Benim adım Umay Aras.Yirmi yaşındayım ve üniversite kütüphanesinde çalışıyorum. Hayattaki en büyük hobim? İnsanlardan çok kitaplarla konuşmak.Sabırlı biriyim derler ama bu, sadece roman karakterleri için geçerli. Gerçek insanlar sinir bozucu olabiliyor — özellikle biri sürekli kitaplarını geç getiriyorsa.
Kendimi tanıtacak olursam…Koyu kestane rengi, omuzlarımın biraz altına kadar inen saçlarım var. Genelde topuz yaparım, çünkü saçımla uğraşmak yerine kitap raflarını düzeltmek daha mantıklı.Gözlüğüm var, klasik kütüphaneci havası veriyor ama aslında sadece yakını göremiyorum.Tenim açık buğday, gözlerim kahverengi. İnsanlar ilk bakışta “sessiz” olduğumu düşünür ama kafamın içinde 7/24 yayın yapan bir talk show dönüyor.
Ve işte o talk show’un en çok bahsettiği konu: Gökalp Demir.Kütüphaneye neredeyse her hafta geliyor ama kitapları hep geç getiriyor.Benim için “gecikme” artık bir kelime değil, bir Gökalp alışkanlığı.
Gökalp… uzun boylu, düzgün giyimli, karizmatik ama fazla rahat bir tip.Kumral saçları ve yeşil gözleri var; öyle gözler ki insanı bir saniyeliğine düşünmeyi unutturuyor.
Bazen içimden geçiyor: “Nasıl bu kadar rahat ve aynı anda sinir bozucu olabilir?”Ve o gülümseme… Aman Tanrım, bu gülümseme tehlikeli. Kendi kafamın içinden gülümsemesiyle beni tuzağa düşürüyordu sanki.
Bugün yine sıradan bir gündü. Kahvemi aldım, saçlarımı topuz yaptım, gözlüğümü taktım — “disiplinli Umay” moduna geçtim.Rafları dizerken içimden kendi kendime konuşuyordum:
> Tamam Umay, sakın bu hafta sinirlenme. Belki zamanında getirmiştir.Ama ya getirmemişse? O zaman kahveyle kafa patlatırım kendime…
Tam bilgisayarı açacaktım ki kapıdan içeri girdi.
Elinde kahve, kulaklarında kulaklık, yüzünde o meşhur “evet yine geç getirdim” gülümsemesi.İç sesim hemen devreye girdi:
> Aman Tanrım, o gülümseme yine patladı. Kalp atışların sakin, Umay!
Masama yaklaştı.“Günaydın Umay Hanım,” dedi, kahvesinden bir yudum alarak.Ben soğukkanlı görünmeye çalıştım.“Kitaplarınızı sonunda hatırladınız mı, Gökalp Bey?”“Unutmadım ki,” dedi. “Sadece biraz… ayrı kalmak istedim.”“Kitaplardan mı?” dedim.“Hayır, sizden.”
Bir an beynim hata verdi.Bu ne biçim flört cümlesi ya, kitapların arasında bile rahat yok.
Ama belli etmedim, profesyonelliğimi korudum:“Bu hafta cezanız iki gün daha uzatıldı.”“Bir gün beni sırf kitapları zamanında getirdiğim için özleyeceksiniz,” dedi gülerek.
Ben içimden “o gün gelirse kendimi emekli ederim” dedim ama dışımdan sadece,“Hayal gücünüz güçlüymüş,” diyebildim.
Gökalp çıkarken ardında bıraktığı kahve kokusu burnuma karıştı.Ve her zamanki gibi, kendime kızarak gülümsedim.Çünkü o kapıdan her girişinde kalbim sanki bir sayfa çevriliyordu.
Rafları toparlarken içimden mırıldandım:
> Belki de hayat biraz geç gelmiş kitaplar kadar heyecanlı olmalı. Ama sonra sustum ve sessizliğe gömüldüm… kütüphanenin sessizliği, kalbimin hızlı atışını duymamı engellemiyordu.