BÖLÜM 6 – Görünmeyen Çizgiler
Seul, sabahın ilk saatlerinde gri bulutların altında yavaş yavaş uyanıyordu.
Ela, yurt odasının perdesini araladığında ince yağmur damlalarının camdan aşağı süzüldüğünü gördü. İçini açıklayamadığı bir huzursuzluk kaplamıştı.
Dün yaşananlar gözünün önünden gitmiyordu.
Soo Ah’ın onu itmesi…
Min Jun’un onu düşmeden yakalaması…
Ve birkaç saniyelik o sessiz bakış…
Başını iki yana salladı.
“Boş ver Ela.”
“Kendini kaptırma.”
Telefonunu eline aldı.
Annesinden gece gönderilmiş bir mesaj vardı.
“Bugün kendine dikkat et güzel kızım. Seni çok seviyoruz.”
Ela’nın dudaklarında buruk bir gülümseme oluştu.
Kendi kendine mırıldandı.
— Ben de sizi çok seviyorum…
⸻
Moda Tasarımı Fakültesi…
Profesör Han sınıfa girer girmez öğrenciler sessizleşti.
— Günaydın.
Bugün proje tasarımlarınızı inceleyeceğiz.
Herkes partneriyle birlikte çalışacak.
Ela istemeden Min Jun’un yanındaki masaya geçti.
Min Jun çoktan bilgisayarını açmıştı.
Her zamanki gibi siyah gömlek giymişti.
Boynundaki ejderha dövmesi gömleğinin yakasından belirgin şekilde görünüyordu.
Ela istemsizce birkaç saniye dövmeye baktı.
Min Jun bunu fark etti.
— Bir sorun mu var?
Ela hemen gözlerini kaçırdı.
— Hayır.
— Dövmeye bakıyordun.
— Güzel yapılmış.
Min Jun ilk kez şaşırmış gibiydi.
Çoğu insan dövmelerini eleştirirdi.
Ela ise sadece beğendiğini söylemişti.
— On sekiz yaşımda yaptırdım.
Ela meraklandı.
— Neden ejderha?
Min Jun birkaç saniye sustu.
— Gücü temsil ettiği söylenir.
Ela gülümsedi.
— Bence yalnızlığı temsil ediyor.
Bu kez konuşmayan Min Jun oldu.
Ela’nın bu kadar kısa sürede onu okuyabilmesi hoşuna gitmemişti.
⸻
Yaklaşık bir saat boyunca tasarım üzerinde çalıştılar.
Ela çizim yaparken saçlarının bir tutamı sürekli yüzüne düşüyordu.
Min Jun birkaç kez söylemek istedi.
Sonunda dayanamadı.
— Saçın…
Ela başını kaldırdı.
— Ne olmuş?
— Sürekli önüne geliyor.
Ela eliyle saçını düzeltti.
— Böyle daha rahat.
Min Jun tekrar bilgisayarına döndü.
Fakat gözleri istemsizce yeniden Ela’ya kayıyordu.
Turuncu saçları…
Ela gözleri…
Gülerken yanağında beliren küçük gamze…
Kendi kendine sinirlendi.
“Neden sürekli ona bakıyorum?”
⸻
Öğle arasında Yuna, Ela’yı yemekhaneye götürdü.
Tam masaya oturacaklardı ki Soo Ah yeniden karşılarına çıktı.
Yanında iki arkadaşı vardı.
Yüzünde küçümseyen bir gülümseme…
— Demek gerçekten onunla çalışıyorsun.
Ela derin bir nefes aldı.
— Evet.
— Çok uzun sürmez.
Ela kahvesinden bir yudum aldı.
— Bunu neden bu kadar önemsiyorsun?
Soo Ah hafifçe eğildi.
— Çünkü Min Jun’un yanında kimin duracağına ben karar veririm.
Ela sakinliğini koruyordu.
— Yanlış biliyorsun.
Kimse kimsenin sahibi değil.
Soo Ah’ın gülümsemesi kayboldu.
— Sen Kore’yi tanımıyorsun.
Ela gözlerini onun gözlerine dikti.
— Belki.
Ama saygıyı gayet iyi tanıyorum.
Tam o sırada arkasından tanıdık bir ses geldi.
— Soo Ah.
Üç kız aynı anda döndü.
Min Jun…
Siyah ceketi omzundaydı.
İfadesi her zamanki kadar soğuktu.
— Burada ne yapıyorsun?
Soo Ah hemen yumuşadı.
— Sadece konuşuyorduk.
Min Jun kısa bir bakışla Ela’ya baktı.
— Rahatsız mı ediyorsun?
— Hayır…
— Emin misin?
Soo Ah cevap veremedi.
Min Jun sakin ama kesin bir sesle konuştu.
— Benim proje partnerim.
Projeyi etkileyecek hiçbir şeye izin vermem.
Soo Ah dudaklarını sıktı.
Bu cümle onu daha da sinirlendirmişti.
Ama karşı çıkamadı.
⸻
Akşam…
Han Malikânesi…
Uzun yemek masasındaki sessizlik her zamanki gibi ağırdı.
Min Jun’un babası önündeki dosyayı kapattı.
— Bu hafta sonu Park ailesi geliyor.
Min Jun başını kaldırdı.
— Neden?
Annesi cevap verdi.
— Soo Ah da gelecek.
Min Jun’un yüzündeki ifade değişmedi.
— Gelmek zorunda mıyım?
Babası sert bir bakış attı.
— Bu bir soru değildi.
Min Jun çatalını masaya bıraktı.
— Şirket toplantılarından sıkıldım.
— Bir gün bu şirketi sen yöneteceksin.
— Belki istemiyorum.
Masadaki hava bir anda buz kesti.
Babası ayağa kalktı.
— Han ailesinde “istemiyorum” diye bir cümle yoktur.
Min Jun hiçbir şey söylemeden odasına çıktı.
Kapıyı sertçe kapatmasa da öfkesini ilk kez gizleyememişti.
Annesi derin bir nefes aldı.
— Son zamanlarda değişti.
Babası soğuk bir sesle cevap verdi.
— Sebebini bul.
⸻
O gece…
Ela, yurt odasında çizim yapıyordu.
Telefonu çaldı.
Babası arıyordu.
— Kızım.
— Baba.
— Sesin yorgun geliyor.
— Biraz ders çalışıyorum.
Murat Bey gülümsedi.
— Biliyor musun?
Sen gidince annen her gün odanı topluyor.
Ela’nın boğazı düğümlendi.
— Gerçekten mi?
— Seni çok özlüyoruz.
Ama hayalinden vazgeçmeni istemiyoruz.
Ela gözyaşlarını silerek gülümsedi.
— Söz veriyorum baba.
Sizi gururlandıracağım.
Telefon kapandıktan sonra uzun süre pencerenin önünde oturdu.
Dışarıda yağmur yeniden başlamıştı.
Aynı dakikalarda…
Min Jun da odasının balkonunda yağmuru izliyordu.
Aklında şirket…
Ailesi…
Ve anlam veremediği şekilde Ela vardı.
“Kendinden başka kimseyi düşünmeyen biriydin.”
“Ne değişti?”
İlk kez bu sorunun cevabını kendisi de bilmiyordu.
O sırada malikânenin alt katında Min Jun’un annesi sekreteriyle konuşuyordu.
— Ela Yılmaz’ın bursunu veren vakıfla görüşün.
Sekreter şaşkınlıkla baktı.
— Hanımefendi?
— Şimdilik sadece bilgi toplayın.
Ailesini…
Maddi durumunu…
Türkiye’deki hayatını…
Arkadaşlarını…
Her şeyi istiyorum.
Sekreter başını eğdi.
— Emredersiniz.
Kadın pencereye yaklaşıp yağmuru izledi.
— Eğer oğlumun hayatına girecekse…
İlk ve son hatası bu olacak.
Üst katta ise Min Jun, bundan habersiz telefonuna gelen proje dosyasını açmıştı.
Gönderen…
Ela Yılmaz.
Mesajın altında tek cümle vardı.
“Eksik gördüğün yerleri söyle. Beraber daha iyi yapabiliriz.”
Min Jun uzun süre ekrana baktı.
Sonra ilk kez kendi isteğiyle gülümsedi.
Ve sadece iki kelime yazdı.
“Güzel olmuş.”
İkisi de bunun sıradan bir mesaj olduğunu düşünüyordu.
Ama bazen büyük hikâyeler…
İki kelimeyle başlardı.