BÖLÜM 17 – Gölgelerin Ardında
Ela, telefon ekranındaki fotoğrafa donup kalmıştı.
Parmakları titriyordu.
Fotoğrafın ne zaman çekildiğini anlaması uzun sürmedi.
Atölyede…
Min Jun parmağına bandaj yaparken…
Demek o an yalnız değillermiş.
Yuna, Ela’nın yüzünün bembeyaz olduğunu görünce telaşla yanına koştu.
— Ela, ne oldu?
Ela telefonu uzattı.
Yuna fotoğrafa baktığı anda gözleri büyüdü.
— Bunu… Kim göndermiş?
— Bilmiyorum.
— Bu iş artık şaka değil.
Ela derin bir nefes aldı.
— Kimseye söyleme.
— Ne demek söyleme? Profesöre gidelim, güvenliğe gidelim.
Ela başını iki yana salladı.
— Ya ailem duyarsa?
Yuna sustu.
Ela’nın en büyük korkusunu biliyordu.
Türkiye’deki ailesinin endişelenmesi…
⸻
Ertesi sabah…
Min Jun üniversiteye herkesten önce gelmişti.
Gece neredeyse hiç uyumamıştı.
Annesinin söyledikleri, gelen tehditler ve Ela’nın korkmuş yüzü zihninden çıkmıyordu.
Tam o sırada telefonu çaldı.
Arayan Ji Hoon’du.
— Kampüse geldin mi?
— Evet.
— Seni güvenlik odasında bekliyorum.
Min Jun hiç vakit kaybetmeden oraya gitti.
Üniversitenin güvenlik sorumlusu, bilgisayardaki kamera kayıtlarını açtı.
— Dün saat beş ile altı arasını inceledik.
Ekranda öğrenciler tek tek görünüyordu.
Ela…
Min Jun…
Profesör Han…
Sonra siyah kapüşonlu biri…
Adam kameraya hiç bakmadan yürüyordu.
Yüzü görünmüyordu.
— Daha yakını yok mu?
Güvenlik görevlisi başını salladı.
— Kör noktaları biliyor gibi hareket ediyor.
Sanki kampüsü tanıyor.
Min Jun’un içini kötü bir his kapladı.
Bu rastgele biri değildi.
⸻
Ela sınıfa girdiğinde Min Jun’u yerinde göremedi.
Nedense onu göremeyince huzursuz olmuştu.
Tam çantasını bırakırken kapı açıldı.
Min Jun içeri girdi.
Göz göze geldiler.
Ela, çantasından telefonunu çıkarıp sessizce ona uzattı.
— Seninle konuşmam lazım.
Min Jun ekrandaki fotoğrafı görünce yüzündeki ifade değişti.
Mesajı baştan sona okudu.
Sonra telefonu yavaşça Ela’ya geri verdi.
— Bu dün mü geldi?
Ela başını salladı.
— Gece.
— Bana neden hemen söylemedin?
— Seni daha fazla uğraştırmak istemedim.
Min Jun’un sesi bu kez sertti.
— Bu, uğraşmak değil.
Bu ciddi.
Ela ilk kez onun gerçekten öfkelendiğini görüyordu.
Ama bu öfke kendisine değildi.
Duruma karşıydı.
⸻
Profesör Han içeri girince konu kapandı.
Bugünkü ders, tasarımların kumaşa uygulanmasıydı.
Profesör sınıfa döndü.
— Önümüzdeki hafta yapılacak sergi için her ekip, okul dışında da çalışma yapacak.
İsterseniz şehirde ilham toplayabilirsiniz.
Sınıfta heyecanlı sesler yükseldi.
Profesör listeyi dağıttı.
— Han Nehri çevresindeki açık hava sergisine gitmenizi öneriyorum.
Ela listeyi okurken Min Jun sessizce konuştu.
— Bugün okul çıkışı gideceğiz.
Ela şaşkınlıkla baktı.
— Birlikte mi?
— Evet.
Hem proje için…
Hem de seni yalnız bırakmayacağım.
Ela bu cümleyi duyunca ne diyeceğini bilemedi.
İlk kez Min Jun, bunu bir görev gibi değil…
Kendi isteğiyle söylüyordu.
⸻
Ders bitiminde Soo Ah koridorda Min Jun’un önünü kesti.
— Seninle konuşabilir miyim?
Min Jun durmadı.
— Yoğunum.
— Beş dakika yeter.
Min Jun istemeden durdu.
Soo Ah derin bir nefes aldı.
— O kız yüzünden değişiyorsun.
— Bu seni ilgilendirmez.
— Çocukluğumuzdan beri yanındayım.
Hiçbir kıza böyle davranmadın.
Min Jun’un bakışları sertleşti.
— Çünkü hiçbir kız onun gibi değildi.
Bu söz ağzından çıkar çıkmaz ikisi de sessizleşti.
Soo Ah’ın gözleri doldu.
— Demek gerçekten…
Min Jun cümlesini tamamlamadı.
Arkasını dönüp yürüdü.
Koridorun köşesinde duran Ela ise konuşmanın son kısmını istemeden duymuştu.
Kalbi hızlandı.
“Benim gibi…”
Bu söz ne anlama geliyordu?
Tam o sırada telefonuna yeni bir bildirim düştü.
Bilinmeyen numara.
Bu kez sadece bir konum gönderilmişti.
Altında ise tek bir cümle vardı.
“Gerçeği öğrenmek istiyorsan bu akşam saat sekizde buraya yalnız gel.”
Ela’nın nefesi kesildi.
Mesajı kim göndermişti?
Ve daha da önemlisi…
Gitmeli miydi?