BÖLÜM 16 – Sessiz Mesafe
Ela, Min Jun’un arkasından uzun süre baktı.
Koridor kalabalıktı.
Öğrenciler birbirleriyle sohbet ediyor, dersliklere girip çıkıyordu.
Ama Ela için bütün sesler bir anda kaybolmuş gibiydi.
“Bana güvenme…”
“Ben karar veriyorum…”
Bu cümleler zihninde dönüp duruyordu.
Yuna koluna dokununca irkildi.
— Ela?
— Hı?
— İyi misin?
Ela sahte bir gülümseme takındı.
— İyiyim.
Yuna ona inanmadı.
— Min Jun’la mı ilgili?
Ela birkaç saniye sustu.
Sonra içini çekti.
— Bir anda değişti.
Daha dün benim iyi olup olmadığımı soruyordu.
Bugün ise yüzüme bile bakmıyor.
Yuna düşünceli bir şekilde başını salladı.
— Belki seni üzmemek için yapıyordur.
Ela kaşlarını çattı.
— İnsan sevdiğini… yani…
Sözünü yarıda kesti.
Yuna gülümseyerek ona baktı.
— “Sevdiğini” mi dedin?
Ela’nın yanakları kızardı.
— Hayır! Yanlış söyledim.
Yuna kahkaha attı.
— Daha çok başındayız ama sen bile farkında değilsin.
Ela hemen konuyu değiştirdi.
— Hadi derse geç kalacağız.
⸻
Aynı saatlerde…
Min Jun, üniversitenin çatısındaki boş terasa çıkmıştı.
Burası kimsenin gelmediği sessiz bir yerdi.
Elleri cebindeydi.
Şehrin manzarasına bakıyordu.
Arkasından kapı açıldı.
Ji Hoon…
— Seni bütün kampüs arıyor.
Min Jun cevap vermedi.
Ji Hoon yanına gelip korkuluğa yaslandı.
— Ela ağlayacak neredeyse.
Min Jun’un çenesi kasıldı.
— Ağlamaz.
— Sen nereden biliyorsun?
Sessizlik…
Ji Hoon arkadaşını dikkatle izledi.
— Neden onu kendinden uzaklaştırıyorsun?
Min Jun gözlerini kapattı.
— Çünkü annem durmayacak.
— Bunu biliyorum.
— Eğer Ela bana yaklaşırsa…
En çok zarar görecek kişi o olur.
Ji Hoon derin bir nefes aldı.
— Sen gerçekten ona âşık olmaya başlamışsın.
Min Jun sertçe başını çevirdi.
— Hayır.
— Bana yalan söyleme.
On beş yıldır arkadaşız.
Seni ilk kez bu kadar çaresiz görüyorum.
Min Jun hiçbir şey söylemedi.
Çünkü Ji Hoon haklıydı.
İlk kez…
Birini kaybetmekten korkuyordu.
⸻
Öğleden sonra…
Moda atölyesinde herkes kendi projesiyle ilgileniyordu.
Ela kumaşları keserken dikkati dağıldı.
Makas parmağını çizdi.
— Ah!
İnce bir kan çizgisi oluştu.
Tam peçete arayacaktı ki biri bileğini tuttu.
Min Jun…
Hiç konuşmadan masasındaki ilk yardım çantasını aldı.
Parmağına antiseptik sürdü.
Ela şaşkınlıkla onu izliyordu.
— Az önce benimle konuşmak bile istemiyordun.
Min Jun cevap vermedi.
Bandajı dikkatlice sardı.
Ela yavaşça elini çekti.
— Madem uzak durmamı istiyorsun…
Neden hâlâ bana yardım ediyorsun?
Min Jun derin bir nefes aldı.
İlk kez gözlerinin içine baktı.
— Çünkü…
Cümlesini tamamlayamadı.
Tam o anda Profesör Han’ın sesi duyuldu.
— Min Jun!
Sunum odasına gelir misin?
Min Jun hemen ayağa kalktı.
— Dinlen.
Sessizce uzaklaştı.
Ela arkasından bakarken içindeki sorular daha da büyüyordu.
⸻
Akşam…
Han Malikânesi.
Seo Jin, büyük salonda misafirleri karşılıyordu.
Park ailesi gelmişti.
Soo Ah zarif siyah bir elbiseyle içeri girdi.
Tam o sırada Min Jun merdivenlerden indi.
Annesi gülümseyerek konuştu.
— Hep birlikte yemek yiyeceğiz.
Soo Ah mutlu bir ifadeyle Min Jun’un yanına geçti.
— Uzun zamandır görüşemedik.
Min Jun sadece başını salladı.
Yemek boyunca neredeyse hiç konuşmadı.
Soo Ah birkaç kez sohbet açmaya çalıştı.
Başarılı olamadı.
Yemek bittikten sonra bahçeye çıktı.
Soo Ah peşinden geldi.
— Son zamanlarda çok değiştin.
Min Jun sessizdi.
— Bunun sebebi o Türk kızı mı?
Min Jun ilk kez sertçe ona döndü.
— Onun hakkında konuşma.
Soo Ah şaşırdı.
Çocukluğundan beri ilk kez Min Jun’un sesinde bu kadar keskin bir öfke duyuyordu.
— Demek doğruymuş…
Min Jun hiçbir şey söylemeden yürüyüp gitti.
Soo Ah olduğu yerde kaldı.
İçinde büyüyen kıskançlık artık inkâr edilemezdi.
⸻
Gece yarısı…
Ela, yurt odasında çizim yaparken telefonuna bilinmeyen bir numaradan yeni bir mesaj geldi.
Bu kez sadece bir fotoğraf vardı.
Fotoğrafta…
O gün atölyede Min Jun’un onun yarasını sararken çekilmiş bir kare bulunuyordu.
Altında ise tek cümle yazıyordu:
“Ona yaklaştıkça, kaybedeceğin ilk şey hayallerin olmayacak.”
Ela’nın elleri titremeye başladı.
Bu kez korkusu sadece kendisi için değildi.
Birisi…
Onları her an izliyordu.