İçeriğe geç

SESSİZLİK'

Bölüm 9 · 26 dk okuma

SESSİZLİK'

Bölüm 9

9.perde

"Geçmişin izleri silinmez belki, ama doğru melodi, doğru dokunuş ve doğru kişiyle, en derin yaralar bile unutulmasa da hafifler."

Müzik yankılanırken gözlerim sahnedeki kıza kilitlenmişti. Duru… İçindeki bütün hisleri, şarkının her notasına işlemişti sanki. O sesi… Yumuşak ama bir o kadar da derindi. Sanki sadece şarkı söylemiyordu, bir şeyler anlatıyordu. Ama gözlerim ona takılı kaldıkça, yanına kimlerin yaklaştığını da fark ediyordum.

Tolga… Şu her şeye burnunu sokan adam.burnu somut olarak yakında olmayacaktı. Bunu listeye eklemeliydim.

Duru’nun yakınına gelişini, ona nasıl baktığını izledikçe içimde yavaş yavaş yükselen o tanıdık öfkeyi hissettim. Yumruklarımı sıkarken, bir an bakışlarımı kaçırıp çevreyi taradım. O anda gözüm sahnenin gerisine takıldı.

Tablo…

Orada, duvarda asılı duran sanat eseri birkaç dakika içinde el değiştirmek üzereydi. Aras boranın sırtına koymuş harekete geçmişlerdi. Herkes müziğe ve Duru’nun sahnedeki varlığına o kadar kilitlenmişti ki, olan biteni fark eden yoktu.

Duru'ya baktım. Gözü benim üzerimdeydi. Kısa, anlamlı bir bakış. Gerginlikten dişlerimi sökmek üzereydim. Sadece söylüyor ve kendinden geçiyordur. Bu sesi bir daha kimsenin duymayacak olması üzücü. Ya da değil. Benim olan her zaman benimdi. Şarkı bitimine doğru harekete geçtim. Bizimkiler arabaya yüklemişti ve gitmek üzere yola çıkmışlardı. Duru ile ben kalmıştık tek. Kapının biraz önünde durdum. Şarkıyı bitirir bitirmez beni görmüştü. Eğer orada olmasam ve onu görmesem gözlerinin içinin patladığına inanmazdım ama patlamıştı. Hem de beni görür görmez...

Sahneye veda ederek indi fakat o bok sineği hemen yanına gitti. Yapıştı adam. Zaten niye verdim ki duru'ya bu işi. Sinir olacağımı bile bile ateşe attım onu. Hızlıca bir şeyler dedikten sonra yanıma doğru yaklaştığını gördüm. Yanıma geldi yüzünde sıcacık gülümsemesi ile fakat ben gülmüyordum. Bileğini o sinirli tutup çekiştirdim. O an sanki herkesi her şeyi öldürebilecek gücüm vardı çünkü.. çünkü benim ışıltımı çalmışlardı. Arkamdan seslense de duymak istemiyordum adeta. Beynim bütün sistemleri kapatmış sadece varış rotasını belirlemişti. Varasiya kadar ne elini bıraktım ne sinirime sakinleştirbildim. Arabaya gelince sinir ile koltuğa oturttum ve kendimde binip sadece oradan uzaklaşmak istedim. Bir süre sonra arkadan esinti geldi. Duru rahatsız olurdu. Onu araba tutardı. Boranin işi olmalıydı. Kapattım arkaya bakmadan ve düşüncelerime esir olarak varış rotasını gittim. Tabloyu değerini bilenlere verecektik ve bir orman yolu olmasını istedik. Akşama doğru varmıştık. Kısa bir konuşma yaptıktan sonra Aras ve boran teslim etmeye ve anlaştığımız parayı almak için onlarla beraber gitti. Ben ise o soğukta çaresizlikle kaldım. Duru'ya baktım göz ucu ile. Bana kırgındı. Aynı zamanda da meraklı. Yanıma geleceğini bildiğim için arabanın önüne geçtim. Bir süre sonra geldi ve bana aniden:

"TABLOYU ÇALDIĞIMIZ KARŞILIĞINDA O İKİSİNİ Mİ VERDİN ONLARA, CİDDEN?!"

Diye sormuştu. Hemde bağırarak. Afallamıştım ne yalan söyleyeyim. Ben naif diyeyim kız bana bağırarak çıkışsın. Afallamam bir süre sonra gülmeye başladı. Gülüyordum. Hemde uzun zaman sonra çok içten gülüyordum. Ağzına elini uzattı kapatmıştı. Şimdi daha da tatlı gözüküyordu gözüme. Başımı hafif yana eğerek:

"Hayır, ama eğer verseydim nasıl olurdu acaba... Şimdi merak ettim bak!"

Dedim. Duru ile dalga geçmeyi çok seviyordum.

Kızgın bir şekilde "Çok komiksin, gerçekten harikasın!" Değip burnunun soluyarak başını yana çevirmişti fakat bu beni daha da güldürmüştü. Her hali ile beni mest ediyordu ve bundan asla şikayet edemezdim. On bakarken gözlerim bileklerine takıldı. Gülmem hatta nefesim kesilsin istedim. Yok olmak gitmek istedim. Sevdiğim kadının bileğini acıtmıştım. Hemde sevdiğim için.

Soğuk parmaklarım ruhsuz vücudum ile bileklerini dokundum. İrkilmesine sebep olmuştu bu hareketim. Başını bana çevirmişti anında. İki bileğini de avuçlarımın içine aldım. Onu iyileştirmek istiyordum. Yaralarını sarmak bu dünyada en mutlu insan olmasını istiyordum. Ama bu hal ile hele de benimleyken. Zordu. Çok zordu...

Okşuyor, öpüyor bir yandan da ısıtıyordum buz gibi ellerini.

Ani bir ses ile;

"Beni bir daha bu kadar sıkarsan,"

dedi, gözlerini kısık şekilde bana bakarak,

"eve döndüğümüzde senin de canını yakarım, haberin olsun."

Gülümsedim aklı sıra beni tehdit ediyordu. Küçük cadıya bak sen.

"Eve döneceğimizi kabul ettin yani?" diye mırıldandım

Kelimeleri fark etmesi ile o güzel gözlerini irice açıtı.

"Ben öyle bir şey söylemedim!" dedi hızla, bileğini çekmeye çalışarak.

Ama izin vermedim. Benim olan benimdi.

Isıtmaya devam ettim. O da çekmedi. İşime geliyordu. Bir süre öyle kaldık. O sessizliği dinledi gözleri kapalı. Ben ise onun nasıl nefes aldığını,kalbinin hızlı atıp atmadığını, yüzündeki belli belirsiz gülüşünü ve en çok da şuandan keyif almasına baktım.

Keyifliydim çünkü yanımda duru ellerimde elleri vardı. O keyifli halimi gizlemeden:

"Şu an ne yapmak istersin?"

Dedim.

Onun için bir şeyler yapmak istiyordum.

Mutlu etmek, çektiği acıyı bir nebze olsun yok etmek istiyordum şuan.

Gözleri bana döndü, içinde kelimeler vardı ama ne diyeceğini bilemiyordu.

Bense bir şey demesini istiyordum.

Bir şey, herhangi bir şey.

Sadece sesini duymak, o ince kırılgan sesiyle bu geceyi bozmasını…

Dediklerim onu kıkırdatmıştı

"Ne?" dedi gülerek.

"Hadi bana ne yapmak istediğini söyle."

Dedim mutluydum ve bunu gizlemeye hiç niyetimi yoktu. Önce etrafa baktı yüzünde onun da gülümseme vardı. Gözleri ışıl ışıl ve şuan istediği şuradan kendimizi atalım olsa onun için bunu bile yapabilirdim şu ışıltı için.

yüzünde Hafif utanç belirdi, biraz da şımarık bir edayla, "Aklıma bir şey gelmedi ki şimdi." dedi.

Ama biliyordum, şuan onun aklından bir şeylerin geçtiğini biliyordum.

Başımı yana eğdim, gözlerimi hafif şüpheci bir edayla kıstım.

"Hayır, geçiyor, Duru. Hadi de onu."

Gözleri kocaman açıldı. şuan aklını okuduğumu falan düşünüyor olmalıydı. Ama yanılıyorsun tatlı duru,ben senin aklını değil kalbini biliyor, okuyorum.

Heyecanla ve yerinde durmaz bir eda ile:

"Dans etmek istiyorum!"

dedi. Evet işte bu kızım. Büyük bir heyecan ile o ellerini bıraktım. Arabaya geçip, Farları açtım, arka tarafa geçil ve hafif bir şarkı açtım. Melodi sakindi. Aynı onun kalbi gibi , her şey daha da büyülü hâle getirmek istedim. Benim hayatıma girdiği şekilde büyülü...

Yaptıklarına sırıtarak bakıyordu. Yüzündeki gülümseme ona çok yakışıyordu.yanina geldim hemen. Ondan onunlayken ayrı kalmak istemiyordum. Hafifçe eğilip elimi bana uzattım.

Kahkaha atarak elimi tuttu.

Nazik bir şekilde elini tutarak arabadan biraz uzaklaştırdımm Aramızdaki mesafeyi belirginleştirdim. Ellerini iki yana açtım, sonra bir elimi beline koydum, diğer elini ise sıkıca tuttu.

Hiç bırakmak istemediğini ellerini.

O ise omzuma tutunarak gülmeye devam etti. Kahkasi kulaklarıma geliyordu. Zaman o an hiç akmasın biz hep orada kalalım istedim. Ben,duru'm,hafif rüzgarlı hava ve sakin müzikler.

"Ama ben dans etmeyi bilmiyorum ki!" dedi, neşeli bir ses ve yüz ifadesi ile.

Duraksamak istemedim. Zaman akıyorsa inadına durmayacaktm, gözlerinin içine bakarak eğildim ve kulağıma fısıldadım:

"Ben varım."

Ve ardından, sesim neredeyse bir fısıltı kadar çıkarak:

"Benim olduğum her yerde, her şeysin."

Dedim. Hislerimi gizlmek istemiyordum. O an sadece o ve ben vardık. Gözlerim gözlerinde ellerim ellerinde...

"Peki, hocam. Nasıl dans edeceğiz?"

dedi, hafif muzip bir tonla.

gülümseyerek,

"Ayaklarımı takip et."

dedim kahkaha atarken.

"Hay hay!"

dedi.Ve müzik başladı.

Bir adım geri, bir adım ileri. Sağ, sol…

Ve döndük.

Bir adım geri, bir adım ileri. Sağ, sol…

kollarımın arasına aldım, hafifçe egilmesini sağladım.

Çığlık gibi bir kahkaha attırak güldü.

Onu her zaman seviyordum.

Kaç saat geçti, kaç müzik değişti bilmiyorum. Zamanın ritmi çoktan kaybolmuştu, sanki sadece biz vardık bu gecede.

Duru kollarımın arasına yaslanmış,sıkıca sarmalamıştım. Soğuktan koruyordum, arada ise o güzel dalgalı saçları ile oynuyor,kokusunu almak için eğiliyordum.

Küçük bir ritim tutturmuş, yerimizde hafif hafif sallanıyorduk.

O an çok özeldi ve bir melodi kadar güzeldi.

D.E.T.

"Onu her gördüğümde içimde tarif edemediğim bir şeyler kıpırdıyor… Adını koyamasam da, kalbim çoktan onun adını fısıldamaya başlıyor."

Boran, merdivenlerden aşağı inerken kahkahalar atıyordu. Yağız ve Aras da arkasından gülerek bakıyordu. Bense hâlâ Yağız’ın kolları arasında sıkışıp kalmış, sinirli bir kedi gibi tıslamaya hazır bekliyordum.

Boran: “Beni öldürmeye mi çalışıyordun Duru? Hadi ama, en azından şu an hayattayım ve bu harika bir haber!”

Ben, gözlerimi devirdim ve Yağız’ın kollarından sıyrılarak hızla aşağı indim. Arkamdan hâlâ gülüşmeler geliyordu.

“Siz ikiniz… gerçekten olacak iş değilsiniz! Cidden!”

Yağız gülerek: “Biliyoruz.”

Aras: “Üstüne atlamalarına rağmen hâlâ bu kadar enerjik olması takdire şayan.”

“Uğraşamam sizinle!”

Hızlıca mutfağa ilerledim. Masada özenle hazırlanmış bir kahvaltı duruyordu, fakat Boran’ın gözleri üzerimdeydi. Resmen her an bir şey söylemeye hazır bir kaplan gibi tetikte bekliyordu.

Sessizce ona en uzak sandalyeye oturdum ve tabağıma yiyecek almaya başladım. Daha kaşığı elime alır almaz Boran yine başladı:

“Sana kahvaltıda protein takviyesi mi yapsak? Sonraki boğuşmamızda ayakta kalman için…”

yorgun bir sesle: “Halsizim…”

Bir anda ortam duruldu. Boran’ın yüzündeki eğlenceli ifade kayboldu, yerini şefkatli bir bakış aldı.

Boran: “Ne?! Neyin var? Dünden beri garip davranıyorsun zaten.”

Yağız kaşlarını çatarak: “Duru?”

Aras: “Bence kahvaltını yap, sonra gerekirse uzanırsın. Enerjin toparlanır.”

Boran, elindeki çatalı bırakıp bana döndü.

“Söylesene, dün akşamdan beri böyle misin? Rüya falan mı gördün?”

Ben, ekmeğimi bölüp bir lokma aldım, istemsizce gülümsedim.

“Rüya gördüm evet… Ama kötü değildi. Tam tersi, şükür ediyorum şu an.”

Boran kahvesinden bir yudum alarak: “Vay be, şükür ettiren rüya. Allah Allah! Yağız, bak bak! Bizim Duru değişmiş, yoksa biz yanlış masaya mı oturduk?”

Yağız hafifçe gülümsedi.

“Duru normalde de çok duygusaldır ama göstermez.”

Aras: “Evet, tabii canım. Şu an masada biri duygu doluysa o kesin Boran’dır.”

Boran bozulmuş bir ifadeyle Aras’a baktı.

Boran: “Neden? Ben duygusuz muyum?"

“Hayır Boran’cım, sen koca yürekli bir abisin.”

Boran: “Bak, bu laf hoşuma gitti işte. Ama sen yine de kahvaltını bitir, sonra ben seni biraz güneşe çıkarırım, vitamin falan alırsın.”

Ben, sessizce başımı salladım. İçimde hala biraz halsizlik vardı ama bu sıcak sohbetin içinde kaybolmak güzeldi.

Kahvaltı yavaş yavaş bitiyordu. Aras telefonuna gelen bildirime göz attığında yüzü değişti, sandalyesini geriye itti ve ayağa kalktı.

“Benim acil bir işim çıktı, birazdan çıkıyorum.”

Boran kaşlarını kaldırarak: “Sabah sabah iş mi olur? Kim aradı seni?”

Aras: “Özel.”

Boran kıkırdayarak: “Aaa, özel mi? Bak sen! Hayırdır, romantik bir kahvaltıya mı gidiyorsun?”

Aras, elindeki telefonu Boran’ın kafasına hafifçe vurdu ve kapıya yöneldi.

“Yetişkin işlerini çocuklara anlatmıyoruz.”

Boran kahkahalar atarken, ben ve Yağız birbirimize kısa bir bakış attık. Yağız bir şey söylemese de gözlerinde gizli bir eğlence parlıyordu. Aras çıkınca, ben de kalkıp tabakları toplamaya başladım. Ama daha ilk adımımı atar atmaz bir ürperti tüm vücudumu sardı. Kollarımı kendime doladım, içimdeki soğukluk hissi o kadar yoğundu ki dudaklarımı ısırarak hafifçe titredim.

Boran: “Duru, sen iyi misin?”

Başımı kaldırdım ve ona gülümsemeye çalıştım ama nafileydi. Boran, yüzüme dikkatlice baktıktan sonra aniden yerinden kalkıp yanıma geldi, avuç içini alnıma koydu.

“Oha! Bildiğin ateş gibisin!”

Yağız hızla ayağa kalkarak: “Ateşi mi var?”

Boran ellerini beline koyarak başını iki yana salladı.

“Ben sana demiştim Duru! O gece dans edeceğim diye tir tir titriyordun, ama dinleyen kim? Al işte, üşütmüşsün.”

burun kıvırarak: “Saçmalama Boran, iyiyim ben.”

Yağız kollarını önünde kavuşturup kaşlarını çattı.

“Duru, şu an üşümekten titriyorsun.”

“Ama…”

Cümlemi tamamlayamadan Boran gözlerini devirdi ve beni omzuma hafifçe vurarak koluma girdi.

“Tamam tamam, itiraz istemiyorum. Hadi, doğru koltuğa. Battaniyeye saracağız seni.”

İç çekerek Boran’ın peşinden sürüklendim. Yağız da sessizce yanımızdan yürüyordu. Salonun geniş pencere kenarındaki koltuğa oturtulduğumda, Boran hızla mutfağa döndü.

“Sana sıcak bir şeyler yapacağım.”

gözlerini devirecek hâli bile bulamıyordum: “Oha, ne bu ilgi böyle?”

Yağız yanıma oturup battaniyeyi üzerime örtürken hafifçe gülerek: “Boran, tam bir anne gibi.”

Boran mutfaktan seslenerek: “Aaa! Bakın bakın! Koca yürekli abiniz size şefkat gösterince böyle konuşuyorsunuz. Ne nankörlük ama!”

Ben hafifçe kıkırdadım ama ardından vücudumu saran titreme yüzünden dudaklarımı sıkıca kapattım. Yağız, kaşlarını çattı ve elini omzuma koydu.

“Ne kadar kötü hissediyorsun?”

“İyi gibiyim… Ama…”

Boran elinde bir fincan sıcak çayla geldi, bana uzattı ve otururken dizime hafifçe vurdu.

“Ama? Söyle bakalım, ama ne?”

Çayı iki elimin arasına alarak içine baktım. Sonra gözlerimi kaldırıp sırayla Boran’a ve Yağız’a baktım.

“Aslında… Sadece biraz halsizim. Ama bu kadar ilgi görünce kendimi hasta sanmaya başladım.”

Boran kahkaha atarak: “Kabul edelim, hastasın zaten.”

Yağız, bana doğru biraz daha yaklaşıp battaniyeyi iyice üzerime çekti. Ellerimizin birbirine çarpmasıyla göz göze geldik. O an içimde sıcak bir şeyler kıpırdadı. Yağız’ın gözlerinde endişeyle birlikte gizli bir şefkat de vardı.

Yağız yumuşak bir sesle: “Bu kadar ilgiyi hak ediyorsun.”

Boğazımı temizleyip uzaklara bakmaya çalıştım ama içimdeki sıcaklık git gide artıyordu. Boran yanımıza çöküp bana muzip bir bakış attı.

“Duru, bak seni iyi edelim diye uğraşıyoruz ama şu an ciddi bir durum var.”

kaşlarını kaldırarak: “Ne var?”

Boran ciddi bir ifadeyle Yağız’a döndü.

“Yağız, sence Duru’yu iyileştirmek için en iyi yöntem nedir?”

Yağız bir an düşündü, sonra dudaklarına sinsi bir gülümseme yayıldı.

“Sanırım… biraz daha sıcak tutmalıyız.”

Bir anda kendimi Boran’ın kolları arasında buldum. Beni sıkıca sarıp hızlıca sallamaya başladı.

“Bak işte! Isınma terapisi! Çok bilimsel bir yöntem.”

kahkaha atarak: “Boran bırak, düşeceğim!”

Tam bu sırada Yağız da yanıma iyice sokuldu ve beni daha sıkı sararak Boran’a meydan okur gibi konuştu.

Yağız: “Sen yeterince iyi saramıyorsun bence.”

Boran: “Heeey! Kardeşim! Yarış mı yapıyoruz?”

Üçümüz kahkahalar atarken, içimdeki soğukluk tamamen kaybolmuştu. O an, onların yanında olduğum için ne kadar şanslı olduğumu bir kez daha anladım. Boran gerçekten bir abi gibiydi ve Yağız… Yağız ise kalbimde her geçen gün daha da büyüyen bir his bırakan biriydi.

Ve belki de, bu his artık adını koymaktan kaçamayacağım bir şeye dönüşüyordu.

Göz kapaklarım ağırlaşıyor, vücudum dinlenmek için kendini bırakıyordu. Yağız ve Boran’ın telaşlı halleri gözümün önünde bulanıklaşıyor, içimi sıcak bir huzur sarıyordu. Son duyduğum şey Boran’ın “Bir şey ister misin?” diye fısıldayan sesi ve Yağız’ın elinin nazikçe alnıma dokunuşuydu.

Uykuya dalarken içimde bir yerlerde bir şeyler kırılıyor, ardından usulca onarılıyordu.

---

Ne kadar uyuduğumu bilmiyordum ama gözlerimi açtığımda oda loştu. Hafif bir baş ağrısı hissediyordum ve boğazım kuruydu. Hareket etmek istedim ama üzerimde bir ağırlık vardı. Battaniyenin beni sıkıca sardığını fark ettim.

Sonra, başımın yanındaki sıcak dokunuşu hissettim.

Yağız…

Battaniyeyi açmamam için bir eliyle beni tutuyor, diğer eliyle de saçlarımı okşuyordu. Gözleri ciddiyetle alnıma odaklanmıştı. O an yüzündeki ifadeyi görünce içimde tuhaf bir sıcaklık yayıldı.

Suçluluk.

O kadar açıktı ki.

Beni fark ettiğinde hafifçe doğrulmaya çalıştım ama o, elini biraz daha sıkı tutarak engelledi.

Yağız fısıldayarak: “Hemen kalkma.”

Ben ağzımı açamadan, karşımdaki koltukta oturan Boran ve Aras’a gözüm takıldı. İkisi de ciddiyetle konuşuyordu. Boran kaşlarını çatmış, Aras ise ellerini birleştirerek hafifçe öne eğilmişti.

Aras'ın sesi duyuluyordu:

“Bunu daha fazla uzatamazsın. Bir noktada bir karar vermen gerekiyor, Yağız.”

Boran keskin bir sesle: “Aras haklı. Bir karar vermelisin.”

Gözlerimi kıstım. Ne hakkında konuşuyorlardı?

Yağız, konuşmaları duymazdan gelmiş gibiydi. Gözleri hâlâ bende, yüzündeki endişe silinmemişti.

kısık bir sesle: “Ne hakkında konuşuyorsunuz?”

Konuşmayı bölmemle birlikte üç çift göz birden bana çevrildi. Önce Aras, sonra Boran ve en son Yağız.

Boran gözlerini kırpıştırarak: “Aa, uyandın mı sen?”

hafifçe gülümseyerek: “Galiba?” demiştim.

Boran hemen yerinden kalkıp su almaya gitti. Aras da bana bir göz attıktan sonra başını iki yana sallayıp arkasına yaslandı.

Ben gözlerimi tekrar Yağız’a çevirdiğimde, yüzünde o pişman ifadeyi gördüm.

Yağız alçak bir sesle: “Özür dilerim.”

şaşkınca: “Neden?” diye sordum.

Yağız derin bir nefes alarak: “O gece üşüyeceğini düşünmedim. O soğukta dans etmek istemene izin verdim. Dikkat etmem gerekirdi.”

Gözlerimi devirdim.

“Yağız, ciddi misin? Ben çocuk değilim. Dans etmek istedim ve ettim. Hasta olmam tamamen benim suçum.”

Ama Yağız aynı fikirde değildi.

“Hayır, ben—”

Elini alnıma koyup bir an duraksadı. Ben o sırada başımı hafifçe eğdim ve fısıldadım.

“Gerçekten bu kadar üzülme.”

Yağız başını iki yana salladı.

“Ama üzülmeden duramıyorum.”

Tam o an, Boran elinde bir bardak suyla geri döndü ve uzattı.

“Al bakalım. İlaç gibi gelecektir.”

Su içerken, göz ucuyla Yağız’a baktım. O hâlâ yanımda oturuyordu, ama Boran’ın bakışları arasında hafifçe geriye çekildi kaşlarını kaldırarak: “Sen neden hâlâ bu kadar ciddisin?”

Yağız bir şey söylemedi. Aras hafifçe gülerek araya girdi.

“Boran, Yağız’ın suçluluk psikolojisini görmüyor musun? Resmen kendini hastalık sebebi ilan etti.”

Ben hafifçe kıkırdadım, ama Yağız hiç de eğlenmiş gibi görünmüyordu.

Boran alaycı bir sesle: “Vay be! Koca Yağız da böyle dertlenirmiş demek.”

Yağız gözlerini devirdi ama bir şey söylemedi. Ben hafifçe gülümseyerek battaniyeye daha da sokuldum.

“Boran, bence Yağız’a çok yüklenme. Adam zaten kendini yeterince suçlu hissediyor.”

Boran gözlerini kıstı.

“Hmm… Haklısın. O zaman şöyle yapalım. Duru, Yağız’dan özür dilemesini istiyorsan, bir şartım var.”

Kaşlarımı kaldırdım.

“Neymiş?”

Boran, kıkırdayarak konuştu.

“Yağız, özrünü bir şarkıyla dile getirmeli.”

Aras kahkaha attı. Ben de istemsizce güldüm. Ama Yağız? O sadece gözlerini devirdi. “Ciddisin değil mi?”

Boran: “Evet! Duru’nun hastalığını hafifletecek en iyi şey güzel bir özür şarkısı olurdu.”

Yağız derin bir nefes aldı, sonra gözlerini bana çevirdi. Ben hâlâ gülümsüyordum. O an, içimde garip bir his belirdi. Sanki bir şeyler tamamlanıyordu.

Yağız sessizce: “Tamam.”

Ve o anda, sıcaklık sadece battaniyenin içinde değil, içimde de yayıldı.

Boran muzip bir gülümsemeyle başını iki yana sallayarak elini kaldırdı ve törenle konuştu:

“Evet! 1/B sınıfından Yağız Altuğ’u sahneye davet ediyoruz!”

Kahkahamı tutamadım. O kadar ani ve teatral bir anons yapmıştı ki, istemsizce güldüm. Yağız gözlerini devirdi, önce Boran’a, sonra bana baktı ve iç çekerek ağır hareketlerle ayağa kalktı.

“Şarkıdan sonra kendi boyutunda bir tabut beğen, beni uğraştırma kardeşim.”

O ne dedi?

Kardeşim mi?

Bu düşünce beynimde yankılandı. Ama maalesef düşüncelerimi içimde tutamayan biri olduğum için biraz fazla yüksek sesle dile getirdim.

“Ne? Kardeşim mi?!”

Boran kıkırdayarak Yağız’ın omzuna kolunu attı, sanki uzun zamandır saklanan büyük bir sırrı açıklıyormuş gibi gururla konuştu:

“Ne sandın cicim? Kapı gibi abim var benim.”

Şok içinde gözlerimi kocaman açarak önce Boran’a, sonra Yağız’a baktım.

“Ben… Ben sizi hep kardeş sanıyordum…”

Yağız, Boran’ın koluna omzunun gerisinden baktı, yüzünde hafif bir tehdit ifadesi belirdi.

Yağız tehditkâr bir sesle: “Elini dirsekten kırarım.”

Boran, sanki gerçekten bunu yapabileceğini biliyormuş gibi hemen elini geri çekti ve üstündeki beyaz sweatshirt’ü düzelterek yerine geri geri oturdu.

Yağız, tam karşımdaki koltuğa oturdu. Omurgasını dikleştirdi, eliyle boğazını hafifçe sıvazladı ve gözlerini bana dikti.

“Aslında sesim iyi değildir. Biraz kaba bir mizacım var ama…”

Gözlerimin içine daha da dikkatlice baktı.

“Madem seni iyi edecek, söyleyelim bakalım.”

Sesi kararlıydı. Ciddiydi. Ama içinde bir yerde bana belli etmediği bir tereddüt var gibiydi. Sonra boğazını temizledi ve söylemeye başladı.

Sesini duyduğum an, içimde bir şeyler titredi.

Oturduğum yerde bir an hareket edemedim.

Yağız’ın sesi beklediğim gibi sert değildi. Aksine, biraz pürüzlü ama bir o kadar da sıcak ve derinden geliyordu.

Beni içine çekiyordu.

Boğazımdaki düğüm çözülmeye başladı.

Boran hafifçe gülümsedi, Aras kollarını bağlayıp kaşlarını kaldırarak dinlemeye devam etti. Ama ben? Ben gözlerimi Yağız’dan ayıramıyordum.

> “Tut elimi,bur:dan gidelim "Olmaz" demeden dinle beni bi' Rüzgarım söndü,dindi ateşim Ah, bebeğim, ben hâlâ deliyim

Şarkının sözleri içime işliyordu.

Yağız’ın sesi, melodinin en derin yerine ulaştığında daha da yumuşadı.

Gözleri ara ara bana kayıyordu ama ben gözlerimi ondan ayırmaya cesaret edemiyordum.

Ben… Ben neye mest oluyorum böyle?

Sanki dünyada ikimizden başka kimse yokmuş gibi hissediyordum.

Ellerimi battaniyenin içinde sıkıca birbirine kenetledim. İçimde kıpırdanan hisleri kontrol etmeye çalışıyordum ama işe yaramıyordu.

Şarkı devam ederken Yağız hafifçe başını yana eğdi, sesi biraz daha alçaldı.

> “Sen yokken ne gece ne de gündüz. Ne ay var ne tek bi'yıldız Her yer karanlık ve ıssız Göremiyorum

Son nota havada asılı kaldı.

Yağız bir süre kıpırdamadan bana baktı.

Aras, iç geçirdi.

“Ben bile etkilendim, düşünsene.”

Boran, alaycı bir şekilde gülerek bana döndü.

“Mest oldun değil mi? Kabul et.”

Ağzımı açtım ama kelimeler çıkmadı.

Ne desem boştu.

Yağız bana baktı. O da bir şey demedi.

Ama gözlerinde bir şey vardı.

Hafifçe başımı eğdim, yanağımdaki sıcaklığı hissetmemeye çalışarak battaniyenin içine gömüldüm.

kısık sesle “Güzel söyledin.” diyebilmiştim sadece.

Yağız’ın yüzünde hafif bir gülümseme belirdi.

Ve o an, içimde bir şeyler değiştiğini hissettim.

Yağız’ın sesi kulaklarıma dolarken, içimde garip bir huzur vardı. O, her zaman şarkı söylemezdi. Ama söylediğinde… Bir şekilde zaman dururdu. Sesi, içime işliyordu. Pürüzsüz, sakin ama derinde bir yerlere dokunan türdendi.

Gözlerimi kapattım. Sadece sesi dinledim. Bana huzur veren o melodi sesini.

Ama sonra…

Telefon çaldı.

Önce Yağız’ın yüzü gerildi. Sonra telefonu açtı.

"Ne istiyorsun, Tolga?"

Sesi sertti ama içinde bir bıkkınlık vardı. Telefonun diğer ucundaki adamın sesini buğulu bir şekilde duyabiliyordum her konuştuğunda yağızın yüzü iyice sertleşiyor ve geriliyordu.

"Seni bitireceğim Yağız," diyordu Tolga, belli ki. "Hepinizi. Beni pişman ettiniz ama asıl pişman olacak olan sizsiniz."

Yağız başını yana eğdi, hafifçe güldü ama gözleri gülmüyordu.

"Yine mi aynı tehditler, Tolga? Gerçekten, biraz yaratıcı ol artık. Yapamayacağın şeyleri ortaya atma ,sonra çocuklar onu ham yapar."

Tolga bir şeyler daha söyledi. Yağız’ın yüzü tamamen soğudu. Gözleri keskinleşti. Kimseye bakmıyor sadece duvara bakarak Tolgayı dinliyordu.

Sonra bir anda telefonu kapatıp bir kenara attı.

İçimde ki huzur hissi yerini rahatsız edici bir sıkıntıya bıraktı. Ama bunu belli etmemeye çalıştım.

"Saçmalık," dedi Boran sinirle. "Her zamanki gibi." Diye söylenmeye başladı.

Aras gerindi. "Ben yatıyorum." Diyerek boranın koluna vurarak birlikte yukarıya doğru çıktılar.

Yağız bana döndü. "Sen de uyusan iyi olur. Uykusuz kalınca huysuz oluyorsun."

Ona ters ters baktım ama hiçbir şey söyleyemedim. Sinirliydi fakat ona rağmen hala uykumu düşünüyordu. Başımı hafifçe onaylayıp odama çıktım ve hala içimde dolanan o şarkının etkisiyle gözlerimi kapatıp uyudum.

---

Sabah kahvaltıya indiğimde, mutfaktan gelen kahve kokusu burnuma çarptı. Masada oturmuşlardı.

"Sanki dünyanın en sıradan sabahıymış gibi," diye mırıldandım. Ama içimde garip bir huzursuzluk vardı. Buna engel olamıyordum.

Aras bana baktı. "Ne o, prenses nihayet uyandı mı?"

Homurdanarak sandalyeye oturdum. "Sana prenses gibi çay fırlatmadığım için şanslısın."

Boran güldü. "Öyle yaparsan kahvaltıyı Aras’ın elinden kaybedersin."

Umursamaz bir şekilde omuz silktim.

"Ben kendime kahvaltı yapabilirim."

Aras gözlerini bana dikerek.

"Yaparsın da… Yemek yaparken mutfağı yangın yerine çevirdiğin de bir gerçek."

Ters ters ona baktıktan sonra sadece sessizce kahvaltımı yaptım. Konuşmak dahi istemiyordum. Onlar da kendi aralarında sohbet etmeye başlamışlardı zaten çoktan.

Bir süre sonra kahvaltı bitmişti ve Yağız ve Boran iş için gideceklerini söylediler. Yağız ilaçlarımı attığımdan emin olmak için bir bardak suyu kapıda uzatıp bekledi. Komiğime gitmişti. Kıkırdayarak hapları attım ve ona zafer bakışı attım. Afferin sana diyerek kafamı karıştırdı. Yan gözlerle bakmıştım ve onu da güldürmüştü bu hareketim . Ayakkabılarını giyip Boran ile beraber arabaya binip gittiler. Mutfağa geçtiğimd aras telefonuyla meşguldü. Onu umursamayarak masayı toplamaya başladım. Biraz sonra,

"Benim de çıkmam lazım," dedi Aras, telefonu cebine koyarken. "Ama arabayı almayacağım, evin önünde duruyor. Akşama kadar orada olur."

"Tamam bakalım. Ama bunun sorgusunu alırım." Diyerek göz kırptım. Hay hay diyerek elini başına koydu. Onu da uğurladıktan sonra yarım kalan işimi bitirdim. Sıkılmıştım ve çoğunlukla gerilmiştim. Hala içimde bir yerlerde panik atak birileri vardır ve biraz daha aynı yerde durursam bu kişi kendini kesme riskine girecekti.

Odama çıkıp spor bir şeyler giydim. Rahat bir tayt, salaş bir tişört, saçlarımı sıkıca topladım ve çantasımı da alıp dışarı çıktım. Aras’ın arabasına geçtikten sonra gözüm sürücü koltuğunun yanındaki küçük bir anahtara takıldı.

Eğilip aldım. "Muhtemelen Aras düşürdü," diye düşündüm. Anahtarı hiç görmemiştim. Anahtarı çantasıma attım ve arabanın motorunu çalıştırıp deniz kenarına sürdüm. Temiz Hava almak gerçekten iyi gelebilirdi belki de.

---

Deniz kenarındaki küçük kafe bulmuştum. İskelesi vardı. Muhteşem. Mutlulukla kafeye girdim. Guler yüzlü çalışanlar vardı her yerde. Çok kalabalık değildi. Kafeye sakinlik hakimdi. Tam istediğim ve bana iyi gelecek şekilde. Kahve siparişini verip iskeleye geçtim. Kısa bir süre sonra kahvem hemen gelmişti. Sevdim burayı

Bir gün bizimkileri de gitirmeliyim diye düşündüm. Son zamanlarda hepimizin böyle şeylere ihtiyacı vardı. Derin ve içten ciğerlerime sonuna kadar dolacak bir şekilde nefes aldım. Burada olmak ona iyi gelmişti. Hafif esen rüzgâr saçlarımı dalgalandırıyordu. Kendimi gerçekten iyi hissettiği nadir anlardan ilk beşe girebilirdi.

Deniz. Huzur. Sessizlik.

Her zaman sevdiğim kombo.

Sessizliğin sesini dinliyor, yüzüme vuran rüzgarın tatlı esintisi keyifime keyif katıyordu. Denizin iskeleye vuran dalgaları bazen hızlı bir şekilde üstüme geliyor bu şekilde biraz ıslanıyordum. Ama bunun hiçbir sorunu yoktu benim için. Hepsi huzur veriyordu. Hepsiii.

İşte… İşte şimdi kendim gibiyim. İşte şuan tüm huzur benimleydi. İçimdeki kaosu bastıran tek şey artık burasydı. Kafamı kaldırıp dalgaların kıyıya çarparken oluşturduğu beyaz köpükleri izliyordum.

Tam o sırada telefonum müzik sesi duyuldu. Yanımdaki sandalyeye bıraktığım çantadan telefonumu çıkartıp ekrana baktım.

Yabancı bir numara arıyordu.

Şüpheyle ekrana baktım. Geçenler de bir defa daha aramıştı. Onunla bir bağlantısı var mıydı acaba?

Açmalı mıydım?

Ne kaybederim ki?

Açıyorum.

İlk başta derin bir sessizlik duyuldu. Karşı taraftan ses yoktu.

"Alo?"

Derin bir sessizlik.

Kaşlarımı çattım.

"Alo?"

Karşı taraftan Hiçbir ses yoktu.

Gereksiz biri olmalıydı. Huzurumu bozamazsın küçük pislik kapatıyorum şimdi.

Telefonu kulağımdan çekip kapatmak için hareket ettiğimde karşıdan bir uğultu geldi. Tekrardan kulağıma dayadım.

Ardından.. ardından...

Bir ıslık sesi.

Bildiğim bir melodi.

Yağız’ın dün gece söylediği şarkı.

Nefesim kesildi.

Elim titredi.

Ve hemen telefonu kapattım.

Kalbim deli gibi çarpıyordu.

Bu… bir tesadüf olamazdı.

Kim bu şarkıyı bilebilirdi ki?

“Aptalın biri dalga geçiyor olmalı,” diye fısıldıyorum kendi kendime. Telefonu tekrar çantama atım. Tedirgindim gözlerimi kısarak etrafıma baktım. Fakat hiçbir şey. Hiçbir şey yoktu. Az öncesi ile bir farkı yoktu etrafın.

Belki de sadece saçmalıyordum. Kendim kurmuştum kafamda.

Gözlerimi kapatıp derin bir nefes aldım .

Deniz, rüzgâr, huzur…

Korkacak bir şey yok duru.

Güvendeyiz...

Huzurluyuz...

Hiçbir şey yok...

Zaman ilermiş güneş ağır ağır batıya kaymaya başlamıştı. İçimdeki panik az da olsa gitmişti.

Çantamdan cüzdanımı çıkarttım. Kalkmak için hazırlanmaya başladığım sırada bir melodi daha.

Aynı melodi...

Aynı ıslık...

Deliriyor olmalıydım.

Hızlıca kahvemin parasını ödeyip kafeden attım kendimi. Ses yankılanıyordu uzaktan uzaktan. Ama kimse yoktu. Hiç kimse. Sadece ıslık ve deniz dalgalarının sesi. Ellerim deli gibi titremeye başlamıştı kendime hakim olamıyordum. Eve gitmeliydim. Evet evet eve gitmeliydim. Güvenli bölgemde olmalıydım. Hem... Hem Arasgilde evdedir. Hızlıca arabaya geçtim. Kapıyı sıkaca kapatıp kilitledim. Kemerimi takıp derin derin nefesler aldım. Sakin olmalıydım. Ses gitmişti. Arabadaydım ve az sonra evde olacaktım bu kadar. Kafamı dağıtmak adına şarkı açmaliydım.

Bir şeyler çalsın, zihnim dağılsın istedim.Hafif değildi . Aksine daha bangır bangır şarkı açtım

Bir süre geçti,tam ritmi yakalamıştım. Kafam dağılmış az da olsa Yola odaklanabilmiştim. Bir şarkıyı kaptırmış gidiyorken şarkı aniden sustu. Keyfimi bozmadan oynatma tuşuna yeniden bastım. Fakat açılmadı.

Bir kaç defa ardı ardına bastıktan sonra açıldı arkama yaslanıp geri yola odaklanmaya başladım.

Fakat..

O şarkın sesi çalmaya başladı.

Nefesim boğazımda düğümlendi.

"Hayır… Hayır… Bu imkânsız!"

Ağlıyordum...

Elimden hiçbir şey gelmiyordu...

Bunun iki nedeni olmalıydı;

Ya ben kafayı kırmıştım,

Yada biri benimle oyun oynuyordu...

Ağlıyordum.

Elimden hiçbir şey gelmiyordu.

Biri benimle oyun oynuyordu.

Ve ben…

Oyun alanının tam ortasındaydım.

Gaza bastım. Son hız eve doğru sürdüm sadece.

---

Evin önüne vardığımda, Yağız ve Boran’ın arabalarını gördüm. Kalbim hâlâ deli gibi çarpıyordu. İçimdeki panik hissi, onları burada görmekle biraz hafiflemişti ama tam olarak geçmemişti. Ellerim titriyordu. Zihnim, yaşadıklarımı yeniden ve yeniden oynatıyor, beynimin içinde yankılanan o lanet ıslık sesi gitmek bilmiyordu.

Arabanın kapısını hızla açtım, çantamı kaptığım gibi dışarı fırladım. Ayaklarım titremesine rağmen hızla eve doğru koştum. İçeri adım attığım anda sert bir şeye çarptım—ya da birine.

Yağız.

Dengemi kaybedip düşmek üzereyken elleri kollarımdan sıkıca tuttu, göğsüne çekti beni.

"Duru? Ne oldu?"

Sesindeki endişeyi duymamak imkânsızdı ama ben sadece... sadece ona sarılmak istedim.

Titriyordum.

Nefes almakta zorlanıyordum.

İçimdeki korku, belirsizlik, çaresizlik—hepsi bir noktada patladı ve gözyaşlarım artık daha fazla içeride kalamayarak akmaya başladı.

Yağız’ın omzuna gömüldüm.

Hıçkırıklarım odanın içinde yankılanıyordu.

Hiçbir şey söylemeden, hiçbir şey düşünmeden sadece ağladım.

Yağız beni yavaşça kollarından ayırıp, kolumdan tutarak bir koltuğa oturttu.

"Sakin olur musun, Duru? Neler oldu? Neden bu haldesin?"

Sesi derindi, otoriterdi ama aynı zamanda içinde yumuşak bir tını vardı.

Nefesimi düzene sokmaya çalışarak, az önce başıma gelen her şeyi anlatmaya başladım. Her kelimeyle, her cümleyle, yaşadığım korku tekrar üzerime çöktü. Şarkı... Islık... Telefon... Arabanın içindeki şarkı...

Gözlerim anlatırken karşımdakilere kaydı. Boran, kaşlarını çatmıştı. Aras ellerini birbirine kenetleyerek sıkıyordu. Yağız ise her zamanki soğuk maskesinin ardında, içten içe gerildiğini belli eden o minik detayı saklayamıyordu: Çenesini sertçe sıkmıştı.

O sessizlik, odanın içinde asılı kaldı.

Sonra, sessizliği ilk bozan Aras oldu.

Tedirgin bir şekilde sandalyesinde hafifçe öne eğildi.

"Aslında…" dedi, sesi neredeyse fısıltı gibiydi. "Bugün ben de o ıslık ve müzik sesini birkaç defa duydum."

İçimdeki panik geri döndü.

Boğazım kurudu.

"Ne?" dedim, zar zor.

Aras gözlerini bana dikti, ciddiydi.

"Önce biri beni de aradı," dedi. "Aynı senin gibi. Islık çaldılar, sonra kapattım. Ama sonra… sonra bir arkadaşımın yanında telefonum çaldı ve yine o ıslık sesi duyuldu. İşte o an koşarak buraya geldim."

Mideme yumruk yemiş gibi hissettim.

Bu… bu ne anlama geliyordu?

Ama daha şoku sindiremeden Boran’ın sesi duyuldu.

"Ne tesadüf," dedi alaycı bir kahkaha atarak. "Yağız ve beni de aradılar. Aynı ıslık, aynı melodi. Yetmedi, şirkette hoparlörlerden bangır bangır o şarkıyı çaldılar."

O an odanın içindeki hava tamamen değişti.

Kelimeler boğazımda düğümlendi.

Bedenim soğuk bir ürpertiyle sarsıldı.

Neler oluyor? diye fısıldadım, daha çok kendime.

Kimse konuşmuyordu.

Herkes bir şeyleri tartıyordu, düşünüyor, zihninde olasılıkları hesaplıyordu.

Ama benim içimdeki korku, o ıslık sesinin yankısıyla birlikte büyüyordu.

Sonra… bir şey hatırladım.

Anahtar.

Gözlerim çantamı aradı.

Düştüğünü gördüm. Çarpıştığımda yere düşmüştü.

Koşarak eğildim, titreyen ellerimle çantayı açtım.

Üç çift göz üzerimdeydi.

Merakla, endişeyle, anlamaya çalışarak bana bakıyorlardı.

Ama umurumda bile değildi.

Çantanın içinde o küçük metal anahtarı buldum ve hızla çıkarıp Aras’a uzattım.

Sesim titriyordu.

"Arabanda buldum."

Aras kaşlarını çattı.

"Ne?"

Derin bir nefes aldım.

"Sürücü koltuğunun yanındaki küçük bölmede. Oradaydı. Senin mi?"

Aras, ellerini uzatarak anahtarı aldı.

Ona baktı.

Sonra bana.

Sonra diğerlerine.

Gözlerindeki ifade, midesine yumruk yemiş gibi bir ifadeydi.

"Benim değil," dedi.

Ve işte o an, o odada bulunan herkesin içinde aynı korku doğdu.

Anahtar, kimseye ait değildi.

Odaya bir sessizlik çöktü. Ağır, sıkıştırıcı bir sessizlik.

Anahtar, Aras’ın avuçlarının içinde duruyordu. Gözleri hâlâ şaşkın, hâlâ inanmayan bir ifadeyle ona bakıyordu. Sonra yavaşça başını kaldırdı ve bana baktı.

"Bu… benim değil," dedi tekrar.

Kalbim bir an duracak gibi oldu.

"Emin misin?" diye sordum, sesim kısıktı.

Aras, kaşlarını çatarak bana döndü. "Duru, bu anahtarı ilk kez görüyorum."

Yutkundum. Panik içimi kemiriyordu. Gözlerim Boran’a kaydı. Belki… belki onun olabilirdi?

Boran da bir adım öne çıktı, anahtarı eline aldı, baktı. Ama gözlerindeki şaşkınlık, onun da ne olduğunu bilmediğini söylüyordu.

"Benim de değil," dedi sessizce.

İçimde tuhaf bir boşluk hissettim.

Bu anahtar buraya nasıl gelmişti? Kime aitti?

"Yağız…" Sesim neredeyse yalvarır gibiydi. "Senin mi?"

Son bir umuttu bu. Belki bir yanlış anlaşılmaydı. Belki sadece tesadüftü.

Ama Yağız gözlerini benden ayırmadan, kaşlarını çatarak anahtarı eline aldı. O da bir süre inceledi, ardından gözleri hafifçe kısıldı. Hiçbir şey söylemeden arkasını dönüp kapıya yürüdü.

"Nereye gidiyorsun?" diye sordum hemen, içimdeki korku dalgalandı.

"Denemem gereken bir şey var," dedi ve dışarı çıktı.

Biz de peşinden çıktık. Hava ağırdı, boğucuydu. Sanki gökyüzü de bizimle beraber nefesini tutuyordu.

Yağız, hızla evin kapısına yaklaştı, anahtarı kilide soktu.

Ve çevirdi.

Kilit, tek bir sesle döndü.

Kapı açılmadı.

Bir an nefesimi tuttum.

Yağız, gözlerini kapattı, yüzündeki kaslar gerildi. Sonra aniden anahtarı geri çevirdi.

Kilit, yine tek bir sesle açıldı.

Ve o an anladım.

Bu, benim evimin anahtarıydı.

Bize ait olmayan ama benim evimi açan bir anahtar.

Boğazım kurudu. Midem bulandı.

"Gitmemiz lazım," dedi Boran aniden. Sesi o kadar ciddiydi ki içimdeki panik daha da yükseldi.

Ama ben… ben... Gidemedim.

"Hayır," dedim, başımı sertçe iki yana sallayarak. "Ben buradan gideme—"

"Duru." Yağız'ın sesi keskin ve otoriterdi. Gözlerini bana dikti. "Burası artık güvenli değil."

"Ama ailem var burada!" Sesim kırılmıştı. "Burası benim evim! Benim her şeyim!"

Yağız, gözlerimin içine baktı. Beni inceledi. Titrediğimi fark etti. Gözlerimdeki çaresizliği gördü. Sonra bir adım daha yaklaştı, sesi alçaldı ama daha kararlı hale geldi.

"Sana söz veriyorum," dedi. "Bunu çözeceğiz. Seni bırakmayacağım. Güvende olacaksın. Ama burada kalırsan, kimse güvende olmayacak."

İçimdeki korku büyüdü.

"Yağız buraya bir şey olursa ben yaşayamam."

dedim bir panik ile.Salonun ortasında deli gibi dönüyor raflardaki fotoğrafları alıp tek tek hepsine gösteriyordum.

"Bak.. bak burada Defne'nin doğum dünüydü. Ahahaha nasıl da eğlenmiştik ama...Değil mi Aras?."

Bunda da Arasın yanına gidip gösterdim.

"Bak...BAK dedim sana!"

Gözünün önüne getirip bağırıyordum.Aras sadece ellerimden tutmuş yalvarır gözler ile bakıyordu.Boran en arkada olanları seyir ederken yağız ortalıkta yoktu.

Daha çok bağırdım.Hatta içimin çıkasıya kadar bağırıp ağlamıştım.Belki de daha fazla.Birisi kollarımdan tutup çöktüğüm yerden kaldırdı. Bu kişi Yağızdı...

"Bak duru.. burası senin herşeyin biliyorum. Fakat benim de sizi şuan korumam gerekiyor güzelim.Söz veriyorum..sana söz veriyorum her şeyin aynen yerinde kalacak.Lütfen elimi tut.Gitmemiz lazım.."

Ama o gözlerine baktığımda, söylediklerinin doğru olduğunu biliyordum.

Başımı yavaşça salladım.

Yağız, yukarıya çıkıp gerekli tüm eşyaları almış. Şimdi ise elimi yüzümü için yukarı çıkmamı söyledi. Odamın kapısını açtım,banyoya girip soğuk suyun kurumuş yüzüme çarptım.Bir fark etmemişti.Banyodan çıkıp son kez odama göz attım.Alt kattan yağızın beni çağırdığını duydum.Son bir kez iç çekip odadan çıktım.

Her şey çok hızlı gelişiyordu.

Ama içimde bir his vardı…

Bu, sadece bir başlangıçtı.

Yağız çantamı sırtına geçirip elimi sıkıca tutmuştu. Birlikte aşağı indiğimizde, Aras’ı telefonla konuşurken bulduk.

Ama sesi…

Sesi normal değildi.

Öfkeli. Sert. Gergin.

Bir adım attım. "Aras?"

O an gözlerini kaldırdı, yüzündeki ifade beni yerime çiviledi.

"Buraya geliyorlarmış," dedi.

Nefesim kesildi.

Tam o anda, uzaktan siren sesleri yankılanmaya başladı.

Zihnim dondu.

Ne oluyordu?

Boran hızla Yağız’a döndü. "Şimdi ne yapacağız?"

Yağız hiçbir şey demedi. Gözleri sertleşti. Çantasını sırtına atıp kapıya yürüdü.

"Arabaya."

Hepimiz bir anda dışarı fırladık, Yağız’ın arabasına bindik. Motor çalıştı, lastikler kaldırıma sürtündü ve hızla yola çıktık.

Siren sesleri yaklaşıyordu.

Arkamızda ne bırakıyorduk?

Önümüzde ne vardı?

Nefes nefese, camdan dışarı baktım.

Boran, koltukta sıkıntıyla kıpırdandı. "Şimdi nereye gideceğiz?"

Aras bir an bile tereddüt etmedi.

"Karadeniz'e"

Ve o an, içimdeki korkunun yerini daha büyük bir bilinmezlik aldı...

Bölüm sonu

0 yorum

Bu bölüme henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu sen yaz.