BÖLÜM 21 – Aynı Gökyüzü
Cumartesi – Saat 19.30
Han Malikânesi…
Malikânenin uzun yemek masası her zamanki gibi kusursuz hazırlanmıştı.
Kristal avizelerin ışığı masanın üzerine vuruyor, çalışanlar sessizce son hazırlıkları tamamlıyordu.
Min Jun merdivenlerden ağır adımlarla indi.
Bu kez üzerinde koyu lacivert ince triko, gri kumaş pantolon ve siyah bir saat vardı.
Boynundaki ejderha dövmesi tamamen görünmüyordu.
Seo Jin oğlunu baştan aşağı süzdü.
— En azından düzgün giyinmişsin.
Min Jun cevap vermedi.
Tam o sırada kapı açıldı.
Park ailesi içeri girdi.
Soo Ah zarif krem rengi bir elbise giymişti. Gülümseyerek Min Jun’a yaklaştı.
— Uzun zaman oldu.
— Hoş geldin.
Sadece iki kelime…
Ne eksik ne fazla.
Soo Ah bunu fark etti ama belli etmedi.
Yemek boyunca şirket, yatırımlar ve gelecek planları konuşuldu.
Min Jun’un canı sıkılmıştı.
Babası bir anda çatalını bıraktı.
— Mezun olduktan sonra şirkette tam zamanlı çalışmaya başlayacaksın.
Min Jun sakin bir sesle cevap verdi.
— Önce kendi projelerimi tamamlamak istiyorum.
Han Dae Hyun’un yüzü sertleşti.
— Senin projelerin Han Holding’dir.
Min Jun’un sesi ilk kez yükseldi.
— Benim de kendi hayatım var.
Masadaki herkes sustu.
Seo Jin hemen araya girdi.
— Bu konu daha sonra konuşulur.
Min Jun sandalyesini geri itti.
— Benim için şimdi konuşuldu.
İzin istemeden salondan çıktı.
⸻
Aynı saatlerde…
Yurt odasında…
Ela yatağının üzerine yaydığı kumaşları inceliyordu.
Yuna içeri elinde iki bardak sıcak çikolata ile girdi.
— Mola.
Ela gülümseyerek bardağı aldı.
— Tam ihtiyacım olan şey.
Yuna yatağa oturdu.
— Sana bir şey soracağım.
— Sor.
— Min Jun’dan hoşlanıyor musun?
Ela neredeyse sıcak çikolatayı döküyordu.
— Ne?
— Sadece sordum.
Ela başını iki yana salladı.
— Hayır.
— Emin misin?
— Elbette eminim.
Yuna sırıttı.
— O zaman neden her gün ondan bahsediyorsun?
Ela cevap veremedi.
Gerçekten…
Son günlerde en çok konuştuğu kişi Min Jun olmuştu.
⸻
Telefonu masanın üzerinde titredi.
Ekranda bilinmeyen bir numara vardı.
Ela birkaç saniye tereddüt ettikten sonra açtı.
— Alo?
Karşı taraftan hiç ses gelmedi.
Sadece derin nefes alışları…
Sonra telefon kapandı.
Ela’nın içi ürperdi.
Tam o sırada ikinci bir mesaj geldi.
“Onu koruyamazsın.”
Ela’nın kalbi sıkıştı.
Mesaj bu kez kendisine değil…
Min Jun’a yönelik gibiydi.
Hiç düşünmeden rehberi açtı.
Parmakları Min Jun’un isminin üzerinde durdu.
Aramalı mıydı?
Ya rahatsız ederse?
Tam vazgeçecekken telefon çalmaya başladı.
Arayan…
Min Jun.
Ela şaşkınlıkla açtı.
— Alo?
Karşı taraftan birkaç saniye sessizlik geldi.
Sonra Min Jun’un sakin sesi duyuldu.
— Rahatsız etmiyorum umarım.
— Hayır…
Bir sorun mu oldu?
Min Jun derin bir nefes aldı.
— Hayır.
Sadece…
Bugün nasılsın diye sormak istedim.
Ela istemsizce gülümsedi.
— İyiyim.
Sen?
Min Jun pencereden dışarı baktı.
Malikânenin bahçesinde yağmur yeniden başlamıştı.
— Daha iyi olabilirdim.
Ela onun sesindeki yorgunluğu hissedebiliyordu.
— Ailenle mi ilgili?
Kısa bir sessizlik…
— Evet.
Ela ne söyleyeceğini düşündü.
Sonra yumuşak bir sesle konuştu.
— Bazen ailemiz bizi anlamasa bile…
Bu, onların bizi sevmediği anlamına gelmez.
Min Jun gözlerini kapattı.
Kimse uzun zamandır ona böyle konuşmamıştı.
— Teşekkür ederim.
— Ne için?
— Dinlediğin için.
İkisi de bir süre konuşmadan telefonda kaldı.
Sessizlik rahatsız edici değildi.
Aksine…
İkisinin de ihtiyacı olan şey buydu.
Telefon kapandıktan sonra Ela gelen isimsiz mesaja tekrar baktı.
“Onu koruyamazsın.”
Mesajı silmedi.
Çünkü artık emindi.
Bu kişi sadece onu korkutmaya çalışmuyordu.
Min Jun’u da hedef alıyordu.
O gece, kampüsün hemen dışındaki karanlık bir otoparkta siyah kapüşonlu biri telefonunu cebine koydu.
Karşısındaki siyah aracın camı yavaşça açıldı.
İçeriden yalnızca bir erkek sesi duyuldu.
— Beni hayal kırıklığına uğratma.
Kapüşonlu kişi başını eğdi.
— Merak etmeyin.
Çok yakında birbirlerinden kendi istekleriyle uzaklaşacaklar.
Arabanın camı yeniden kapandı.
Motor çalıştı.
Ve siyah araç, gecenin karanlığında sessizce gözden kayboldu.