saat sürer.
— Olsun.
Yine de gelirim.
Ela’nın gözleri doldu.
Telefon kapandıktan sonra uzun süre ekranı izledi.
Ne kadar uzakta olursa olsun…
Ailesi ona güç veriyordu.
⸻
Aynı saatlerde…
Han Malikânesi…
Seo Jin, çalışma masasındaki dosyayı kapattı.
Sekreteri karşısında bekliyordu.
— Türkiye’deki aile hakkında yeni bilgi var mı?
— Evet hanımefendi.
Babası öğretmen.
Annesi küçük bir pastane işletiyor.
Borçları yok.
Mahallelerinde çok sevilen bir aile.
Seo Jin başını yavaşça salladı.
— Demek satın alınabilecek insanlar değiller.
Sekreter sessiz kaldı.
Kadın pencereye yöneldi.
— O zaman başka yollar bulacağız.
Tam o sırada telefonu çaldı.
Arayan kişi Soo Ah’ın annesiydi.
— Seo Jin, hafta sonu yemeği için her şey hazır.
Çocuklar artık daha fazla vakit geçirmeli.
Seo Jin gözlerini kapattı.
— Merak etme.
Min Jun’un geleceği için ne gerekiyorsa yapacağım.
Telefon kapandı.
Kadının aklına kampüste gördüğü turuncu saçlı kız geldi.
İçinden tek bir cümle geçti.
“Ela Yılmaz… Umarım oğlumun karşısına hiç çıkmamış olsaydın.”
⸻
Akşam hava kararmaya başlamıştı.
Ela yurda dönmek için kampüs kapısından çıktı.
Yolun karşısına geçeceği sırada hızla gelen siyah bir motosiklet frene bastı.
Tekerlek sesi kulakları sağır etti.
Ela korkuyla geriye çekildi.
Kalbi deli gibi atıyordu.
Motorcu kaskını bile çıkarmadan uzaklaştı.
Tam o sırada güçlü bir el omzunu tuttu.
— İyi misin?
Min Jun…
Nefes nefeseydi.
Sanki koşarak gelmişti.
Ela başını salladı.
— İ… İyiyim.
Min Jun ilk kez öfkeliydi.
Gözleri motosikletin gittiği yöne kilitlendi.
Bu sıradan bir kaza gibi görünmüyordu.
Ve o an içinde büyüyen his, ilk kez ona korkuyu öğretti.
Çünkü birinin Ela’yı izlediğinden şüphelenmeye başlamıştı…