Bölüm 1 – İlk Çarpışma
Seul…
Gökyüzü griydi.
İnce ince yağan yağmur, kampüsün taş yollarını parlatıyor, öğrenciler ellerinde kahveleriyle dersliklere yetişmeye çalışıyordu.
Ela Yılmaz, valizini güçlükle sürükleyerek kampüs kapısından içeri girdi.
“İşte burası…”
Hayalini kurduğu ülke…
Kore.
Moda Tasarımı bölümünü kazanmış, bursla Seul’ün en prestijli üniversitelerinden birine gelmişti.
Turuncuya çalan uzun dalgalı saçlarını omzunun arkasına attı. Büyük ela gözleri etrafı merakla inceliyordu.
“Yeni bir hayat…” diye düşündü.
“Kimse beni tanımıyor.”
Tam telefonundan kampüs haritasına bakarken biri omzuna sertçe çarptı.
Kitapları yere saçıldı.
— Ciddi misin ya?
Ela sinirle başını kaldırdı.
Karşısındaki çocuk en az 1.90 boyundaydı.
Siyah gömleğinin ilk düğmeleri açıktı.
Boynunun sol tarafından başlayıp köprücük kemiğine kadar uzanan siyah ejderha dövmesi ilk dikkat çeken şeydi.
Siyah saçları hafif dağınıktı.
Keskin çene hattı, soğuk bakışları ve kusursuz yüzüyle adeta bir dergi kapağından çıkmış gibiydi.
Etrafındaki öğrenciler bir anda sessizleşti.
— Min Jun…
— O geldi…
— Başkanın oğlu.
Ela onların ne dediğini anlamasa da çocuğun kendisine bakışından hoşlanmamıştı.
Min Jun yerdeki kitaplara baktı.
Sonra tekrar Ela’ya.
— Yolun ortasında duruyorsun.
Türkçe bilmiyordu.
İngilizce konuşmuştu.
Ela kaşını kaldırdı.
— Özür dileyeceğine beni suçluyorsun?
Min Jun ifadesizdi.
— Gerçeği söylüyorum.
Ela sinirle kitaplarını toplamaya başladı.
— Ne kadar kaba birisin.
Min Jun omuz silkti.
— Seni tanımıyorum.
— Ben de seni tanımak istemiyorum.
Çevredeki öğrenciler şok olmuştu.
Kimse Min Jun’a böyle cevap vermezdi.
Min Jun ilk defa biri tarafından umursanmıyordu.
Bu hoşuna gitmemişti.
Ela son kitabını da çantasına koyup yürümeye başladı.
Tam birkaç adım atmıştı ki…
Tekrar döndü.
— Bir de şu dövmene güvenip insanlara tepeden bakma.
Min Jun’un kaşları hafif çatıldı.
Ela arkasını dönüp uzaklaştı.
Min Jun uzun süre arkasından baktı.
Yanına en yakın arkadaşı Ji Hoon geldi.
— İlk defa biri seni tersledi.
Min Jun gözlerini Ela’dan ayırmadı.
— Umurumda değil.
Ji Hoon güldü.
— Yalan söyleme.
Min Jun cevap vermedi.
⸻
Ela yurda yerleştiğinde hâlâ sinirliydi.
O soğuk çocuk gözünün önünden gitmiyordu.
— Tam bir kibir abidesi…
O sırada oda arkadaşı içeri girdi.
— Sen yeni öğrencisin değil mi?
— Evet.
— Ben Yuna.
Kısa sürede sohbet etmeye başladılar.
Ela yaşadığı olayı anlattığında Yuna’nın yüzü bembeyaz oldu.
— Dur…
Sakın bana siyah gömlekli, boynunda ejderha dövmesi olan çocuktan bahsetme.
Ela başını salladı.
— Evet oydu.
Yuna derin bir nefes aldı.
— Mahvoldun.
— Neden?
— Çünkü o Min Jun.
Ela omuz silkti.
— Ee?
— Ee’si mi var?
Yuna şaşkınlıkla konuşmaya devam etti.
— Ailesi Kore’nin en zengin ailelerinden biri.
— Üniversitenin bağışçısı onlar.
— Herkes ondan çekinir.
— Kimse yüzüne karşı konuşamaz.
Ela kahkaha attı.
— Bana ne?
Yuna’nın ağzı açık kaldı.
— Sen gerçekten delisin.
⸻
Aynı saatlerde…
Min Jun siyah spor arabasını malikânelerinin önünde durdurdu.
Kapıyı açar açmaz babasının sert sesi duyuldu.
— Geç kaldın.
— Trafik vardı.
— Bahane istemiyorum.
Uzun yemek masasındaki herkes takım elbiseliydi.
Annesi bile sessizce oturuyordu.
Babası gözlüğünü çıkarıp oğluna baktı.
— Bu dönem şirket toplantılarına katılacaksın.
— Tamam.
— Ayrıca sana uygun bir nişan adayıyla tanışacaksın.
Min Jun’un yüzü değişmedi.
Ama içinden tek bir cümle geçti.
“Hayatım yine bana ait değil.”
Tam o sırada aklına kampüste kendisine bağıran turuncu saçlı kız geldi.
Büyük ela gözleri…
İnatçı bakışları…
İlk defa biri ona korkmadan meydan okumuştu.
İstemeden hafifçe gülümsedi.
Babası bunu fark etti.
— Neye gülüyorsun?
Min Jun ifadesini hemen düzeltti.
— Hiçbir şeye.
Ama o gece, uyumadan önce aklına gelen son kişi…
Turuncu saçlı Türk kızıydı.
Ve ikisi de henüz bilmiyordu…
Bu karşılaşma, hayatlarının en büyük savaşının başlangıcı olacaktı.


