BÖLÜM 27 – İlk Karşılaşma
Salı – Saat 20.15
Yağmur ince ince yağmaya devam ediyordu.
Ela, Min Jun’un kollarının arasından yavaşça geri çekildi.
Kalbi hâlâ hızla atıyordu.
Az önce yaşananlar, ikisinin de aklını karıştırmıştı.
Tam o sırada siyah aracın kapısı kapandı.
Topuklu ayakkabıların sesi taş sokakta yankılandı.
Seo Jin…
Uzun siyah paltosu, zarif duruşu ve kusursuz görünümüyle ağır adımlarla onlara doğru yürüyordu.
Yüzünde nazik bir gülümseme vardı.
Ama gözleri…
Hiç gülmüyordu.
Min Jun’un sesi ilk kez bu kadar sert çıktı.
— Anne…
Seo Jin oğluna kısa bir bakış attı.
— Demek buradasın.
Sonra gözlerini Ela’ya çevirdi.
Ela istemsizce dik durdu.
Kadın baştan aşağı onu süzdü.
Ne kıyafetini…
Ne saçlarını…
Ne de gözlerini kaçırdı.
İnceler gibi bakıyordu.
Sonunda hafifçe gülümsedi.
— Sen Ela olmalısın.
Ela kibarca başını eğdi.
— Evet efendim.
Tanıştığımıza memnun oldum.
Seo Jin elini uzattı.
— Ben Min Jun’un annesi.
Ela tokalaşırken kadının elinin ne kadar soğuk olduğunu hissetti.
Seo Jin nazik bir ses tonuyla konuşuyordu.
— Min Jun senden bahsetmedi.
Ama seni tanımak istedim.
Min Jun hemen araya girdi.
— Anne.
Seo Jin oğluna dönmeden konuşmaya devam etti.
— Türkiye’den tek başına gelmek kolay olmamıştır.
Ailen seni özlüyordur.
Ela gülümsedi.
— Ben de onları özlüyorum.
Ama burada olmaktan mutluyum.
Seo Jin’in dudaklarının kenarı belli belirsiz kıvrıldı.
— Umarım…
Bu mutluluk uzun sürer.
Sözler çok nazikti.
Ama altında gizlenen anlamı Ela bile hissetmişti.
⸻
Arabaya binmeden önce Seo Jin oğluna döndü.
— Eve dönüyoruz.
Min Jun hiç kıpırdamadı.
— Ela’yı yurda bırakacağım.
— Şoför bırakır.
— Ben bırakacağım.
Anne ile oğul birkaç saniye boyunca birbirine baktı.
Seo Jin sonunda derin bir nefes aldı.
— On dakika.
Daha fazla değil.
Arkasını dönüp arabasına bindi.
⸻
Yurda giden yol boyunca sessizlik hâkimdi.
Bu kez sessizliği Ela bozdu.
— Annen…
Benden hoşlanmıyor.
Min Jun gözlerini yoldan ayırmadı.
— Seni tanımıyor.
— İnsan tanımadığı birine de öyle bakmaz.
Min Jun cevap vermedi.
Ela haklıydı.
Annesinin bakışlarını o da görmüştü.
⸻
Yurdun önüne geldiklerinde Ela emniyet kemerini çözdü.
Kapıyı açacakken Min Jun konuştu.
— Söylediklerini kafana takma.
Ela dönüp ona baktı.
— Sen de mi takmıyorsun?
Min Jun ilk kez çaresizce gülümsedi.
— Deniyorum.
Ela’nın yüzünde yumuşak bir ifade oluştu.
— Min Jun…
— Hı?
— Bugün beni yalnız bırakmadığın için teşekkür ederim.
Min Jun birkaç saniye sustu.
Sonra alçak sesle konuştu.
— Bundan sonra da bırakmayacağım.
Ela’nın kalbi bir kez daha hızlandı.
Arabadan inerken yüzündeki gülümsemeyi gizleyemiyordu.
⸻
Min Jun eve döndüğünde malikânenin salonundaki ışıklar hâlâ yanıyordu.
Seo Jin pencerenin önünde onu bekliyordu.
— Geç kaldın.
— Ela’yı bıraktım.
Seo Jin arkasını dönmeden konuştu.
— Onun gözlerinde ne gördün?
Min Jun kaşlarını çattı.
— Ne demek istiyorsun?
Kadın yavaşça oğluna döndü.
— Senin yıllardır kaybettiğin huzuru.
Min Jun sessiz kaldı.
Seo Jin birkaç adım yaklaştı.
— Ama unutma…
Han ailesinde kalp her zaman akıldan sonra gelir.
Min Jun annesinin gözlerinin içine baktı.
— Belki de yıllardır en büyük hatamız buydu.
Salondaki sessizlik ağırlaştı.
Seo Jin ilk kez oğlunun bu kadar değiştiğini fark ediyordu.
Ve bu değişimin tek bir nedeni vardı.
Ela Yılmaz.
⸻
Ertesi sabah…
Ela, dolabını açtığında rafın üzerinde küçük mor bir kutu gördü.
Üzerinde isim yoktu.
İçinde ise ince, gümüş bir kitap ayracı vardı.
Ayracın üzerine Korece tek bir cümle kazınmıştı:
“En güzel hikâyeler, cesur insanların olur.”
Kutunun altında küçük bir not vardı.
“Dün teşekkür edemedim. – M.”
Ela’nın yüzünde istemsiz bir gülümseme belirdi.
Tam notu tekrar okuyacakken, koridorun karşısında onu izleyen Soo Ah’ın bakışlarıyla göz göze geldi.
Soo Ah’ın gülümsemesi kibar görünüyordu.
Ama gözleri…
Yaklaşan fırtınanın habercisiydi.