BÖLÜM 23 – 27 Numaralı Dolap
Pazartesi – Saat 20.05
Seul Üniversitesi…
Kampüs, gündüzkü kalabalığın aksine sessizdi.
Koridorlardaki ışıkların bir kısmı kapanmış, yalnızca acil çıkış lambaları loş bir aydınlık bırakmıştı.
Ela, Güzel Sanatlar Binası’nın önünde bekliyordu.
Üzerinde siyah bol paça pantolon, krem renkli ince bir kazak ve uzun bej trençkotu vardı. Saçlarını bu kez gevşek bir örgüyle toplamıştı.
Telefonuna baktı.
Min Jun: “İki dakikaya oradayım.”
Tam mesajı okurken siyah bir spor araba binanın önünde durdu.
Min Jun arabadan indi.
Bugün koyu gri bomber ceket, beyaz tişört ve koyu mavi kot pantolon giymişti.
Boynundaki ejderha dövmesi ceketin yakasının arasından hafifçe görünüyordu.
Ela istemsizce gülümsedi.
— Geç kaldın.
Min Jun saatine baktı.
— Bir dakika.
— Yine de geç.
Min Jun ilk kez hafifçe gülümsedi.
— Demek bekledin.
Ela cevap vermedi.
Birlikte binaya girdiler.
⸻
Bodrum katı, okulun diğer bölümlerinden çok daha sessizdi.
Eski sergilerden kalan mankenler, boş tuvaller ve ahşap kasalar koridor boyunca dizilmişti.
Işıklar ara ara titriyordu.
Ela ürperdi.
— Burası biraz korkutucu.
Min Jun etrafına dikkatlice baktı.
— Bana yakın yürü.
Ela bu kez itiraz etmedi.
Koridorun sonunda paslanmış metal dolaplar vardı.
Üzerlerinde numaralar yazıyordu.
21…
22…
23…
Derken…
27.
Ela çantasından anahtarı çıkardı.
Derin bir nefes aldı.
— Hazır mısın?
Min Jun başını salladı.
— Aç.
Anahtar kilide tam oturdu.
Ela yavaşça çevirdi.
“Çıt…”
Dolabın kapağı gıcırdayarak açıldı.
İçeride eski bir dosya vardı.
Bir de küçük siyah bir kutu.
Ela dosyayı eline aldı.
Üzerinde tek bir isim yazıyordu.
Han Min Jun
İkisi de aynı anda birbirine baktı.
— Senin dosyan…
Min Jun kaşlarını çattı.
— Benim neden burada dosyam olsun?
Ela dosyayı açtı.
İçindeki sayfalar eski gazete kupürleri ve okul kayıtlarıydı.
En üstte sekiz yıl önce çekilmiş bir fotoğraf vardı.
Fotoğrafta on dört yaşındaki Min Jun, okul üniformasıyla ayakta duruyordu.
Yanında ise gülümseyen başka bir çocuk vardı.
Fotoğrafın altına siyah kalemle tek cümle yazılmıştı.
“Her şey o gün başladı.”
Ela şaşkınlıkla fotoğrafa baktı.
— Bu çocuk kim?
Min Jun’un yüzündeki renk yavaşça soldu.
Fotoğrafı eline aldı.
Parmakları hafifçe titriyordu.
— Onun adı…
Seo Yoon’du.
Ela ilk kez Min Jun’un sesinde bu kadar derin bir hüzün duyuyordu.
— Arkadaşın mıydı?
Min Jun uzun süre cevap vermedi.
Sonunda alçak bir sesle konuştu.
— Kardeşim gibiydi.
⸻
Tam o sırada…
Koridorun sonunda metal bir kapı sertçe kapandı.
“GÜM!”
Ela irkilerek arkasına döndü.
— Bunu sen mi yaptın?
Min Jun başını iki yana salladı.
— Hayır.
Bir ayak sesi duyuldu.
Sonra bir tane daha.
Sanki biri bodrum katında yavaşça dolaşıyordu.
Min Jun refleksle Ela’nın önüne geçti.
— Arkamda kal.
Ayak sesleri yaklaşıyordu.
Ela’nın kalbi o kadar hızlı atıyordu ki kendi nefesini bile duyamıyordu.
Bir gölge koridorun ucunda belirdi.
İkisi de nefesini tuttu.
Fakat gölge birkaç saniye sonra hızla diğer koridora dönüp gözden kayboldu.
Min Jun koşarak peşinden gitti.
— Dur!
Koridor bomboştu.
Sadece yere düşmüş siyah bir zarf vardı.
Min Jun zarfı alıp Ela’nın yanına döndü.
İçini açtılar.
İçinden tek bir fotoğraf çıktı.
Bu kez fotoğrafta yalnızca Min Jun vardı.
On dört yaşındaydı.
Kucağında beyaz tüylü bir köpek tutuyordu.
Fotoğrafın arkasında ise şu cümle yazıyordu:
“Geçmişini saklayabilirsin… Ama vicdanını asla.”
Min Jun’un eli yavaşça yumruk oldu.
Ela ilk kez onun gerçekten korktuğunu gördü.
Çünkü bu mesaj…
Sadece onları izleyen birinden değil…
Min Jun’un yıllardır sakladığı bir geçmişi bilen birinden gelmişti.