Bazı anlar vardır ki, öylesine derin, öylesine dokunaklıdır… İnsanın belleğinde yalnızca yaşanmış olmalarıyla değil yaşanacak olma ihtimalleriyle bile iz bırakırlar. Duyuların ardında saklanan bir gölge gibi günün ortasında aniden belirip içini yoklayan seni bilmediğin bir zamana götüren o anlar… Henüz yaşanmamış ama çoktan hissedilmiş. İşte biz tam da böyle bir anın eşiğindeydik. Zaman ile hafızanın arasında sıkışmış, hatıraya dönüşmek için dakikaları sayan, bilinmeyene doğru yol alan bir zaman diliminde... Bir hatıranın içindeydik belki de ya da çok sonra, bir gün hatırlanmak için kendine şimdiden yer açan yeni bir geçmişin başında. Ve şimdi asfaltın üstünde süzülen bir aracın içinde. Asfalt yolda ilerlerken araba, başımı cama yatırdığımda manzaradan kayıp giden durgun Akdeniz dalgalarına bakıyordum. Dalgalar, güneşin şefkatli eğikliğiyle altına bulanmış, kayalıkların yosunlu bedeninde kıpırtısız bir uykuya yatmış gibiydi. Biz altı kişi, denizle kara arasına sıkışmış bir yolun kıyısında, içimizi baş döndüren çiçek kokularıyla dolduran rüzgârın peşinden sürüklenirken henüz farkında olmasak da bir belleğe kazınacak kadar derin bir anıya adım atıyorduk. Arabanın camından süzülen o anlık huzur, tıpkı bir rüyayı andıran sahneler gibi gözümün önünden geçerken, aklımda yalnızca tek bir şey vardı: Bu kaçış unutulmaz olacaktı. Yazın en sıcak günlerinden biriydi. Daha arabadan iner inmez güneş tenimizi kavuracak denizin tuzlu serinliği bacaklarımıza değecekti. Kışın ağırlığını, baharın sürüklediği tüm kırgınlıkları, yıl boyunca aldığımız kötü haberleri, yorgunlukları, susuşları ve içimize attığımız her şeyi bir kenara bırakmak için buradaydık. Küçücük bir arabaya sığmaya çalışırken neredeyse üst üste yığılmış altı kişi... Ben Derin. Yanımda çocukluğumdan beri tanıdığım, omzuma başını yaslayacak kadar yakın Aslı. Ve grubumuzun geri kalan vazgeçilmezleri Kutay, Arda, Emir ve Nil. Altı kişilik bir gruptuk görünüşte. Fakat Emir’in aramıza sonradan dâhil olması ve Nil’in eski sevgilisi olması, bu birlikteliği oldukça kırılgan bir hale getiriyordu. Gerçekten bu yolculuk nereye evrilip gidecekti acaba? Ön koltukta Aslı müziğin ritmine ayak uydururken, yanımda oturan Emir gözleri kapalı, başını koltuğa yaslamış sessizce oturuyordu. Arda direksiyonda; elleri, sanki direksiyonu değil de içindeki sabrı tutuyormuş gibi sıkı sıkıya sarılmıştı. Arda ve Aslı, grubun rahat yüzüydü. Biz arkadakiler ise dört kişi, kelimenin tam anlamıyla birbirimize geçmiş hâlde sıkışmıştık. Ama neyse ki ben cam kenarını kapmıştım; bu bile bir lütuf sayılırdı. Tek sıkıntım, yarım kalmış bir bacak. Yolun sonunda deniz vardı, belki biraz huzur. Tabii o da bu yolculuğu atlatabilirsek… Neyse ki son 10 dakikacık yolumuz kalmıştı zaten, dayanmak güç olsa da yakında huzura kavuşacaktık. Arabanın içi bir anlığına bile olsa huzurla doluydu; kulaklıklar takılmış, müzik yankılanıyor, dışarıdan esen rüzgâr saçlarıma dolanıyordu. Derin bir nefes alıp camı aralayarak elimi dışarı uzattım, yüzüme çarpan iyot kokusunu içime çektim ama tam o anda omzuma gelen bir darbe tüm bu anı yerle bir etmişti. Başımı çevirirken Nil’in sesi, bastırılmış bir öfkeyle yankılandı arabada. “Çek şu bacağını be! Yayılmışsın leylek gibi, sanki yer var da…” “Ben normal oturuyorum Nil, bu arabaya dört kişi sığmak senin fikrindi, hatırlatırım,” dedi Emir, sesi kontrollü ama içinde ince bir öfke kıvılcımlanıyordu. Nil, gözlerini devirdi. “Ben niye burada oturuyorum zaten? Yanımda kim var bak! Arka camı bile göremiyorum. Senin suratına mahkûm kaldım.” Kutay, cam kenarında sessizce manzarayı izliyordu. Kulaklıklarını çıkarmamıştı bile. Dışarıya odaklanmış, içindeki her şeyi bastıran bir sükûnetle oturuyordu. Sessizliği âdeta kendine zırh yapmıştı. “Nil,” dedi Emir. Adını söylerken sesinde yılların birikimi vardı. “Her seferinde bir sorun bulmayı başarıyorsun, gerçekten tebrikler. Oturma planını sen yaptın. Yanında kim olacağına da sen karar verdin.” Nil başını çevirdi, gözlerinde ince bir alay parıltısı vardı. “Ben sadece iyi geçinelim istedim. Yani birkaç saatlik yol bu. Ama seninle iyi geçinmeye çalışmak bile başlı başına bir sabır testi. Zamanında nasıl katlanabilmişim sana?” “Eskiden de bu kadar inatçıydın,” dedi Emir, sesindeki sabır çizgisinin kırılmak üzere olduğunu belli edercesine. “Ve hâlâ... Her şey senin istediğin gibi olsun istiyorsun, değil mi?” Nil hızla arkasına yaslanarak kollarını göğsünde kavuşturdu. Ama bakışları hâlâ Emir’in üzerindeydi. Göz ucundaki o titreşim, sözlerden çok daha fazlasını söylüyordu. Camdan gözlerimi ayıramadım. Onların arasında geçen bu soğuk savaşın yankıları içimde bir yerlerde çarpışıyordu. Bu yolculuk… Sanırım tahmin ettiğim kadar huzurlu, romantik ya da hatırlanmak istenecek kadar dingin geçmeyecekti. Arda, ön koltuktan kafasını hafifçe çevirdi, sesi sertti. “Yeter be! En fazla on dakikalık yol. Birbirinizi boğmadan geçirebilirsek mükemmel olur.” Nil hâlâ durmamıştı. Gözlerini kapatsa da içindeki diken konuşmaya devam ediyordu. “On dakikalık yolmuş. Yanıma onu oturtup bir de sabır dersi veriyorsunuz ya… Harika! Neyse, ben bu yol bitene kadar uyuyorum. Uyanırsam yine kavga ederiz çünkü.” “Sanki saatler sürecek de!” diye söylendi Emir, Nil’in hemen arkasından. Nil gözleri kapalı bir şekilde homurdandı. “Sana ne?” Sonrasında arabanın içinde keskin bir sessizlik oldu. Sadece dışarıdaki rüzgârın uğultusu, motorun tekdüze hırıltısı ve uzaktan gelen dalga seslerinin hayaleti yankılanıyordu kulaklarımızda. Fakat o sessizlik bile, geçici bir huzurdan fazlası değildi. Çünkü içimizdeki fırtınalar, kamp alanına bizden çok önce varmıştı. Henüz söylememiş olabilirim ama bu yolculuğun sonu, bir kamp alanına çıkıyordu. Ve bu yaz, beklediğimizden çok daha fazlasını getirecekti bize, bunu da az önce bu kavgayla tescillemiş olmuştuk. Sessizlik, dalgaların kıyıya çarpan ritmine karıştı. Kimse konuşmuyordu artık; sanki içimizdeki fırtınaların ardından gelen bu boşluk, bizi yavaş yavaş varacağımız yere hazırlıyordu. Ve nihayet, arabamız çam kokularıyla sarılı dar bir patikadan kıvrılarak, kamp alanına ulaşmıştı. Vardığımızda güneş, ufuk çizgisine neredeyse dokunmak üzereydi; gökyüzü, morla kırmızının birbirine karıştığı o sihirli anı yaşıyor, çam ağaçlarının gölgeleri uzun, ürpertici parmaklar gibi toprağa düşüyordu. Arda arabayı eğimli yola ustalıkla park ettiğinde, hepimiz bir an durduk; yolun, şehirle aramıza ördüğü duvar sanki somut bir sessizlikle birlikte çökmüştü üzerimize. Ne bir telefon çekiyordu burada ne de dünyadan bir haber ulaşıyordu kulağımıza. Sadece rüzgârın, yaprakların arasında gezen yorgun bir hikâyeci gibi mırıldandığı uğultu ve denizden gelen tuzlu esintinin geçmişi hatırlatan kokusu vardı. Sonra bütün çantalarımızı ortada toplayarak birleştirdik. Burası gerçek bir kamp alanıydı. Ateş yakmamız için hazırlanmış taşlık bir alan, piknik bankları, ağaçla çevrili düzlük bir alan. Şimdiyse de çadırlarımızı kuracak ardındansa biraz dinlenip kamp ateşini yakacaktık. Belki ondan önce bir havuz keyfi yapardık kim bilir? Toprak nemliydi hâlâ ama mis gibi çam ve toprak kokusuyla doluydu hava, içine çekildikçe bir anda bütün şehir karmaşası unutuluyordu; bir nevi doğanın sessiz ve yalın kucağındaydık. Önceliğimiz çadırlarımızı kurmaktı. Çadırı açarken bir şeyler yanlış gidiyor gibiydi ama neyin yanlış gittiğini tam olarak kestiremiyordum. Aslı’yla birbirimize bakıp gülümsedik; bu gülüşme iki beceriksizin birbirine sözsüz selamıydı. Kumaşın neresi tavan, neresi zemin, hangi çubuk nereye takılıyor hiçbir fikrimiz yoktu ama yine de denemişti. İşler hiç de göründüğü kadar berrak gitmemişti. Çubuğu ters takınca kumaş gerilmek yerine buruş buruş oldu, Aslı kahkaha attı ve bense sadece göz devirmiştim. Bu iş bir bizi mi böyle uğraştırmıştı? Bakışlarım etrafta gezindi. Arda ve Kutay kendi çadırlarını rüzgârı duymuşçasına çabuk ve seri bir şekilde kurmuşlardı. Hatta çadır kendi kendini kurdu sanırsın. Bense hâlâ elimde plastik çubuklarla doğaya savaş açmış gibiydim. Sonra bakışlarımı Nil’e kaydırdım. Tek başına kuruyordu kendi çadırını, sessiz ve kararlıydı. Tam bir mücadele içindeydi. Emir uzaktan onu izliyordu. Bir, iki, üç derken beşinci kez dönüp Nil’e baktığını gördüm. Ve o an... evet, tahmin ettiğim gibi olmuştu. Kendi çadırını çoktan kurmuş olan Emir, omuzlarındaki rahatlıkla Nil’e yaklaşmıştı. “O öyle olmuyor,” dedi, sesi ipeksi ama altı buz gibiydi. Nil başını kaldırmadan “Karışma,” dedi, kısa ve netti sesi. “Yapamıyorsun,” diye ısrar etti Emir. Çadırın demirine uzanırken. Nil bir anda ayağa fırladı. “Senin yardımına ihtiyacım yok!” diye bağırdığında aralarındaki sorun bir kez daha patla vermişti. Emir geri adım atmadı. “Sadece yanlış yaptığını söylüyorum. Her şeye bu kadar alınganlık…” Ama Emir sözlerini bitirme fırsatı bile bulamadan Nil onun sözünü yarıda keserek çemkirircesine bağırmıştı yüzüne karşı. “Alıngan değilim!” “Ve bunu bağırarak mı kanıtlamaya çalışıyorsun?” diye sordu Emir gözlerini devirircesine. Tek maksadı aralarındaki buzları eritmek iken resmen aralarına daha kalın kütleler örmekteydiler. Aralarında çıkan bu sözlü kavga, çadırların arasındaki düzlüğe yankılanırken çadırla boğuşan ellerimiz durdu bir an. Bütün dikkatler o an için sadece bu ikiliye odaklanmıştı. Birbirlerine meydan okur gibi bakıyorlardı; Nil’in gözlerinde o tanıdık öfke parlıyordu, Emir’in gözleri ise meydan okumanın sessizliğini taşıyordu. Neyse ki Arda lafa karıştı: “Tamam tamam, herkes derin bir nefes alsın. Buraya kafa dinlemeye geldik, kavga etmeye değil.” Nil burnundan soluyarak arkasını döndü. Emir çadırına geri döndü ama kafasında hâlâ konuşamadığı kelimeler dolanıyor gibiydi. Ufak münakaşa sonrası işlere geri döndüğümüzde hala çadırı çözmeye çalışıyorduk Aslı’yla. Biz böyle cebelleşirken en sonunda Kutay gelmişti, başını iki yana sallayarak “Yardım lazım mı?” diye sordu. Arkasından da Arda gelmişti, her zamanki gibi sakin ama alaycı gülümsemesiyle. “Lazım lazım, belli!” diyerek sırıtırken çoktan bir direği tutmuştu bile. Kutay da aynı şekilde uzanıp elimde tuttuğum kısmı elimden aldığında Aslı’yla bir adım geriye çekildik. O an bizim ‘yapabiliriz yaa belki’ enerjimiz çat diye düşmüştü yere. “İzleyin de öğrenin,” dedi Arda aynı bilmişliğiyle. Kutay da hemen arkasından uzanarak elimdeki parçayı aldı. Eli elimin üstüne denk gelmişti bir anlığına. Öyle inceydi ki… Bir saniye içinde elimizi çekip gülümsedik. Sonra göz göze geldik. “Bir daha göstermeyiz ona göre.” Dedi Kutay. Gülümsemesi hafiflemişti. O an Aslı yanımda burnundan soluyarak Arda’ya döndü. “Sen de kendini çadır gurusu sandın!” Arda onun sözlerine karşılık kahkahayı basıvermişti “Ben sadece işi bilenim.”. “Çok bilmişin tekisin asıl,” dedi Aslı. Hafifçe kolunu dürttü ama yüzünde öfke yoktu. Hani bazen sırf gıcıklığına laf edersin ama aslında içinde kahkaha saklıdır ya, işte öyleydi. Arda, onun o tatlı sinirlenişini izlerken gözlerinin içi gülüyordu. Aralarında kurdukları o küçük dil, o tatlı triplerin içinde gizliydi. Çadırın bir kısmı yükselmişti artık. Kutay diz çökmüş bir şeyleri bağlıyor, Arda üst kısımları ayarlıyordu. Bizse ellerimiz boş kalmış, onları izliyorduk. Aslı bir ara dirseğiyle beni dürttü, gözünü Kutay’a kaydırdı. “Bak, ustalık başka bir şeymiş,” dedi. “İki saat daha uğraşsak biz de yapardık ama işte zamanımız kısa,” dedim gülerek. Ama sesimde o hafif bir kıpırdanma vardı. O sırada gözüm Nil’e kaydı. Çadırını çoktan salmış, bir sandalye çekip oturmuştu. Ayaklarını uzatmış kollarını göğsünde bağlamıştı. Suratı öyle bir şekle bürünmüştü ki, “Hayat çok saçma” deseydi kimse şaşırmazdı. Emir onun çadırını tek başına kuruyordu şimdi. Belli ki tartışmadan sonra söylene söylene ama isteyerek... ya da inatla. Birbirlerine bakmıyorlardı ama o görünmez ip hâlâ aralarındaydı. Emir çubuğu sertçe takıyor, ipi gergince bağlıyordu. Sanki çadıra değil de içindeki öfkeye şekil veriyordu. Nil ise sabit, ifadesiz ama bence içinden ona on tane laf sıralıyordu. O gerginlik tıpkı yere düşen metal gibi, her an ses çıkarabilirdi. Sonunda herkesin çadırı tamamlanmıştı. Uçları bağlı, fermuarları çekilmiş, içleri düzenlenmişti. Hepimiz Nil gibi bir sandalye açıp oturduk. Sırtımda hâlâ çabanın ağırlığı, ellerimde tozun serinliği vardı. Kutay yanıma gelip sandalyeyi biraz yana çekti, “Yani fena değildiniz.” “Sen gelmeseydin biz hâlâ kumaşı ters takıyorduk,” dedim. “Ama günün sonunda kesin bu iş bizdeydi.” Güldü. “Eminim öyledir,” dedi sonrasında. “Hatta bence…” diye de devam etti. “Bir sonrakini sen kur da ben izleyeyim.” “Anlaştık,” dedim gülümseyerek. Bu esnada Aslı, Arda’nın sandalyenin kolunu dürtmesiyle yeniden atışmaya başlamıştı. “Bir rahat dur ya.” “Duruyorum ya. Daha ne yapmamı istiyorsun Aslı?” Kahkahalar yükseldi, biz sonunda gerçekten kamp moduna girmiştik. Grubumuzdaki iki kişi harici: Nil ve Emir. Çünkü onlar bambaşka bir prensip meselesiydi. Bakışlarım onlara kaydığında Nil hâlâ aynı sandalyedeydi. Ayaklarını dizlerinden büküp üzerine çekmiş, kollarını dizlerine dayamıştı. Gözleri Emire doğru kaykılmış ama ağzı tek kelime etmiyordu. Emir ise başını hafifçe yana eğip ona dönmüştü. “Bir teşekkür etmeyi de bil artık, Nil,” dedi. Sesi sakin ama lafın altı kazılıydı. Nil kaşlarını kaldırdı. “Teşekkür mü? Ben zaten yapıyordum sen maydanoz oldun bana, senden yardım isteyen mi oldu?” “Sen beceremeyince yaptım ama buna bile uyduracak iki kalıp lafın var,” dedi Emir. Nil bir kahkaha attı, ama içinde neşe değil iğneleyicilik vardı. “Aynı çadırı biz geçen yaz beraber kurmadık mı? Şimdi mi beceremiyorum oldum?” Nil’in sesi hem öfkeliydi hem de kırgın; ikisi arasında bir yerdeydi. Emir dudaklarını sıktı ve gözlerini devirdi. Sonra başını hafifçe yan çevirdi, sesindeki sabır çizgisi çoktan silinmişti. “Senin de dediğin gibi… Gördüğün üzere bu yazdayız ve geçen yaz da adı üstünde geçmişte kalmış! Anlaşılan bu konuda fazla beceriksizleşmişsin.” O an içimde bir şey çekildi sanki. Nil’in gözleri bir anlık büyüdü. Bir şey söyleyecekmiş gibi olsa da susmuştu. Yavaşça kalktı yerinden. Bir şey devrilmedi ama içimizde bir şey çatırdamıştı. Ardından arkasını döndü. Aslı hemen seslendi: “Nil! Nereye?” Ama o cevap verme tenezzülü göstermeyerek bizden uzaklaşmayı tercih etmişti. Yalnızca yürüdü. Ayaklarının altındaki kuru çam iğneleri çıtırdadı, gövdesi geriye bile bakmadan ağaçların arasına karıştı. Emir arkasından bir süre sessizce baktı ardından da omuzlarını silkerek kollarını göğsünde bağlayıp tekrar önüne döndü. “Soğuk havaya giremez ama soğuk davranışlara girmekte üstüne yok. İyi, gidersen git. Her zamanki gibi kaçan taraf olabilirsin.” Kimse cevap vermedi. Aslı sinirle yerinden doğruldu ama Arda kolunu tuttu, “Dur,” dedi sessizce. Sessizlik, bir süreliğine kamp alanına oturmuştu. Kimse far etmemişti belki ama ben fark etmiştim. Emir… Bu cümleyi bile arkasından kurarken aslında Nil’i ne kadar iyi tanıdığını belli ediyordu. Ama o Nil’i ne kadar tanıyor olursa olsun bazı şeyler her şeye rağmen gerçekleşiyordu. Sessiz bir ortamda yankılanan tek şey şu an için sadece homurtular ve kalkıp inen nefes sesleriydi. Kimse ortamdaki sessizliği bozmuyordu belki ama hepimizin içinde aynı sorular yükseliyordu: “Bu kamp ve bu yolculuk nereye evrilecekti?” Her yer çam ağaçlarının gölgesinde, hava ılık, tepemizde kırık kırık güneş süzmesi... Ve artık sadece bir soru vardı: Deniz mi? Ateş mi? Dinginleşmek ve toparlayabilmek umuduyla… Kutay hemen yanımda dizleri hafifçe bana dönük ellerinde küçük çakıl taşlarını parmaklarının ucunda çevirerek otururken bir süreliğine göz göze geldik. Çok uzun bir an gibi gelmişti ama o an bana. Oysa zaman, sadece birkaç saniyeydi belki. Ama o birkaç saniyede bazı şeyler çözüldü sanki içimde. Geçen seneki yaz kampında olduğu gibi... Bir şey başlamış gibi ama başlamamıştı. Yarım kalan ne olduğunu tam tanımlayamadığın ama hem tanımlamak hem de tamamlamak istediğin bir ihtiyaç gibiydi. Bakışlarını benden kaçırmadı ama bir adım da atmamıştı. Ve o sırada, çamların arasında yankılanan Arda'nın sesiyle irkildik: “Toplantı vakti! Oylama yapıyoruz!” Aslı’nın sesi hemen ardından geldi: “Deniz mi, kamp ateşi mi?” Herkes yeniden bir çember oluşturmuştu. Emir hâlâ oturduğu yerdeydi, gözlerini ağaçlara dikmişti. Nil ortalarda yoktu ama zaten kimse o an bunu yüksek sesle dile getirmeye hazır değildi. Aslı avuçlarını birleştirip, heyecanla araya girdi: “Ben deniz diyorum! Ateş zaten yapılacak. Ama şu an suya girmezsek içim şişecek!” Arda gözlerini devirdi ama gülümsedi. “Ateş diyorum. Ayaklarımızın dibinde ateş, üstümüzde yıldızlar. Daha ne olsun?” Kutay yanıma yaklaşıp dirseğiyle bana hafifçe dokundu. “Deniz diyelim. Ateş hep var ama bu ışık bir daha böyle denk gelmeyebilir.” Gözlerinin içine baktım. Gülümsedim. O an sonuç çoktan yazılmıştı. Güneş batmadan önce suyun içinde biraz serinlik, belki biraz kahkaha, belki birkaç bakış... Geceyse... İşte o zaman, yıldızlar kadar açık, alevler kadar dürüst olacaktık. ༶⌑┈┈┈┈⛺┈┈┈┈⌑༶ Deniz keyfi için eşyaları toparlarken içim kıpır kıpırdı. Belki güneşin artık eğik açıyla vurmasındandı, belki de denizin çağrısının, bedenimizde bir serinlik ihtiyacına dönmesindendi. Kampın ilk stresi, çadır karmaşası, tartışmalar, alınganlıklar… Hepsi rüzgârla taşınmış gibiydi. Geriye, sadece anın içinde kaybolmak kalmıştı. Kutay, büyük örtüyü sırtına atmış, diğer omzunda da buz dolu küçük soğutucuyu taşıyordu. Arda, kamp sandalyelerini üst üste koymuştu. Aslı ise çantasını çapraz takmış, elinde kendi termosunu taşıyordu. Ben de havlular, güneş kremi, birkaç paketli atıştırmalık ve mayoları dolu dolu bir sırt çantasına sığdırmaya çalışıyordum. “O çantanın fermuarı patlayacak,” dedi Kutay arkamdan, sesi hafifçe gülüyordu. “Umarım patlamaz. Çünkü bu çanta patlarsa ben de patlarım,” diye mırıldandım, çantanın fermuarıyla boğuşarak. Kutay bu sırada bir adım atarak hafifçe yaklaştı ve çantayı elimden aldı. Parmakları fermuarı dikkatlice kapatırken bakışları bir an gözlerime kaydı. Gülümsemedim. O da gülümsememişti ve sonrasında gözleri omzumun arkasındaki bir noktaya odaklandı. “Düzgün taşı şu sepeti Emir, içinde yiyeceklerimiz var!” Başımı çevirerek arkamı döndüğümde Emir piknik sepetini rastgele bir şekilde içindekileri çorba edercesine sallaya sallaya yanımıza doğru geliyordu. Kutay’dan aldığı ikaz sonrası sarsıntıyı en aza indirgeyerek daha dikkatli bir şekilde yanımıza vardığında hep birlikte yavaşça yola koyulmuştuk. İstikamet yokuşun altındaki koydu. Patikaya doğru ilk adımımızı attığımızda Arda önde, bir yandan “Çabuk olun, güneş kaçıyor!” diye sesleniyor, Aslı’yla gülüşüyorlardı. Aralarındaki o sözlü takılma hâli, insanı hem güldüren hem de kıskandıran türdendi. Her şeyleri ortadaydı. Aslı bağırıyor gibi yapıyor ama içten içe gülüyordu. Arda ise onunla dalga geçmeye her an hazır bir tondaydı. Ben geride kaldım biraz, Kutay’la. Ayaklarımız altındaki taşlı toprak rampaya doğru dökülen kuru yapraklarla kaplıydı; hafif kaygan, bastığında ses çıkaran türden. Dikkatli adımlarla inerken bir anda dengesiz bir adım atmış ve hafifçe sendelemiştim. “Yavaş,” dedi Kutay. Eliyle bileğimi kavrayarak tutmuştu beni sendeleyişimin hemen ardından. Sıcak, nazik ama en önemlisi de refleks eseri doğal bir temastı bu. “Tamam,” dedim sakince adımımı daha temkinli atarken. “Yine de dikkat et. Bu yokuş hain. Bir anlık dengesizlikte kayar gidersin,” dedi kolumu bırakmadan. Sırıtmıştım. “Yokuş mu hain?” diye sordum ardından. Kutay da gülmüştü bu sözüne. “Senin gibi dikkatsiz biri için evet. Yokuş bile seni yere sermek istiyor olabilir.” Kaşlarımı çattım, çaktırmadan. “Yani sorun bende diyorsun?” “Ben bir şey demedim. Sen öyle hissettiysen…” Sözünü uzatmadı, ama o yarım kalan cümle, içimi gıdıklayan bir şey gibi dolandı etrafımda. Yokuşun sonuna yaklaşmıştık artık adımlarımız da yavaşlamıştı. Belki de biraz daha konuşma bahanesiydi bu. Belki de yürüyüş değil, yan yana kalma arzusu ağır basıyordu. Rüzgâr saçlarımın arasında dolaşıyordu. İnce bir yaprak omzuma düştüğünde Kutay başını hafifçe eğdi.
.