İçeriğe geç

Sessizlik

Bölüm 1 · 8 dk okuma

Sessizlik

Bölüm 1

Sesin Çaresizliği

Kapalı gözlerimin ardında hiçbir şey olmuyor. Hiçbir ses yok. Sanki bir boşluğun içine hapsolmuşum gibi hissediyorum. Sessiz, hiçlikten ibaret bir boşluk. Aklıma boşlukta yayılmayan sesin çaresizliği geliyor anlık. Neden bunları düşünüyorum onun hakkında bile zerrece bilgim yok. Kendimi rahatlatmaya çalışıyor olabilirim. Belki de sadece akışına bırakıyorum.

Gözlerim usulca yerini aydınlık- burada duruyor iç sesim. Burası aydınlık olmaktan fazla uzaktı. Çok uzaktan, sanki hafif açılmış bir pencereden gibi, gelen bir ışık vardı sadece. Onun ışığı da aydınlatma için fazla yetersizdi.

Sırtımı yattığım yerde dikleştirdim. Ani bir sancı girdi karnıma bunu yapınca. Sancının kaynağını bulmak için üzerimdeki hastane önlüğüne benzeyen şeyi sıyırdığımda karanlıktan olsa gerek hiçbir şey göremedim. İyi tarafından bakarsak sargı bezi yoktu.

Acıyı görmezden gelmeye çalışarak ayaklandım. İlk denememde neredeyse yeri boyluyordum ki yatağa tutundum. Fazla ses. Dişlerimi sıktım endişeyle. Kulaklarıma hafif bir ağrı ulaşmıştı ne kadar sıktıysam.

Birkaç saniye bekledim ama yaptığım hatayı duyup beni durdurmaya gelen olmadı. Sıktığım elimi gevşettim, aynı zamanda dişlerimdeki baskıyı da azalttım. Kulağım da rahatladı böylece.

Bu kez sessiz olmayı deneyerek yatağa tutundum. Küçük adımlarla odayı keşfe çıktım. Gereksiz bir rahatlık vardı sanki üzerimde ama biraz daha düşününce bunun rahatlık değil de bir kabulleniş olduğunu fark ettim. Nasıl olduğunu bilmesem de kalbim ve aklım buradan çıkışın olmadığını biliyordu. O yüzden elindekilerden faydalanıyordu sadece.

Adımlarım başka bir yatağın önünde durdu. Benim yaşlarımda zayıf bir kadın yatıyordu yatakta. Ölümle derin bir kavgası var gibi bembeyazdı vücudu. Dudaklarındaki morluklar onun savaşının pek de iyi geçmediğini gösteriyordu. Elim uzun bakır saçlarına gitti. Nedensizce dokundu ve anında ürperdi.

Bir elektrik hattına dokunmuş gibi çektim elimi. Ne olduğunu bilmeden yataktan uzaklaştım. Onu tanıyordum. Geçmişimde bir yerlere adını kazımıştı ama sorun şuydu ki ben geçmişimi hatırlamayı bırakalı birkaç dakika oluyordu. Hafızamda uyandığımdan ötesi yoktu. Ve bunu da şimdi fark etmek ayrı bir gariplikti.

"Kahretsin," diye fısıldayıp kafamı iki elimin arasına aldım ama hafızamdan bana bir yanıt gelmedi. Bomboş bir duvara bakar gibi baktım sanki ona. Çünkü orada benden kalan hiçbir şey yoktu şimdi.

Öfkeyle ellerimi serbest bıraktım ve dönüp tekrar baktım kadına. Vücudundan çıkan onlarca kablonun altında ölümü göğüslüyordu.

Onu şuracıkta öldürmeliydim. Daha fazla acı çekmesine gerek yoktu ama az önce boş duvara benzettiğim kafama kalbim kenet vurmuş bana bağıra bağıra bu kadını öldüremeyeceğimi söylüyordu.

Onu yaşatamazdım da.

Ellerim bu kez yumruk şeklini alırken gezmeyi bırakıp çıkacak bir kapı aradım çaresizce. Hala üzerimde bir kabullenmişlik vardı ama çok küçük bir ışık huzmesi bana gitmemi söylüyordu.

Karanlıkta nesneleri yoklaya yoklaya bir kapı kolu buldum. Kitli olmalı diye düşünürken kapıyı açarken buldum kendimi. Kilit yoktu. Neden kilit yoktu?

Sessizce açtığım kapıdan bir ruh gibi süzülüp çıktım. Daha çıkar çıkmaz fark ettim karanlığın daha da arttığını.

Garip bir şekilde karanlık tüm enerjimi sömürüyor, bana sade bir ümitsizlik ve isteksizlik bırakıyordu. Öyle ki bir süre sonra yürümeyi kesip her şeyden vazgeçmeyi bile düşündüm. Bu labirentin bir çıkışı yoktu. Bu labirentin bir umudu yoktu.

Elim duvardan destek aldığında düşer gibi oldum. İçimde hiçbir his kalmamıştı. Sessizce oturdum yerime. Boğazıma oturmuş sert bir şeyler vardı ki ne olduğunu anlamak zor değildi. Sertçe kapattım gözlerimi. Def ettiğim ağrı tekrar konuk oldu bedenime.

Parmak uçlarımın etleri ile oynarken tanıdık bir acı belirdi. Kanayan parmağıma baktım usulca. Akan kanın verdiği hisse odaklandım kısa süreliğine. Geçmişten izler taşıyan diğer parmaklarıma baktım. Her birinde onlarca iz, onlarca yara vardı. Bu ilk değildi. Bu son da olmayacaktı. Oturmanın, nazlanmanın anlamı yoktu.

Duvardan tekrar destek alıp kalktım. Karnımdaki anlamsız acı tekrar yerini alırken bu kez canım eskisi kadar yanmıyordu. Yürümeye devam edip kafamda bana bunu kesmemi söyleyen sesi kestim.

Düz devam ettiğim koridor ikiye ayrıldığında adımlarım durdu. Kaşlarım endişe ile çatıldı. Tekrar parmaklarımla oynamaya başladım. Gizlice takip edebileceğim biri dahi yoktu ortalıkta. Gereğinden fazla sessiz bir yere hapsedilmiş olmalıyım.

Daha fazla ortalık yerde kalmayıp sağı seçtim. İllaki bir tabela çıkardı önüme. Çıkış yazan ilk tabelayı takip eder ve kurtulurdum bu karanlığın tohumundan.

Yürüdüm.

Yürüdüm.

Değil çıkış tabelası tuvalet gibi önemli bir ihtiyacı karşılayan yeri işaret eden bir tabela bile bulamadım. Ve garip olan şuydu ki onca koridor yürümeme rağmen çıktığım odadan başka hiçbir oda görünmemişti gözüme. Haklı olmalıydım. Burası gerçek bir labirentti.

Geldiğim çıkışları aklıma not etmeye çalıştım. Ama odaklanmak çok zordu.

Son bir dönemeci daha döndüğümde kalbim tekledi. Bir oda daha vardı. Onlarca yer sonrasında bir oda daha bulmuştum sonunda.

Adımlarım hızlandı ama sonra yavaşladı. Acaba, acaba kendi odama tekrar dönmüş olabilir miydim?

Yaklaştıkça bu korkumun gereksiz olduğunun farkına vardım. Çünkü bu odanın koruması bizim odaya göre oldukça donanımlıydı. O kapının kilitli olduğuna dair her türlü yemini edebilirdim.

Ümitsizlik tekrar içimde yer edinmeye başladı. O kapıyı ardında ne olduğunu bilmeme rağmen açmak istiyordum. Ama hayır.

O kapıyı açamadığım için açmak istiyordum. Eğer açık olsaydı korkudan içeri giremeyeceğimi hissediyordum.

Yürümeye devam ettim. Kapı ardımda kalıyordu artık. Dönüp bakıp durmadan edemiyordum. İçimden derin bir merak seli daha büyük bir denize dökülüyordu sanki.

Başka bir yola girdiğimde kapı görünmez olmuştu artık. Bilmediğim yollara sapmaya devam ediyordum yine. Farkındaydım artık yavaştan. Kayboluyordum.

Başımı dikleştirdim içimdeki sese inat. Adımlarımı hızlandırdım. Birkaç dakikanın içinde onlarca duyguyu yaşar hale gelmiştim. Kafam allak bullaktı.

Onlarca yolu aşıp hızımı kesmediğimde bir kavşak daha döndüm ve kalbim anlık olarak atmayı bıraktı.

Dönüp dolaşıp aynı noktaya gelmiştim. Uzun kapılı, fazlaca korunmalı bu kapı önümde içine davet eder gibi bekliyordu. Ayağım benden izinsiz bir adım attığında durdurdum onu. Bu kadar güvenlikli bir yere tek bir adım dahi atsam başıma tünerlerdi. Ayrıca içeri girmek için kilidi aşmak gerekiyordu. Ve bu anladığım kadarıyla biyolojik bir kilitti.

Adımımı geri çektim ama içimden bir diğer ses bana burada kimsenin olmadığını söylüyordu. "Kahretsin." Bu gün iki cümle kurmuştum ve ikisi de birbirinin aynısıydı.

Sisteme bir göz attığımda az önce kanattığım elimin kaşınmaya başladığını hissettim. Hüküm veremediğim bir şekilde kaşınmaya başlamıştı hem de. Kafamı yana eğdim ama artık çok geçti. Mekanizmanın kapağını açmıştım bile.

Kabloların girişlerini inceledim bir süre. Sonra sırasıyla hepsini çıkarıp yerlerini değiştirdim. Kapağı geri kapattığımda giriş ekranı belirdi. Açılan klavyeyle birkaç işlem yaptıktan sonra sistemi yeniden çalıştırdım. Uyarı gitmeyecekti çünkü bu rutin yapılan bir işti. Gitse bile pek sorun çıkmazdı.

Beynin öğrenen bir kısmı vardı ama bir de alışkanlıkları aklına kazıyan başka bir kısmı vardı. Neresinin zarar gördüğü çok açıktı.

İçeri girdiğimde sanki gözlerim siyah bir bezle örtülmüş gibi oldu. Kafamı son kez dışarı uzattığımda fark ettim de koridorun bu odaya gelen kısımlarında ayrı bir kararma söz konusuydu. Sanki bilerek aydınlatmayı kısıyorlardı. İyi ama neden?

Dışarıya son kez bakıp kapıyı kapattım. O da kapanmayı bekliyor gibi kilitlendi hızla. Kısa bir korkudan sonra sistemi yeniden kurabileceğimi düşünüp odaya yöneldim. Elbette ki hiçbir şey görünmüyordu. Sadece belli başlı karartılar vardı. Yatağın üzerinde yatmakta olan insan gibi.

O tarafa doğru döndüğümde gözlerim karanlığa alışmıştı artık. Yatan kişinin bir adam olduğunu seçebiliyordum. Daha sonra kollarının bağlı olduğu halatı seçtim. Sadece kolları değil ayakları da yanı şekilde bağlanmış yatağa mahkûm edilmişti.

Düzenli şekilde kalkıp inen göğsü derin bir uykuda olduğunu gösteriyordu. Yüzüne dair hiçbir şey anlaşılmıyordu. Ama onun da bizden biri olduğu kesindi. Elim halata gitti o yüzden.

Bana ait olmayan eller ellerime kapandığında çığlık atacaktım ki kısık bir inleme tarzı bir şey duydum. Hem o ses hem ellerimdeki baskı hem de yakalanma korkusu sesimi kesti. Göğsüm onlarca merdiveni çıkmış gibi inip kalkıyordu. Vücudum birden bire halsiz düştü ve kendimi yere bıraktım.

Elimi ağzıma kapatıp öksürmeye başladım. Ellerimi bırakmıştı. Ama ses hala devam ediyordu. Kafamı kaldırıp ona baktım. Ağzında konuşmasını engelleyecek bir şey yoktu. Öyleyse neden konuşmuyordu?

Kalkıp tekrar halata uzandım ama tekrar engelledi beni. Ona karşı koydum. İçimde patlamaya hazır bir şey vardı ve doluyordu. Ben halatı tutmaya çalıştıkça o elimi tutuyor ve halata erişmeme izin vermiyordu. Delirmiş gibi başını iki yana sallıyor beni daha da çaresiz kılıyordu.

"Senin neyin var?" diye fısıltı şeklinde bağırırken buldum kendimi. "Bıraksana!"

"Şşşş." Oldukça bozuk bir şekilde telaffuz etti bu sesi.

"Dilini mi yuttun?" Yine fısıldayarak bağırmaya başladım. Boğazımı harap ediyordu bu ama başka şansım mı vardı sanki? Gözümden akan yaşı sildiğimde fark ettim elini gevşettiğini. Yatakta yatan yüzüne yaklaştırdım kafamı. Karanlığın içinde yangın yeri gibi parlayan gözlerini gördüğümde durdum oracıkta. "Konuşamıyorsun?"

Elim yüzüne uzanırken durdu. Acıyordum. Az önceki kıza acır gibi. "Dilin mi?" Başını iki yana salladı usulca. Elimi biraz aşağı indirdiğimde ses tellerinin hizasındaydı parmaklarım. Gözündeki yangına bir mazot şişesi fırladı sanki. "Ses tellerini..." Konuşamadım. Bu vahşetti. Bu vahşetin ta kendisiydi. Asıl karanlık burada yatan adama bulaşmıştı.

Geri adımlar attım ama kolumdan tuttu hızla. Çekilmeme izin vermeden avucuma bazı harfler çizmeye başladı. Bitirmesini bekledim. Boşta kalan elim yüzümdeki yaşları siliyordu. Kendim için, onun için, odada bıraktığım kız için ve bu lanet karanlık için ağlıyordum. Her şeyi merkezine alan bu karanlıktan nefret ediyordum.

"Onlar konuşmazlar."

Bitirdiğinde "Kimler? "dedim.

Hızla yazdı. "Yönetimde olmayanlar." Bekledi ama yorulduğu için mecburi bir bekleyişti bu. Ben de onu beklemeye başladım.

"Konuşursan sana da aynısı olur o yüzden sus. Onlar gibi davran. " Kelimeleri bilerek kısa ve öz tutuyordu. Daha fazlasına ne mecali ne de süresi yetecekti sanki.

"Burası neresi," diyecekken kolumdan çektiği gibi ağzımı kapattı. Yatağın ucuna kafam uzanıyordu artık.

Geliyorlardı. Adım sesleri buradan bile işitiliyordu. Sayıları fazlaydı. Botlarının çıkardığı ses haykırıyordu bunu. Belki elli belki de daha fazla kişilerdi. Dönüp ona baktım. O ise bana değil kapıya bakıyordu.

Ona kan koktuğunu söylemek istedim. Ama bu sanki onun teninin has kokusu gibiydi. Sadece sustum.

Gözlerini bana çevirdiğinde kafasını iki yana salladı. Baş ve orta parmağını birleştirip dudağıma değdirdi. Sonra aynı parmağı şakağıma değdirip çekti. Sessizce gülümsedi. Ne demek istediğini anlamadım ama veda eder gibiydi.

Gözümden sıcak gözyaşları akmaya başladığında girdiler içeri. Girdikleri gibi beni çekip alırlarken bağırıp çağırmak istedim ama ısrarla gözleri bunu yapmamamı söylüyordu. Sessizce teslim oldum o yüzden.

O gece her şey sessizce oldu.

Sessizce aldılar önümdeki canı.

Sessizce götürdüler beni koğuşuma.

Ve sessizce başladı her şey.

Bölüm sonu

0 yorum

Bu bölüme henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu sen yaz.