Bilinmezlik, yalan, hoşlantı ve ihanet... Bunların hepsi iç içe geçmişti, sanki bir labirentin içinde kaybolmuş gibiydim. Her adımımda bir başka gerçeğe, bir başka yalanın peşinden sürüklendim. Zihnimdeki bu karmaşık duygular, karanlık bir sis gibi her şeyi sarıp sarmalamıştı. Bu bilinmezliğin içinde ilerlerken, kalbimdeki huzursuzluk giderek büyüyordu.
Telefon ansızın kapandığında, hepsi bir anda durdu. Hepimiz bir an bakakaldık telefona. O kadar aniden kapanmıştı ki, sanki zaman bir anlığına donmuş gibiydi. 10 saniyede her şey bir anda bitmişti. O anki sessizlik, her birimizin içinde yankılandı. Bütün dikkatimiz telefonun ekranındayken, Yağız hemen harekete geçti.
“Hadi kalkalım,” dedi, Boran’a doğru yönelerek, “Kim aramış, ona bir bak. Ben de şirkete gideyim, ne var ne yok kontrol edeyim.”
Boran ciddi bir yüz ifadesiyle ayağa kalktı. Telefonuna bakmaya başladı, ardından kapıya doğru yürüdü. Biz de Yağız, Aras ve ben, geride kalan üçümüz kapının önünde ona bakakaldık. İçimdeki belirsizlik, bir ağırlık gibi göğsümde yer etmişti. Yağız bir adım geri atıp, sanki kimse fark etmeden yanımda durdu. Fısıldar gibi, kulaklarıma sözlerini ekledi:
“Lütfen çok dikkat et, duru."
Cümlesinin bitiminden hemen sonra, Yağız Boran’a yöneldi. Onu sertçe iterek, hareketini hızlandırdı. Boran söyleniyordu, ama Yağız onun tavırlarını görmezden gelerek, kollarından sıkıca tutup dışarıya fırlattı. Kapıdan gelen ses, kalbimde bir boşluk bıraktı. O an her şeyin bir anlamı vardı, ama anlamı ben çözemiyordum.
Kapı kapanınca, içeriye girdik. Tabakları orta sehpadan alıp mutfağa taşıdım. İçimdeki tedirginliği bir nebze olsun atmaya çalışırken, Aras’ın oturduğu koltuğa doğru yöneldim. Yanına oturdum, ellerim dizlerime yerleşti, gözlerim hala ona odaklanmıştı. Bir anlığına hiç hareket etmeden sadece ona baktım. O da bana bakıyordu, ama o bakışlarda bir şeyler eksikti. Ya da belki fazla vardı, kim bilir?
“Aras, ne oluyor?” dedim, sesimden bile şüpheye düştüm. Bu soruyu sormadan önce bile cevabını bildiğimi hissediyordum.
Aras birkaç saniye sustu, sanki kelimeleri bulmaya çalışıyordu. Sonra başını hafifçe eğdi, gözleri başka bir yere kaydı. Sonunda, o normal ses tonuyla cevabını verdi:
“Bir şey olmuyor, Duru.”
Gözlerim daraldı. Onun söylediği şeyin, duyduğumla hiçbir ilgisi yoktu. İçimdeki tüm hisler, bu basit cümlede boğulmuştu. Şüphelerim arttıkça, içimdeki karanlık büyüdü. Bir adım daha attım, biraz daha yaklaştım, ama hala ondan bir şeyler sakladığını hissediyordum.
“Bir anda nasıl bunlar oldu? Benden bir şeyler mi saklıyorsunuz?” diye sordum, sesim daha sertleşmişti, fark etmeden.
Aras, hafifçe gülümsedi ama o gülüşün içinde bir samimiyet yoktu. Gözlerindeki derinlik, bir şeyleri gizlemeye çalışıyordu. Ellerini kafasının arasından geçirdi, derin bir nefes aldı, bir saniye sonra bana döndü:
“Hayır, Duru. Sana anlattıklarım yaşandı işte.”
Bir şeyler vardı, bir eksiklik vardı. Cümlesinin sonundaki belirsizlik, içimdeki tüm şüpheleri besliyordu. Gözlerimden bir an olsun kaçmadı. “Tolga’ya sinirlendim. Yağız’ı aradım, bir plan yaptık. İşte bu kadar.”
O kadar basitti ki… O kadar basitti ki, hiç inandırıcı gelmiyordu. Bir şey saklıydı, farkındaydım. Fakat Aras bunu göstermemeye çalışıyordu. O kadar dikkatliydi ki, her hareketi, her bakışı fazlasıyla hesaplanmıştı.
Bir süre sessiz kaldım, fakat gözlerim ona odaklanmıştı. Kalbim hızla çarpmaya başladı. Çünkü bir şeyler eksikti ve o eksik olan şey, beni deli ediyordu.
Gecenin o karanlığında, içimdeki huzursuzluk bir gölge gibi üzerime çökmüştü. Ne Yağız’dan ne de Boran’dan haber alabilmiştik. Saatler ilerledikçe göz kapaklarım ağırlaşmış, sonunda odamın yolunu tutmuştum ama uyku bana uğramamıştı.
Yağız’ın sözleri kulaklarımda yankılanıyordu. “Dikkat et, Duru.”
Neyden dikkat etmeliydim? Neyden sakınmalıydım?
Bütün bu belirsizlikler içimi kemirirken, gözlerimi ancak güneş doğduğunda kırpıştırdım. Sabah olmuştu.
Biraz olsun aklımdaki düşünceleri dağıtmak için odamdan çıktım. Daha merdivenlere adımımı atar atmaz, mutfaktan gelen mis gibi kokular beni sarhoş etti. Çayın o sıcak ve huzur veren kokusu, domatesin tatlı ekşi aroması, taze ekmek kokusuyla birleşmiş, adeta beni kahvaltı masasına çekiyordu.
Aras.
Bütün bunları hazırlayanın o olduğunu anlamam için mutfağa bakmam yetti. Ocağın başında, ciddiyetle yumurta pişiriyordu. Saçlarını hafif karıştırmış, t-shirt’ünün kollarını sıvamıştı. Aras kahvaltıyı hazırlarken, ben mutfağa ışık hızında dalmıştım. Sofrayı gördüğüm an gözlerim ışıldadı, midem şenlik davulları çalmaya başladı.
"BU NE BÖYLE! ŞAHANE!" diye bağırarak sevinçle tepinmeye başladım.
Aras kaşlarını kaldırıp bana baktı. "Şu an mutfakta halay çekiyor olman mantıklı mı sence?"
Cevap vermedim. Çünkü ağzıma hemen bir zeytin atmıştım. O sırada Aras yumurtayı çeviriyordu, ben ise sofranın etrafında pervane gibi dönüyordum.
"Oha! Peynirin kıvamına bak! Çay nasıl böyle kokar ya? Domatesler özel mi?" diyerek mutfağın ortasında kendi kendime dans etmeye başladım.
Aras derin bir nefes aldı. "Duru, yemek için bir şükür duası mı ediyorsun, yoksa tarikat mı kuruyorsun anlamadım."
Ben tam ekmeğe uzanıyordum ki, gözlerim doldu. "Aras, gerçekten… Şu ekmeğin yumuşaklığına bakar mısın? Bunu muhteşem yapan bir adam olduğunu kabul etmelisin."
Aras başını iki yana salladı, gözlerini devirdi. "O kadar da abartma ya, kahvaltı sonuçta."
"O KADAR DA ABARTMA MI?!" diye çığlık attım. "Sen bu sofrayı Instagram’a atsaydın, influencer olurduk, anladın mı? Fenomen olurduk! ‘Sabahın şef dokunuşları’ diye paylaşırdık! Sponsorluk alırdık! Ama sen? Sen küçümsüyorsun!"
Aras ellerini havaya kaldırıp teslim oldu. "Tamam Duru, sen kazandın."
Ama ben durmadım. Sofranın etrafında dönüp dönüp dans etmeye devam ettim. Elimde çatalı mikrofon gibi tutup kahvaltıyı övmeye başladım.
"Bu ekmek, bu domates! Ah, bu salatalık! Annemin bahçesinden mi, Aras'ın sihirli ellerinden mi?! Anlamıyoruz, bilemiyoruz! Bir çatal yumurta alıyorum ve TAT KUŞAĞIM ŞU AN HALAY ÇEKİYOR!"
Ağzıma bir dilim peynir attım, gözlerimi kapattım ve dramatik bir şekilde başımı salladım. "Hissederek yiyin. Tadı damağınızda, ruhunuzda, kalbinizde..."
Aras elindeki çatalı yavaşça masaya bıraktı. Yüzündeki sabır seviyesi giderek düşüyordu.
"Duru."
"Efendim, büyük şefim?"
"Çok konuşuyorsun. Arkana bak artık."
Ben hâlâ ekmekle dans ederken, "Ne? Niye ki?" diye sorarak arkamı döndüm ve...
DÜNYAM DURDU.
Kapının bir tarafında Boran, diğer tarafında Yağız.
Ama bakışları?!
Boran’ın bakışları resmen "Bu kıza ne olmuş sabah sabah?" diye soruyordu. Hafif başını yana eğmiş, kaşlarını çatmış, sanki beni her an zorbalamaya hazırdı.
Yağız ise…
O BAKIŞ NEYDİ ÖYLE?!
Gözleri hafif kısılmıştı, ama dudağının kenarında belli belirsiz bir gülümseme vardı. Beni izliyordu. Ama öyle sıradan bir izleme değildi. Aşık gibi mi bakıyordu bana? Bir saniye, ne?
Ama dur!
Şu an asıl konu ben ve HALİM.
Üstümde pembe panterli pijamalarım, ayağımda şıpıdık terliklerim, saçım geceden rastgele topladığım bir topuz… Ve ben az önce kahvaltıyla aşk yaşıyordum.
Boran ise bunu kaçırmadı.
Yanıma sinsice yaklaştı, kollarını göğsünde kavuşturdu, beni baştan aşağı süzdü. Sonra bir anda topuzuma PAT! diye vurdu.
"VE VE VE! BORAN ALTUĞ ATTI, BASKET OLDUUUU!"
Sonra arkamdan geçip bir spiker edasıyla bağırdı:
"Mükemmel bir atış sayın seyircileeer! İşte karşınızda kahvaltıyla romantik bir ilişki yaşayan, sabahın erken saatlerinde tuhaf ritüeller yapan ve en önemlisi… HALİNE HİÇ AMA HİÇ BAKMAYAN BİR DURU!"
O an resmen tüm renklerim soldu.
"BORAN!" diye bağırarak elimdeki çatalı fırlattım. Ama o kahkahalar atarak kaçarken, Aras ve Yağız sahneyi sessizce izlemeye devam etti.
Yağız’ın gözleri hâlâ üzerimdeydi.
Ama ben artık yüzümü bile görmek istemiyordum.
SABAH SABAH BU KADAR KAOS FAZLA DEĞİL MİYDİ?!
Boran kahkahalar eşliğinde salonun ortasında zafer turları atarken, ben utanç içinde yere bakıyordum.
Aras çayını sakince yudumladı ve sanki az önce yaşananlar normalmiş gibi konuştu:
"Boran, seni tebrik ediyorum. İnsanların sabah sabah kalp krizi geçirme ihtimalini yüzde yüz arttırıyorsun."
Boran, kendinden aşırı emin bir şekilde omuz silkerek sandalyeye oturdu. "Her sabah spora gitmeye gerek yok, Duru’yla dalga geçmek daha eğlenceli."
Ben derin bir nefes aldım. "Boran, şu an sessizce oturmanı öneriyorum. Çünkü birazdan şıpıdık terliğimi alıp beynine monte edeceğim."
Boran kahvesini karıştırırken gözlerini devirdi. "Senin şu pembe panterli pijamalarından korkmamı mı bekliyorsun?"
Tam karşılık verecektim ki, Yağız’ın hala bana baktığını fark ettim.
Gözleri kısıktı, dudaklarında hafif bir gülümseme vardı.
Tamam, bir saniye, bu adam neden hâlâ bana bakıyor?!
İçimden “Hadi Duru, bir şeyler yap, ortamı toparla.” diye düşündüm.
Ve tabii ki yapmamam gereken şeyi yaptım:
Sandalyeye hızla oturup, en havalı ses tonumla konu değiştirmeye çalıştım. "Evet, kahvaltımızı edelim. Bugünün en önemli öğünü sonuçta, sağlıklı beslenme çok önemli, değil mi gençler?"
Boran kaşlarını kaldırdı. "Demin kahvaltıyla aşk yaşayan sen değilmişsin gibi davranıyorsun. Hadi devam et, belki ekmekle nişanlanırsın."
Aras çatalını masaya bıraktı ve derin bir nefes aldı. "Boran, bazen keşke konuşmasan diyorum ama seninle yaşamak, 24 saat açık komedi programı izlemek gibi."
Boran omzunu silkti. "Ben milletin neşesiyim."
Tam masaya uzanıp ekmek alacaktım ki, Yağız sonunda konuştu:
"Duru."
Ekmek havada kaldı.
"Efendim?"
Gözleri doğrudan benimkilere kitlenmişti. Gülümsemesi hâlâ oradaydı. "Sadece merak ettim… Pembe panterli pijamaların, her sabah giydiğin bir savaş kıyafeti mi, yoksa özel günler için mi saklıyorsun?"
Boran kahkahalarla sandalyeden düştü.
Ben mi?
Ben sadece hayattan umudu kesmiş bir şekilde çayıma odaklandım. Çünkü artık yapabileceğim tek şey, bu utancı sıcak bir içecekle bastırmaktı.
Aras, çayından bir yudum alırken sırıttı ve Boran’a dönüp "Kardeşim, görüyor musun? Duru gerçekten hayatı dolu dolu yaşıyor. Sabah kalkar kalkmaz kahvaltıya serenat yapıyor, ekmeğe aşk mektubu yazıyor, pembe panterli pijamalarıyla moda ikonu gibi geziyor…" dedi.
Boran hala kahkahalarla sarsılıyordu. "Bence Instagram hesabı açmalı. ‘Sabah Mahmurluğunda Şıklık’ diye konsept yaparız, milyon takipçi garanti!"
Aras, ciddi bir ifadeyle başını salladı. "Aynen. ‘Duru’nun Günlük Kahvaltı Maceraları’ diye bir YouTube kanalı bile açabiliriz. Açılış sahnesi şöyle olur: Duru uykulu gözlerle sofraya yaklaşır, ekmeği koklar, sonra da ‘Ah, bu ekmek! Bir sanat eseri!’ diye bağırır."
Boran bu fikre bayılmış gibi gülerek ekledi: "Ve sonra slow motion çekimde ekmeği havaya kaldırıp güneşe doğru tutar. Arkada da epik bir film müziği çalar."
Ben gözlerimi kısarak çayımı yudumladım. "Siz burada stand-up gösterisi mi yapıyorsunuz, kahvaltı mı ediyorsunuz?" diye homurdandım.
Tam Boran bir şey daha ekleyecekti ki, Yağız hafifçe sandalyesine yaslanıp kaşlarını kaldırdı. "Tamam, yeter." dedi, sesi her zamanki gibi sakin ama kesindi.
Boran duraksadı. "Ama daha yeni eğlenmeye başlamıştık?"
Yağız gözlerini ona dikti. "Boran, onunla yeterince uğraştın. Daha fazla uzatma."
Boran, gözlerini devirdi ama sustu. Aras da hafifçe gülümseyerek başını iki yana salladı. "Tamam tamam, şaka bitti. Ama Duru, pijama seçimini yine de bir gözden geçir, bizden sana dost tavsiyesi."
Derin bir nefes alıp tabağıma yöneldim. "Kendi kıyafetlerinizle ilgilenin lütfen. Sabah sabah stil danışmanlığı yapacak enerjim yok." dedim, çayımı karıştırarak.
Yağız hafifçe gülümsedi ama bir şey demedi.
Ve böylece konu kapandı. Ama ben o bakışları hala unutamıyordum.
Kahvaltının sonuna doğru herkes biraz daha sakindi. Aras çayını yudumlayarak gözlerini kapattı, Boran telefonuyla oynuyor, Yağız ise her zamanki gibi sessizce tabağındaki son lokmaları bitiriyordu.
Tam masadan kalkacaktım ki, Yağız sandalyesini geriye doğru itti ve hafifçe kollarını bağladı. "Hadi, herkes hazırlansın. Bir yere gideceğiz. Şık giyinin."
Boran anında kaşlarını kaldırdı. "Şık mı? Duru için zor bir konsept olabilir."
Başımı hızla ona çevirdim. "Neymiş benim neyim eksik?!
Boran kahvesini karıştırırken umursamaz bir şekilde omuz silkti. "Yani, pembe panter pijamalarını göz önüne alırsak, moda konusunda biraz… şeysin. Nasıl desem, çılgınsın?"
Aras araya girip kahkahayı bastı. "Daha doğrusu, moda trendlerine savaş açmışsın."
Gözlerimi kıstım. "Peki, tamam. Bekleyin de görün." dedim, hışımla yerimden kalkıp odama çıktım.
Duru’nun Hazırlık Sahnesi
Dolabımın önünde kollarımı bağlayıp seçeneklerimi süzdüm. Eğer Boran alay ediyorsa, ona en iyi şekilde karşılık vermeliydim. Şık olmamı istediler, öyleyse şıklığın kitabını yazıp öyle çıkacaktım!
Siyah, dizimin biraz üstünde biten, vücuda tam oturan ama asla rahatsız etmeyen bir elbiseye uzandım. Kumaşı hafif parlak, omuz kısmı hafif açık ve zarif duruyordu. Ne çok abartılı ne de sıradandı.
Üzerime geçirdiğimde, elbise adeta üzerime dikilmiş gibi oturdu. Hafifçe etek kısmını düzelttim, yan döndüm, aynada kendime göz kırptım. "İşte şimdi oldu."
Saçlarımı açık bırakmaya karar verdim. Hafif dalgalı ama dağınık değil, doğal bir şekilde omuzlarıma döküldü. Gözümün önüne düşen birkaç tutamı parmaklarımla geriye attım.
Makyajımı fazla abartmadım. Hafif bir eyeliner, belli belirsiz bir maskara ve nude tonlarda bir ruj… Ama tüm bunlar birleştiğinde, “Ben buradayım ve harikayım” diye bağırıyordu.
Aynaya son kez bakıp başımı gururla salladım. "Tamamdır Duru, sen bu işi biliyorsun kızım!"
Kapıyı açıp merdivenlerden aşağıya inerken içimde bir zafer havası vardı. Şimdi sıra Boran’ı susturmaktaydı.
Şaşkın Bakışlar
Salona adım attığım anda beklediğim etkiyi aldım.
Kapının önünde üçü de sıralanmıştı. Yağız kollarını bağlamış, Boran cebine ellerini sokmuş, Aras ise telefonuyla oynuyordu. Ama beni gördükleri an… üçü de dondu.
Boran'ın gözleri kocaman açıldı, sonra kaşlarını kaldırdı ve alaycı bir şekilde başını salladı. "Vay vay vay… Demek Duru, pijama dünyasını terk edip gerçek kıyafetlere geçiş yaptı ha? Büyük gün arkadaşlar, bunu bir yere not edelim."
Sinirle gözlerimi kıstım. "Boran, iki dakika ciddiyet lütfen."
Aras gülmemek için dudaklarını ısırdı. "Ben ciddiyim, sana yemin ederim. Ama bu anı kaçırmak istemem. Duru, dön bir, tam göremedik."
Elbisemin eteğini hafifçe çekiştirip kollarımı bağladım. "Dönmüyorum. Beğendiniz beğendiniz, beğenmediyseniz de çenenizi kapatın."
Yağız baştan aşağı süzdü, sonra hafifçe başını eğip dudaklarında hafif bir gülümsemeyle "Güzel olmuşsun." dedi.
Boran anında kaşlarını çattı. "Bu kadar mı? Güzel mi olmuş? Adam biraz daha övseydin, ne bileyim, iltifat etseydin!"
Yağız hafifçe omuz silkti. "İltifat ettim zaten."
Boran başını iki yana sallayarak Aras’a döndü. "Bu adamın duygusuzluğunu bir gün bilim insanları inceleyecek."
Aras kahkaha attı. "Duru, tamam tamam, kızma. Hadi gidelim, yoksa bu ikisi daha fazla saçmalamaya başlayacak."
Derin bir nefes alıp "Pekâlâ, gidelim." dedim ve zafer kazanmış bir edayla kapıya doğru yürüdüm.
Ama içimde küçük bir tatmin vardı. Çünkü o üç saniyelik nutuk tutulmasını asla unutmayacaklardı.
Arabaya bindiğimiz anda Boran’ın diline düşeceğimi biliyordum ama hiç umurumda değildi. Siyah elbisem, dalgalı saçlarım ve minimal makyajımla gayet kendime güveniyordum. Yağız direksiyona geçerken Aras ön koltuğa oturdu, ben ve Boran ise arka koltuğa yerleştik.
Daha arabaya oturmamla Boran’ın kaşlarını kaldırarak bana dönmesi bir oldu. "Şimdi söyle Duru, bu kadar şık giyinmenin sebebi ne? Yoksa yakında biriyle nişan mılan mılan mılan mılan mılanlanlanıyorsun?" dedi, sanki radyo frekansı bozulmuş gibi.
Gözlerimi devirdim. "Boran, bazen gerçekten beynini inceletmen gerektiğini düşünüyorum."
Aras araya girdi. "Ama kabul et, şu an biraz abartılı giyinmişsin. Bize bir kraliyet düğününe gidiyormuşuz gibi hissettirdin."
Arkamı koltuğa yasladım ve kollarımı bağladım. "Beni şık olmam için teşvik eden sizdiniz, unutmayalım."
Yağız dikiz aynasından bana kısa bir bakış attı. "Fena olmamış." dedi kısık bir sesle.
Boran anında tepki verdi. "Ya cidden mi?! Az önce ben de ‘fena olmamış’ dedim ama sen beni yerden yere vurdun. Aynı şeyi Yağız diyince sorun olmuyor!"
Sinsice sırıttım. "Çünkü o beni rahatsız etmek için söylemiyor."
Boran gözlerini devirirken Aras kahkahayı bastı. "Şu an Boran kaybetti. Lütfen bunu herkes not alsın."
Boran homurdanarak camdan dışarı bakarken, Yağız konuyu daha fazla uzatmamak için sesi kesip yola odaklandı. Ben de camdan dışarı bakarak nereye gittiğimizi anlamaya çalıştım.
Saray Gibi Bir Yere Geliş
Arabamız, devasa demir kapıları olan büyük bir malikanenin önünde durduğunda ağzım açık kaldı. Gözlerimi kocaman açarak dışarı baktım. "Bu… bu nasıl bir yer?"
Boran kıkırdadı. "Duru, şaka yapıyorsun değil mi? Burası bildiğin saray gibi bir yer!"
Ve gerçekten de öyleydi.
Bembeyaz mermerden inşa edilmiş, devasa sütunları olan, önünde geniş bir çeşme bulunan bir konaktı. Bahçesi o kadar büyüktü ki, ufka kadar uzanıyormuş gibi hissediliyordu. Çeşmenin etrafında küçük taş yollar, her bir köşede şekilli budanmış çalılar ve çiçek bahçeleri vardı. Güneş ışığı beyaz taşların üzerinde parlıyor, malikane adeta bir peri masalından çıkmış gibi duruyordu.
Tam kapının önüne geldiğimizde, altın işlemeli büyük kapılar ağır ağır açıldı. İçeriden gelen ışık, mermer zeminle birleşerek mükemmel bir yansıma oluşturuyordu.
Aras yavaşça kapıyı açıp bana döndü. "İçeri girerken düşme, çünkü burası cidden ihtişamıyla adamın başını döndürüyor."
Boran başını iki yana salladı. "Duru için özellikle tehlikeli. Birden fazla merdiven var."
Gözlerimi kıstım. "İkiniz de şu an susmazsanız gerçekten burada bir kazaya sebep olacağım."
Yağız derin bir nefes alarak önden yürümeye başladı. "Hadi, içeri giriyoruz."
Ve biz üçümüz, ağzımız açık bir şekilde onu takip ettik.
Boran, Aras ve ben hâlâ gözlerimizi kocaman açmış, bulunduğumuz yeri sindirmeye çalışırken Yağız gayet sakin bir şekilde içeri doğru ilerliyordu.
Mermer zemin o kadar parlaktı ki, her adım attığımda topuklarımın tıkırtısı yankılanıyordu. Devasa avize, üzerimize parıl parıl ışık saçıyor, duvarlardaki tablolar ve heykeller her bir köşeye sanat eseri havası katıyordu.
Boran başını iki yana sallayıp mırıldandı. “Buraya gelen herkes zenginleşiyor mu? Öyle hissediyorum da.”
Aras elini cebine sokup sırıttı. “Bir on dakika daha burada kalırsam, hesap makinesiz para sayabileceğimi hissediyorum.”
Ben hâlâ büyülenmiş gibi etrafa bakarken en sonunda Yağız’a döndüm. “Tamam, burası inanılmaz ama biz burada ne yapıyoruz?”
Yağız yürürken ellerini cebine soktu, sesi her zamanki gibi sakin ve netti. “Tolga’nın sergisi var. Bugün burada gerçekleşiyor.”
Bir an durup gözlerimi kırpıştırdım. “Tolga? Yani… bizim Tolga? Hani sinir olduğumuz Tolga? Hani yüzünü gördüğümüzde yön değiştirdiğimiz Tolga?”
Boran kollarını bağlayıp başını salladı. “Aynen. Maalesef bu akşam ünlü sanatçı Tolga Bey’in ‘Mükemmeliyetin Estetiği’ adlı sergisine teşrif etmiş bulunmaktayız.”
Aras ciddiyeti korumaya çalışarak boğazını temizledi. “Lütfen bu kadar önemli bir etkinliği küçümsemeyelim. Adam resmen sanat dünyasını sarsıyor.” dedi, ardından Boran’la birlikte sessizce gülmeye başladılar.
Yağız onlara aldırış etmeden konuşmaya devam etti. “Buraya gelmemiz gerekiyordu. Tolga son zamanlarda fazlasıyla dikkat kesildi, özellikle bana. Ne yapacağını, kimle iş birliği içinde olduğunu anlamamız lazım.”
Kaşlarımı çattım. “Ve bunu onun sanatsal eserlerine bakarak mı yapacağız?”
Yağız hafifçe başını salladı. “Aynen öyle.”
Boran alaycı bir kahkaha attı. “Ah, harika. Yani koca akşam boyunca soyut tablolara bakıp ‘Vay be, kesin burada bir şey ima ediliyor’ diye düşüneceğiz.”
Aras başını sallayarak derin bir nefes verdi. “O kadar işimizin arasında sanat eleştirmeni de olduk, mükemmel.”
Ben hala durumu sindirmeye çalışıyordum. “Peki, Tolga’nın bunu fark etmeyeceğini mi sanıyorsunuz? Yani bu adamın gözleri her yerde. Ne kadar sakince davranabiliriz ki?”
Yağız hafifçe durup bana döndü. “İşte o yüzden buradasın.”
Gözlerimi kısarak ona baktım. “Nasıl yani?”
Boran hafifçe dirseğiyle beni dürttü. “Duru, sen bizim dikkat dağıtma mekanizmamızsın.”
Gözlerimi kocaman açtım. “Ne?!”
Aras kahkahayı bastı. “Gayet mantıklı. Senin yanında olduğumuzda zaten sürekli olay çıkıyor. Doğal bir kaossun.”
Boran da gülerek başını salladı. “Aynen. Sen bizim planlı plansızlığımızsın.”
Kollarımı bağlayıp dudaklarımı büzdüm. “Bu cümlenin bana bir hakaret mi yoksa iltifat mı olduğunu çözemedim.”
Yağız hafifçe gülümsedi, başını sağa eğdi. “İltifat olarak alabilirsin.” dedi ve ardından yürümeye devam etti.
Ben ise arkamdan sırıtan Boran ve Aras’a göz devirdim. “Harika. Gerçekten harika. Sanatla dolu bir akşam ve benim görevim... Tolga’nın dikkatini dağıtmak.”
Boran omzunu silkti. “Emin ol, en eğlenceli görev seninki.”
Aras gülerek bana göz kırptı. “Hazır mısın, sanat dünyasını fethetmeye?”
Derin bir nefes aldım ve "Sanırım başka seçeneğim yok." diyerek onların peşinden yürümeye devam ettim.
Büyük kapılardan içeri adım attığımızda, içerideki kalabalık ve ışıklar bir an gözümü kamaştırdı. Yüksek tavanlar, altın süslemeler ve devasa avizeler mekâna ihtişam katıyordu. Şık giyinmiş insanlar ellerinde şampanya kadehleriyle tabloları inceliyor, sanat hakkında yorumlar yapıyorlardı.
Boran eğilip fısıldadı. "Burası sanat etkinliği mi yoksa gizli bir milyarder buluşması mı? Resmen pahalı bir hava soluyorum."
Aras kaşlarını kaldırarak etrafa baktı. "Yemin ederim yanlışlıkla bir şeye dokunsam kredi borcuna girerim."
Tam o anda salonun ortasında, cam bir bölmeyle korunan bir tablo gözüme çarptı. Diğer eserlerden çok daha büyük ve göz alıcıydı. Çerçevesi neredeyse bir mücevher gibi parlıyordu ve önünde ekstra güvenlik önlemleri alınmıştı.
Boran sessizce ıslık çaldı. "Tamam, itiraf ediyorum. Bunu duvara asmam için bana para verseler bile kabul ederdim."
Ben tabloyu incelerken, bir anda karşımızda Tolga belirdi. Üzerinde siyah bir takım elbise vardı, saçları özenle taranmış, yüzünde ise her zamanki ukala ifadesiyle bize bakıyordu.
"Sakın ola ki bir rezalete sebep olmayın." dedi gözlerini kısarak. "Bu akşam benim sanatım için düzenlendi, sizin gibi gereksiz unsurlar için değil."
Boran gözlerini devirdi. "Biz buraya bedava yemek yemeye geldik, Tolga. Sanatına zarar vermeyeceğiz, rahat ol."
Tolga kollarını bağladı ve sinirle gülümsedi. "O tablo var ya..." dedi, arkasındaki korunaklı tabloyu işaret ederek. "Sizin tüm hayatınızdan daha pahalı. Siz buraya ayakkabılarınızla bile adım attığınızda sanat değeri düşüyor."
Aras gözlerini kocaman açtı. "Bu tablo cidden pahalı mıymış?" dedi şaşkınlıkla. "Kim bilir nasıl oldu da birleştirdiniz? Kesin birkaç sanatçının emeğini çalıp üzerine imzanı attın."
Tolga sertçe nefes verip başını iki yana salladı. "Sanattan anlamayanlarla konuşmak beni yoruyor." dedi ve burnunu havaya dikerek uzaklaştı.
Tam o anda Yağız, gözlerini benden ayırmadan kısık bir sesle konuştu. "Bak şunu görüyor musun?"
Gözlerimi ona çevirdiğimde, hafifçe çenesini Tolga’nın gösterdiği korunaklı tabloya doğru salladığını gördüm.
"Onu çalıyoruz." dedi dümdüz bir ifadeyle.
Bir an nutkum tutuldu. "Ne?!"
Boran sırıtarak ellerini ovuşturdu. "Nihayet! Bir sanat etkinliğini eğlenceli hale getirecek bir şey!"
Aras kaşlarını kaldırdı. "Bu planın en başında olduğumu bilseydim, çok daha heyecanlı gelirdim."
Yağız gözlerini devirerek konuşmaya devam etti. "Duru, şimdi git ve Tolga’yı oyalayacaksın. Ne yap et, ama onun bu tarafta durmasını sağla. Biz de o tablonun güvenliğini devre dışı bırakacağız."
Kaşlarımı çattım. "Yağız, sen ciddi misin? Ben Tolga’yı nasıl oyalayayım?"
Boran gülerek omzuma vurdu. "Daha az önce söyledik. Sen doğal bir kaossun. Hiç çaba sarf etmeden bile bir karmaşa yaratabilirsin."
Aras onaylar gibi başını salladı. "Aynen. Tolga’nın sinirini bozmada o kadar iyisin ki, yetenek olarak CV’ne yazabilirsin."
İç çektim ve kollarımı bağladım. "Pekâlâ, gidiyorum. Ama eğer yakalanırsak ve hapse girersek, en fazla üç ay suratınıza bakmam."
Yağız hafifçe gülümsedi. "Merak etme. Plan kusursuz."
Boran omuz silkti. "Ve kusursuz değilse bile eğlenceli olacak."
Derin bir nefes alıp gözlerimi devirdim. "Harika. Sanat dünyasına adım atmak istemiştim ama bunu sanat hırsızlığı yaparak yapacağımı düşünmemiştim."
Sonra başımı dik tutup Tolga’nın olduğu tarafa doğru yürümeye başladım. "Tamam, bakalım bu gece ne kadar kaos yaratabiliyorum."
Tolga’nın usulca yanına yaklaşıp kulağına fısıldadım: “Burası fazla sıkıcı değil mi?”
Gözleri anında parladı, bakışları keskinleşti. “Yanlarından ayrılmana ve benim tarafıma geçtiğine göre, evet, çok sıkıcı bebeğim,” dedi ve hafif bir gülümseme belirdi dudaklarında. Kusacağım şimdi.
"Şarkı söylemeliyim" dedim bir anda, kendime şaşırarak iyice abarttın dedim kendi kendime.
Tolga kaşlarını kaldırdı, Aynı şeyi o da yapmıştı ve ağzından belli belirsiz ne demişti.
“Haydi amaaa,” dedim, ellerini tutarak. Onun ciddiyetini bozmak için her şeyi yapmam gerekiyordu.
Arkadan Yağız’ın beni izlediğini biliyordum ve eminim şu an deli oluyordur. Yandan bir bakış attım, gerçekten de öyleydi. Küçük bir kıkırdama patladı, sonra tekrar Tolga’ya döndüm. “Yani onlara geçeyim öyle mi?” dedim, tehditkar bir şekilde.
Tolga hızlıca öne atıldı, Yemi yutmuştu. Hemen elini havada salladı ve ciddi bir şekilde “Hayır, tabii ki de dur, şimdi durduruyorum orkestrayı,” dedi ve bunu gerçekten yaptı.
Sahneye geçmem 2 dakika 20 saniye aldı. Tüm odaklar bendeydi şimdi. Ne yapmalıydım? Çaktırmadan bizimkilere baktım. Güvenlik işleri hallolmuş, cami açmışlardı. Pislik herif güvenlik çağırmıştı. Ama işimize gelirdi. Arkadan slow bir şarkı çalmaya başladı.
Eğilerek Tolga’ya seslendim: “Sence de çok sıkıcı değil mi? Oysa ki ben eğleniriz sanmıştım.”
Tolga arkadakilere seslendi, “Duru hanımın istediği şarkıyı çalın!”
Aklıma hemen Everything at Com geldi. Şarkı çalmaya başladığında, ortam acayip uyuyordu. Hemen şarkıyı söylemeye başladım. Yerimde dans ediyorum, büyük bir mutlulukla şarkı söylüyordum.
Durumu kontrol ettim, boran ile Aras tabloyu sırtlamıştılat.dikkatleri üzerimde toplamak için daha çok dans etmeye başladım. Kimse başka bir şeye bakmasın diye her şeyimi verdim. Şarkının sonlarına doğru, “Şimdi ne halt edeceğim?” derken, arkadan Yağız’ı gördüm. Bana gel işareti yapıyordu. Belli ki, çalmışlardı.
Şarkı biter bitmez sahneden indim. Tolga yanımda bitmişti hemen. “Çok iyiydin, bitanem! Hadi şimdi gidelim, bak daha sıkıcı olacaktır.”
Pis kurusu. Kusmuk.
Yapmacık bir gülümseme ile, “Makyajımı tazelemem gerekiyor amaaa,” dedim, kendimden resmen iğrenerek. “Tamam,” diyerek başka bir yere gitti.
Koşarak Yağız’ın yanına geldim. Kapıya doğru ilerlerken, elimi sıkıca tutmuş, kaşları sinirli bir şekilde çatılmıştı. “Bunun üzerine birazdan duracağım, şimdi gitmeliyiz,” dedi ve elimi sıkıca tutarak arabaya koştuk.
Beni arka koltuğa oturttuktan sonra, kendi de koltuğa oturup hızlıca oradan uzaklaştık. Yağız’ın soğukkanlılığı beni rahatsız ediyordu. Bir an hiçbir şey konuşmadık, sadece arabanın motorunun sesi yankılandı.
Yolda koşar adımlarla ilerliyorduk. Araba koyduğumuz yerden daha uzaktaydı ve Yağız her adımda kolumu daha da sıkıyordu. Acıyı bastırmak için dişlerimi sıktım ama nafile, nefesim kesiliyordu. "Yağız, kolum! Acıtıyorsun!" diye inledim, ama o beni duymuyordu. Hiçbir tepki vermedi, hızını bile kesmedi.
Ne yapmıştım ki şimdi ben? Kendisi demişti oyala diye. Görevim gayet de başarılı geçmişti. Öyleyse neden böyle davranıyordu? Beni sürükleyerek ilerletirken bir an sendeledim, ama düşmeme bile fırsat vermeden tekrar ayağa kaldırdı. Sanki ben bir insandan çok, taşınması gereken bir eşyaydım onun için.
Kapının oraya geldiğimizde iki koruma bize baktı. Güç bela yüzüme bir gülümseme yerleştirdim ama içim içimi yiyordu. Yağız’ın parmakları bir anlığına gevşedi, ama adamların kapıyı açmasıyla beni tekrar bileğimden yakaladı. Daha sıkı, daha acımasız. "Yağız, yeter!" dedim, ama o hâlâ sessizdi. Konuşmam nafileydi. Beni duymuyordu çünkü.
Ağaçların arasından arabayı gördüğümde rahatlayacağımı sanmıştım, ama yanılmışım. Elini hâlâ bırakmamıştı. İlk beni arka koltuğa oturttu, sonra da kemerimi sertçe bağladı. Öyle sert çekmişti ki, kemer tenime battı. Kapıyı hızla çarptı, sonra ön tarafa geçip arabayı çalıştırdı. Gaza bastığında, araba adeta fırladı.
İçeride sadece motorun sesi vardı. O kadar boğucu bir sessizlikti ki, ruhum çıkıp gitmek istese zorlanırdı. Başımı yana çevirip camı açtım. Sert rüzgârın yüzüme vurmasını istiyordum, biraz olsun nefes alabilmek için. Ama o an sırtıma bir el değdi, sertçe geriye çekildim. Gözlerim büyüdü. "Ne yapıyorsun?" diye çıkıştım Boran’a. O ise tek kelime bile etmeden cama bakıyordu.
Takip ettim bakışlarını. Cam yavaşça kapanıyordu. Ama kendi kendine değil. Yağız’ın eli düğmenin üzerindeydi. Bilinçli olarak, bile isteye kapatıyordu. Onu öyle izlerken, bedenim istemsizce geri çekildi. Bunu neden yapıyordu? Nasıl bu kadar gözü dönmüş olabilirdi?
Sessizce başımı cama yasladım, gözlerimi yola diktim. Saatlerce öyle gittik. Yol uzadıkça uzadı, gece çöktü. Yetmez miydi? Evimi özlemiştim. Eve gitmek istiyordum.
Birden, ani bir manevrayla araba sola döndü. Kalbim yerinden fırlayacak gibi oldu. Etrafıma bakındım, nereye geldiğimizi anlamaya çalıştım. Ağaçların arasından bir anda farlar açıldı. Bir, iki, üç... Daha fazlası. Ortalık bir anda aydınlandı.
Yağız motoru kapatıp arabadan indi. O an nefesimi tuttum. Bir başka arabaya doğru yürüdü. Siyah şapkalı, iri yarı bir adam kapısını açıp dışarı çıktı. Birbirlerine baktılar, ardından el sıkıştılar. Konuşmaya başladılar, ama ne söylediklerini duyamıyordum.
Sonra Yağız göz ucuyla arabaya baktı ve el işareti yaptı. Aras, Boran’ın koluna dokundu. İkisi de arabadan indi. Birbirlerine bir şeyler söylediler ama duyamadım. İçimde garip bir huzursuzluk vardı.
Boran başka bir adamla birlikte bagaja yöneldi. Kalbim hızlandı. Gözlerimi kısarak izledim onları. Bagajı açtılar, içindeki tabloyu aldılar. ÇALDIĞIMIZ tabloyu.
Ve sonra… gittiler.
Aras ve Boran, hiçbir şey olmamış gibi o adamlarla birlikte başka bir arabaya binip uzaklaştılar. Şok içinde nefesimi tuttum. Bunu nasıl yapabildiler? Nereye gidiyorlardı? Yağız ise sadece durup arkalarından baktı. Kıpırdamadı.
Sonra yavaşça arkasını döndü, kollarını göğsünde bağlayarak ağaçlara baktı. O kadar kayıtsız görünüyordu ki, içimdeki öfke kabardı.
Dayanamadım.
Sessizce arabadan inip yanına yürüdüm. Kapıyı kapattım ama o hâlâ bana bakmıyordu. Umurunda bile değildim. Sinirle derin bir nefes aldım. Onun aksine, ben arabaya dayadım kollarımı.
Etrafı izledik. Sessizlik yine her şeyi yutmuştu. Ama benim içimde fırtınalar kopuyordu.
Düşünceler aklımdan fırtına misali akıp giderken kendimi tutamadan, sesimi kontrol edemeyerek konuştum:
"TABLOYU ÇALDIĞIMIZ KARŞILIĞINDA O İKİSİNİ Mİ VERDİN ONLARA, CİDDEN?!"
Sesimin yüksekliğiyle birlikte içimde patlayan öfke, rüzgârın bile bir an durmasına sebep olmuş gibiydi. Yağız, beklemiyor olacak ki şaşkınlıkla bana döndü. Gözleri önce bir anlık dondu, sonra o tanıdık alaycı bakışı geri geldi.
Ellerimi hemen ağzıma götürdüm. Ne yaptım ben? Sinirli birisine bağırmıştım. Hem de bu sinirli birisi Yağızdı. Ama... Ama?
Yüzündeki sertlik bir anda kayboldu.
Ve sonra... güldü.
Gerçekten, içten ve kahkaha atarak güldü. O kadar beklenmedik ve doğaldı ki, bir an için beynim durdu. Sanki az önce bana kök söktüren adam bu değildi. Sanki saatlerdir beni duymazlıktan gelen, camı bile yüzüme kapatan adam bu değildi.
Ve onun gülüşü...
Muhteşemdi.
İşte en sinir bozucu kısmı buydu! Tam kızmışken, tam ona çok sert bir şeyler söyleyecekken böyle gülüp her şeyi karıştırıyordu.
Bir yandan başını hafifçe yana eğdi,
"Hayır, ama eğer verseydim nasıl olurdu acaba... Şimdi merak ettim bak!"
diye konuştu, gözlerini hafif kısıp bana bakarken dudaklarının kenarı iyice yukarı kıvrıldı.
Benimle. Dalga. Geçmişti.
BENİMLE!
Burnumdan soluyarak kafamı sinirle çevirdim. "Çok komiksin, gerçekten harikasın!" diye homurdandım. Onun ise hâlâ gülmesini duyabiliyordum. Gülüşü artık kahkaha seviyesine ulaşmasa da içten içe hâlâ keyif aldığını hissedebiliyordum.
Sonra...
Birden sustu.
Koluma buz gibi eli değdi.
İrkilmemle ona bakmam bir oldu. Parmakları, bir kuş tüyü kadar hafif ama bıçak kadar keskin bir dokunuşla bileğimi kavradı. Önce parmaklarını yavaşça sıktı, sonra…
Dudaklarını bileğime dokundurdu.
Sıcacık, yumuşak bir öpücük.
Kalbimin ritmi değişti.
Baş parmakları, tenime en ufak bir baskı uygulamadan yavaşça bileğimin üzerinde gezindi. Bir ritmi vardı sanki, beni sakinleştirmeye çalışan bilinçsiz bir hareketti. Şu an başka bir yerde olsak, bileğim bu kadar acımasa, muhtemelen uykum gelirdi.
Onu izledim. Sadece izledim.
Gözlerinde garip bir pişmanlık vardı.
Sanki elinde sevdiği bir oyuncağı tutuyordu ve biraz önce yanlışlıkla kırmıştı. Şimdi de onu tamir etmeye çalışıyordu. Ama tamir edebilecek miydi? Orası muamma.
Sessizlik uzun sürdü. O elleriyle bileğimi okşamaya devam ederken, ben derin bir nefes aldım.
"Beni bir daha bu kadar sıkarsan,"
dedim, gözlerimi kısmış şekilde ona bakarak,
"eve döndüğümüzde senin de canını yakarım, haberin olsun."
Gülümsedi. Ama bu sefer gülüşünde alaydan çok bir sıcaklık vardı.
"Eve döneceğimizi kabul ettin yani?" diye mırıldandı.
Kelimeleri fark etmemle gözlerimi kocaman açtım. "Ben öyle bir şey söylemedim!" dedim hızla, bileğimi çekmeye çalışarak.
Ama Yağız, bırakmadı.
Ve yine güldü.
Avuç içleriyle bileklerimi ve ellerimi ısıtmaya başlamıştı. Dokunuşu önce garip geldi, ama sonra… sonra fark ettim ki, itiraz etmiyorum. Geri de çekilmiyorum.
Bunun iki sebebi vardı aslında.
Birincisi, çekmeye kalksam bırakmayacağını biliyordum.
İkincisi ise… hava serindi ve bu biraz işime geliyordu.
Onun elleri sıcaktı. Ciddi ciddi beni ısıtıyordu. Sessizce, acele etmeden, ellerimi okşar gibi… Dışarıdaki soğuğa rağmen içim tuhaf bir huzurla doluyordu.
Bir süre böyle kaldık. O beni ısıtmaya devam etti, ben ise gözlerimi kapatıp sadece rüzgârı dinledim. Hafif esiyordu, yaprakları hışırdatıyor, gecenin sessizliğini melodik bir fısıltıya dönüştürüyordu.
Sessizliği bozan Yağız oldu.
"Şu an ne yapmak istersin?"
Bunu söylerken keyfi yerindeydi, belliydi. Hatta… gülümsüyor muydu o?
Yoksa ben soğuktan serap mı görüyordum?
Onun bu kadar sıradan bir şey sorup, böylesine rahat olması komiğime gitmişti. Kendimi tutamadan kıkırdadım.
"Ne?" dedim gülerek.
"Hadi bana ne yapmak istediğini söyle."
Bu havada ne yapabilirdik ki? Etrafıma baktım. Yüzümde sebebini bilmediğim bir gülümseme yayıldı. Buradaydık. Issız bir ormanda, gece vakti, arabadan gelen hafif bir motor sesi ve uzaktan duyulan rüzgâr dışında hiçbir şey yoktu.
Ne yapabilirdik?
Aklıma bir şey gelmemesi garipti. Hafif utançla, biraz da şımarık bir edayla, "Aklıma bir şey gelmedi ki şimdi." dedim.
Ama Yağız, Yağız öyle düşünmüyordu.
Başını yana eğdi, gözleri hafif kısıldı, sanki içimi okuyor gibiydi.
"Hayır, geçiyor, Duru. Hadi de onu."
Gözlerim kocaman açıldı. Bu çocuk aklımı mı okuyordu acaba.
Heyecanla, içimdeki kıpırtıyı bastıramayarak söyledim:
"Dans etmek istiyorum!"
Sanki bu anı bekliyormuş gibi keyifle ellerimi bıraktı ve arabaya doğru yürüdü. Farları açtı, arka tarafa geçti ve hafif bir şarkı açtı. Melodi geceye yayıldığında, her şey daha da büyülü hâle gelmişti sanki.
Ben resmen olanlara sırıtarak bakıyordum.
Yanıma döndüğünde, hafifçe eğilip elini bana uzattı. Gözleri parlıyordu.
Kahkaha atarak elini tuttum.
Ve o, beni hafifçe arabadan uzaklaştırdı. Aramızdaki mesafeyi belirginleştirdi. Ellerimi iki yana açtı, sonra bir elini belime koydu, diğer elimi ise sıkıca tuttu.
Bense onun omzuna tutunarak gülmeye devam ettim.
"Ama ben dans etmeyi bilmiyorum ki!" dedim, içimdeki neşeyi gizleyemeyerek.
O ise hiç duraksamadan, gözlerimin içine bakarak eğildi ve kulağıma fısıldadı:
"Ben varım."
Ve ardından, sesi neredeyse bir fısıltı kadar yumuşaktı:
"Benim olduğum her yerde, her şeysin."
Nefesim kesildi.
Sadece ona baktım.
O anın bitmemesini istedim.
Gözlerinin içinde kayboldum. Derin, bilinmez ama sıcacık bir anlam vardı orada. Sakladığı, söylemediği ama beni içine çeken bir şeyler…
Ama en çok da, orada kendimi gördüm.
Yüzüme tatlı bir tebessüm yerleşirken,
"Peki, hocam. Nasıl dans edeceğiz?"
dedim, hafif muzip bir tonla.
O da gülümseyerek,
"Ayaklarımı takip et."
dedi.Ben kahkaha atarak,
"Hay hay!"
dedim.Ve müzik başladı.
Bir adım geri, bir adım ileri. Sağ, sol…
Ve döndük.
Bir adım geri, bir adım ileri. Sağ, sol…
Ve bir anda beni kollarına aldı, hafifçe eğildi.
Ben çığlık gibi bir kahkaha attım, o sadece güldü.
O an, dünya durdu.
Yıldızlar biraz daha parladı.
Soğuk yerini sıcağa bıraktı.
Ve ben…
Ben, ilk kez bu kadar mutluydum.
Kaç saat geçti, kaç müzik değişti bilmiyorum. Zamanın ritmi çoktan kaybolmuştu, sanki sadece biz vardık bu gecede.
Yağız’ın kollarına yaslanmıştım, o ise beni sıkıca sarmalamıştı. Soğuktan koruyordu, üstelik saçlarımın arasında gezinen elleri başlarda hafifçe gıdıklasa da sonradan hoşuma gitmeye başlamıştı.
Küçük bir ritim tutturmuş, yerimizde hafif hafif sallanıyorduk.
Onun kalp atışlarını duyuyordum.
Düzenliydi.
Ve bir melodi kadar güzeldi.
Tam gözlerimi kapatıp bu anın içinde kaybolacakken, arkamızdan gelen kahkaha sesleriyle ikimiz de irkilerek başımızı kaldırdık.
Boran ve Aras, az ileride, ellerinde telefonlarla bize bakarak katıla katıla gülüyorlardı.
Yağız kaşlarını çatarak bir elini havaya kaldırdı, sanki "Ne var?" diyordu.
Ama belli ki bu, onların eğlencesine engel olmamıştı.
Aras nefes nefese,
"Kardeşim, romantizmin dozunu biraz kaçırmadın mı? Biz burada dolandırılıp seni beklerken, sen ışıklar altında başrol aşk sahnesi çekiyorsun." diye dalga geçti.
Boran ise kahkahalarına ara vermeden, müzikle beraber ritme girerek şarkıya başladı:
"Kesinlikle aşıksııın! Çok belli baaakışlarııın! Yok başka açıklamaaaan! Kesinlikle aşıksıııın!"
Ve sonra Aras ona katıldı, elindeki telefonu mikrofon gibi tutarak yüzünü Yağız’a doğru uzattı.
"Bu şarkıyı bizler için söyler misiniz Sayın Yağız Bey?"
Yağız gözlerini devirip iç çekti.
"O kadar boş insansınız ki."
Boran gözlerini kısıp gülerek,
"Senin kadar değil ama!" dedi ve şarkıya devam etti:
"Çok bellii! Hem de çok beeellii!"
Bu sırada Aras, benim kollarımdan tutup beni hafifçe Yağız’dan uzaklaştırdı.
"Kardeşim, biz bunu kayıtlara alalım da, olur da inkar ederse gösteririz." dedi gülerek.
Ama ben daha gidemeden, Yağız hızla bileğimden tutup beni geri çekti.
"Bırak şu kızı, artist!"
dedi Boran’a doğru kaşlarını kaldırarak.
Boran, Yağız’ın bu refleksiyle daha da keyiflenip kaşlarını kaldırdı.
"Hmm? Kıskançlık mı sezdim burada?"
Yağız ciddiyetle,
"Beni test etmeyin."
dedi ama Boran’ın umurunda bile değildi.
"Kardeşim, test etmeye gerek var mı? Az önce burada bir saat aşk dansı yaptın, elinle saçlarını okşadın, bir de kalp atışlarını dinlettiysen tamamdır bu iş."
Aras başını sallayarak ona katıldı.
"Aynen. Reddedilecek bir durum yok. Açık ve net: Kesinlikle aşıksııın!"
Ben kendimi tutamayıp kahkahalarla gülmeye başladım.
Yağız ise gözlerini kıstı, önce bana, sonra Aras ve Boran’a baktı. Hafifçe başını yana eğdi ve alaycı bir gülümsemeyle,
"İyi, tamam. Madem çok konuşuyorsunuz…"
dedi.Sonra bir anda belime sarıldı ve beni omzuna attı!
"YAĞIZ! DELİ MİSİN SEN! İNDİR BENİ!" diye çığlık attım ama o gülerek beni taşımaya devam etti.
Boran ve Aras kahkahalarla yerde yuvarlanırken Yağız usulca,
"Beni konuşturursanız sonuçlarına katlanırsınız." dedi.
Ve ben, hem kahkahalar arasında, hem de saçma bir sıcaklıkla, bu gecenin unutulmaz olduğunu biliyordum.
"Yağız! Yağız indir beni, yoksa kafanı ısırırım!" diye tehdit savurdum, ama tehdit etmek için çok kötü bir pozisyondaydım.
Omzunda taşınırken tek yapabildiğim kollarımı çaresizce sallamaktı.
Yağız başını yana eğip
"Isırırım mı? Ayy çok korktum Duru, vallahi ödüm patladı." diye dalga geçti.
Boran ve Aras, kahkahalarla neredeyse yere yığılmıştı. Aras gözünden yaş silerken,
"Kardeşim, romantik sahne bir anda Tarzan filmine döndü, farkında mısın?" diye ekledi.
Yağız hafifçe güldü ama beni bırakmadı.
"Kendi düşen ağlamaz, gülücüğüm. Beni bu akşam yeterince utandırdınız, şimdi sıra bende." dedi ve adımlarını hızlandırdı.
"Ne yapıyorsun Yağız? Nereye götürüyorsun beni?"
"Aklıma süper bir fikir geldi." dedi gizemli bir şekilde.
Boran hemen araya girdi. "Bize de söyle de eğlenelim biraz."
Yağız hafifçe başını yana eğdi. "Sana söyleyip de şov yapacağımı mı sandın? Bekleyin ve izleyin."
O an içime bir korku düştü.
"YAĞIZ BIRAK BENİ! BAK YEMİN EDERİM KÜSERİM, BİR DAHA SENİNLE KONUŞMAM!"
Tam bu noktada Yağız duraksadı ve iç çekti. "Hımm… Konuşmazsan üzülürüm gibi geliyor ama…" diye düşündü sesli bir şekilde.
Sonra aniden,
"Yok ya, üzülmem. Devam!" diyerek yürümeye devam etti.
Boran ve Aras kahkahalara boğulmuştu. "Kardeşim, Duru resmen seni kandırmaya çalışıyor, ama sen ne yapıyorsun? Hiç acımıyorsun ya!"
Ama Yağız umursamaz bir şekilde yürümeye devam etti.
Sonunda büyük bir çam ağacının altına geldik. Etraf nispeten sakindi, hava iyice serinlemişti ama Yağız hâlâ beni bırakmamıştı.
"Bak, Yağız… Artık gerçekten ciddi söylüyorum, indir beni. Yoksa seni…"
"Beni ne yaparsın?" diye sordu meraklı bir şekilde.
İşte burada sustum. Çünkü… Çünkü gerçekten ne yapacağımı bilmiyordum.
Bunu fark eden Yağız hafifçe güldü.
"Ne yapacağını bilmeden tehdit etmeye çalışıyorsun, biliyor musun?"
Daha fazla dayanamadım ve derin bir nefes alıp omzuna vurabildiğim kadar sert vurdum.
"SENİ PARAMPARÇA EDERİM, YAĞIZ!"
Ama onun yanıtı sadece kahkaha atmak oldu.
Sonunda nazikçe beni yere indirdi ama daha dizlerimi düzeltemeden bileğimden tuttu ve hafifçe çekti.
"Tamam, tamam. Affettirmek için bir şey yapıyorum, bak dikkatli izle."
Sonra hafifçe bana doğru eğildi ve gözlerinin içi gülerek
"Dans etmek istemiştin ya… Hadi bakalım, part 2 başlıyor." dedi.
Ben tam itiraz edecekken bir anda belime sarıldı ve beni kendisine çekti.
"Bir sağ, bir sol, bir arka, bir ön ve…"
Bir anda beni döndürdü ve tekrar kendisine çekti.
Boran ve Aras uzaktan izlerken Boran yine başladı:
"Kesinlikle aşıksııın! Çok belliii bakışlarııın!"
Aras kahkahalar içinde, "Duru da fena değil hani, baksanıza nasıl gülüyor!"
Ama ben artık onları duymuyordum.
Çünkü Yağız'ın gözleri gülüyordu.
Çünkü Yağız’ın elleri beni koruyarak sarıyordu.
Çünkü Yağız… gerçekten çok güzeldi.
Ve ben, o gece bir şey fark ettim.
Boran yanlış söylemiyordu.
Kesinlikle aşıktım.
Arabaya biner binmez Boran, direksiyona geçen Yağız’a göz kırpıp arka koltuğa atladı. Ben de onun yanına oturunca yüzünde muzip bir gülümseme belirdi. "Bütün gece romantik romantik dans ettiniz, şimdi biraz eğlenelim, ne dersin Duruşşş?" dedi, adımı gereksiz uzatarak.
Gözlerimi devirip camdan dışarı baktım. "Hiç öyle bir isteğim yok, Boran."
Ama Boran ne zaman durdu ki?
"Sana ne diyeceğim… Az önce dans ederken bir şey fark ettim." dedi düşünceli bir şekilde.
İstemeden ilgimi çekti ve göz ucuyla baktım. "Neymiş?"
Boran, parmaklarını çenesine koyarak düşündü ve sonra birden yüzüme yaklaşıp "Baya baya Yağız’a âşık olmuşsun sen!" diye bağırdı.
Bir an donup kaldım, sonra gözlerimi kısıp ona döndüm.
"Boran, yemin ederim var ya—"
Tam elimi kaldırıp onu ittirecekken, Yağız dikiz aynasından bakıp hafifçe kaşlarını kaldırdı. "Boran, Duru’yu rahat bırak." dedi, sesi fazla sakin ama bir o kadar da netti.
Boran hemen yerinde doğrulup iki elini kaldırarak "Tamam, tamam. Şaka yaptım ya." dedi ama gözleri hâlâ muzır bir şekilde parlıyordu.
Bir süre sessizlik oldu. Camdan dışarıyı izleyip rüzgârın yüzüme çarpmasını bekledim ama camın kapalı olduğunu fark ettim. Düğmeye basıp camı açtığım gibi Boran tekrar eğilip başını benim tarafıma getirdi.
"Hadi itiraf et, Duru."
"Ne itirafı?" diye sordum sıkılmış bir şekilde.
"Yağız’a deli gibi vuruldun, değil mi?"
İşte bu kadardı. Gözlerimi devirip ona ters ters baktım.
"Boran, bak hâlâ konuşuyorsun ama yakında konuşamayacaksın, haberin olsun."
Boran kahkaha atıp.
"Vay be, gelin hanım çok sinirli!" diye dalga geçerken bir anda Yağız’ın sesi duyuldu:
"Boran."
Boran hemen sustu. Ben zafer kazanmış gibi sırıtıp camdan dışarıyı izlemeye devam ettim.
Ama tabii ki Boran kolay vazgeçen biri değildi. Birkaç dakika sonra dizime hafifçe vurup
"Ya biliyor musun, geçen gün bir yerde okudum, aşık insanlar bazen hiç fark etmeden karşısındaki kişinin hareketlerini taklit edermiş." dedi.
Kaşlarımı çattım.
"Eeee?"
Boran gülümsemesini daha da büyütüp "Az önce Yağız kollarını kavuşturunca sen de aynısını yaptın." dedi.
Gözlerim büyüdü ve hemen kollarımı açıp düzeltmeye çalıştım ama iş işten geçmişti. Boran kahkahalara boğulmuştu bile.
"YAKALANDIN DURUUU!"
"Boran, seni öldürebilir miyim?"
Yağız bu sefer dikiz aynasından Boran’a sert bir bakış attı.
"Boran, Duru’nun sinirlerini daha fazla zorlamazsan iyi edersin."
Boran hemen ciddileşmiş gibi yapıp başını salladı. "Tamam tamam, sustum."
İki dakika. İKİ DAKİKA boyunca sessiz kaldı. Sonra...
"Ama cidden ya, dans ederken gözlerinin içi nasıl parlıyordu öyle Duru. Bir görsen…"
Başımı hızla ona çevirdim. "Borannnn!"
Tam yumruğumu kaldırmıştım ki Yağız derin bir nefes alıp Boran’a dönmeden konuştu:
"Boran, seni her an arabadan atabilirim."
Boran hemen elini ağzına götürüp sustu. Ben zafer kazanmış gibi arkama yaslandım ama Boran yan gözle bana bakıp sessizce dudaklarını oynattı:
"Âşıkssıııııın!"
Kendimi tutup ona vurmadığım için Yağız’a minnettar olmam gerekiyor muydu, bilmiyorum. Ama bildiğim bir şey vardı: Boran, kesinlikle baş belasıydı.
Ve Yağız... Yağız, bir kez daha beni kurtarmıştı.
Eve girer girmez kendimi içeri attım, nefes nefese kalmıştım. Arkama bile bakmadan salona doğru ilerledim ve hızla bir koltuğa gömüldüm. "Az önce olanları gerçekten yaşadım mı?" diye kendi kendime sorarken, yastığı yüzüme bastırıp utanç içinde kıvranmaya başladım.
Ama ne yazık ki bu sessizlik uzun sürmedi. Önce hafif bir kıkırdama, sonra kahkahalar… En sonunda Boran’ın o meşhur gülüşü tüm evi doldurdu. Yavaşça yastığı yüzümden çektim ve karşıma dikilmiş üç çift gözle karşılaştım.
"Allah aşkına, şimdi ne var?" diye homurdandım, sinirle bakmaya çalışsam da, Boran’ın yüzündeki muzır ifade beni tedirgin ediyordu.
Boran, telefonu bana doğru uzatarak gülmekten konuşmakta zorlanarak,
"Duru, şuna bak! Resmen… Resmen romantik film sahnesi gibi! Ama başrolde sen varsın!" dedi.
Gözlerimi kısarak telefona baktım ve… Hayır, hayır, hayır!
Ekranda Yağız’la ormanda dans ettiğimizin videosu vardı. Farların ışığında dönüp durduğumuz, gülüştüğümüz, onun beni kollarına aldığı anlar… Her şey kaydedilmişti!
"BORAN!"
diye bağırdım, yerimden fırlayıp üzerine yürüdüm ama o anında koltuğun arkasına kaçtı.
"Ne? Ne var bunda? Tarihe not düşüyoruz, aşkım!" dedi kahkahalar atarak.
Aras da kahkahalarına katıldı.
"Boran, bence bunu izlemeliyiz, hatta belki küçük bir montaj bile yapabiliriz. Ne dersin?" dedi, sırıtarak.
Boran başını salladı.
"Kesinlikle! Romantik müzik ekleyip, slow-motion geçişlerle süsleyebiliriz. Hatta... Belki bir YouTube kanalı bile açabiliriz. 'Duru ve Yağız: Aşkın Ritmi' nasıl bir isim sence?"
Ben şok içinde dururken, Yağız sadece kaşlarını kaldırıp
"Boran, sus artık." dedi.
Boran hemen ciddileşti. "Tamam, tamam. Ama bence gayet güzel bir anıydı." dedi ve telefonu cebine koydu. Ama ben ona güvenmiyordum!
"Gözüm üstünde, Boran!" dedim, tehditkâr bir bakış atarak.
O ise alaycı bir gülümsemeyle "Ah, Duru, senin sinirlenmen bile sevimli!" dedi ve tekrar kahkahalara boğuldu.
Yağız ise iç çekerek yanıma gelip elini omzuma koydu.
"Boran'ı ciddiye alma." dedi sakin bir sesle.
"Keşke alabilsem!" diye homurdandım ve tekrar koltuğa gömüldüm.
Aras hala gülüyordu. Boran ise büyük bir keyifle "Ama hâlâ romantik bir sahneydi, inkar edemezsin." diyerek göz kırptı.
Salondaki kahkahalar, gecenin sessizliğine karışırken ben sadece derin bir nefes alıp gözlerimi kapattım. Bugün fazlasıyla uzun bir gündü… ama içten içe bir gülümseme yerleşti yüzüme.
En sonunda dağılma kararı almıştık. Yağız ve boran gitmişti biz ise odalara geçmiştik.Yatağa uzandığım an, tüm yorgunluğum bedenimi ele geçirdi. "Sonunda..." diye mırıldanarak battaniyeye iyice sarıldım. Saçlarım nihayet özgürdü, pijamalarım yumuşacıktı ve günün tüm kaosu ardımda kalmıştı. Gözlerimi kapattığım anda tatlı bir karanlık beni içine çekti.
Ve işte rüya başladı.
Bir bahçedeydim, güneş pırıl pırıl parlıyordu. Çiçekler, kuş cıvıltıları, hafif bir melodi… Tüm ortam romantizm kokuyordu. Sonra birden arkamda bir ses duydum.
"Durucum…"
Dondum. O sesi tanıyordum. Ama… O böyle konuşmazdı?
Yavaşça döndüm ve Yağız’ı gördüm.
Ama… Hayır. Bu… Bu Yağız değildi!
Önümde, elinde kocaman bir buketle, yüzünde koca bir sırıtışla, tam anlamıyla aşktan eriyen bir Yağız duruyordu!
"Senin için papatyalar topladım aşkım, her birini sevgiyle seçtim." dedi, koca buketi burnuma dayayarak.
Şaşkınlıkla göz kırpıp geriye çekildim.
"Sen… Sen iyi misin?" dedim temkinli bir şekilde.
Ama Yağız durmadı.
"Seninle sonsuzluğa kadar el ele yürümek istiyorum, sevgilim. Sensiz bir saniye bile nefes alamam!" dedi, melodik bir şekilde.
Bir adım geri attım.
"Tamam, Yağız, şaka bitti, eski haline dön hadi."
Ama o… Gözlerinde kalp emojileriyle üzerime doğru gelmeye devam etti!
"Gözlerin… Ah, o gözlerin… Yıldızlar bile senin kadar parlamıyor!"
Tam kaçmaya hazırlanıyordum ki bir anda rüya kabus moduna geçti.
Etraf karardı, gökyüzü griye döndü ve… Yağız gitgide daha da cıvık bir hale büründü!
"Durucum, aşkımızın şiirini yazdım!" dedi ve elinde 100 sayfalık bir defter belirdi.
"Aşkının gölgesinde kayboldum, rüzgarın bile adını fısıldıyor…" diye okumaya başladı.
Kaçmaya çalıştım ama arka fonda dramatik aşk müziği çalmaya başladı. Bir anda koca bir sahnenin ortasında buldum kendimi, Yağız ise sahnenin önünde diz çökmüş,
"Benimle sonsuza dek olur musun, aşkım?" diye bağırıyordu.
Hayır! Bu, bu kadarı fazla!
"HAYIIIR!" diye bağırarak yatakta fırladım ve tam o anda Boran ile göz göze geldim.
Boran, gözlerini kısıp kaşlarını kaldırdı. "Ee, Duru? Hayır derken kimi reddediyordun?"
Gözlerimi kırpıştırıp etrafa bakındım. Yağız yoktu. Papatyalar yoktu. 100 sayfalık aşk şiiri yoktu.
Derin bir nefes aldım,
"Sakın… Sakın sorma!" diyerek battaniyeye geri gömüldüm.
Ama Boran gülmeye başlamıştı bile.
"Duru, yoksa biri sana dizlerinin üstünde aşk şiiri mi okudu?" dedi kıkırdayarak.
Battaniyeyi kafama çektim.
"Boran, eğer susmazsan, senin için bir kabus yaratırım!" diye homurdandım.
Ama Boran çoktan kahkahalarla odadan çıkmıştı.
Allah kahretsin, rüya bile olsa Yağız’ı böyle görmek istemiyordum!
Boran’ın kahkahaları arka planda yankılanırken ben hala nefes nefese yastığı elimde tutuyordum. Çocuk susmuyordu. Sanki boğulma riskini bile eğlenceli buluyordu!
"Boran. Sus. Sadece sus."
Ama hayır, bu inatçı deve inadından vazgeçer mi? "Duru, aşkım… Rüyanda bana mı hayır dedin yoksa? Kırıldım bak!" diye alaycı bir sesle konuştu.
Öfkem tavan yaptı.
"SENİNLE NE ALAKASI VAR BE!"
diye bağırdım ve o an elimdeki yastığı tüm gücümle yüzüne bastırdım. Boran zorbalıyorsa ben de zorbayım!
Ama tabii ki Boran pes etmedi, boğuk bir sesle hâlâ konuşmaya çalışıyordu.
"Dur—Duru… Yastıklar—ne kadar—yumuşakmış… Ama—hala—susmuyorum!"
"YETTİ GAR HER GÜNDE KARŞIMA ÇI KI YOR SUN BORAN!" diye çığlık atarak tüm ağırlığımı verdim. Ama… Ne oldu?
BİR SANİYEDE HAVALANDIM.
Boran bir hamlede yastığı kenara attı ve beni tek eliyle kendisinden uzaklaştırarak yatakta doğruldu. Bu çocuk bir inat makinesi. Sinirden saçımı başımı yolacakken aniden güçlü bir kol belime dolandı.
Ve kendimi Yağız’ın kollarının arasında buldum.
"Yine mi?" diye mırıldandım.
Yağız, arkamdan sakin bir sesle,
"Sakin ol, cüce." dedi ama sesindeki kahkahayı bastıramıyordu. Beni kollarıyla sardı, rahat durmam için hafifçe sıktı. Ama ben rahatlamadım.
Çünkü Boran hâlâ kıs kıs gülüyordu.
Yatağımın başına yaslanmış, gayet keyifli bir şekilde
"Duru, az önce bana sarıldın mı sen?" dedi, kaşlarını kaldırarak.
"Boran, yaşamak istiyorsan tek kelime daha etme." diye hırladım.
Ama tabii ki Boran durmadı.
"Demek ki… Beni aslında seviyorsun. Kabul et Duru, bana aşıksın!" dedi sırıtarak.
Gözlerim büyüdü.
"NE?!?!"
Kafamı çevirip Yağız’a baktım.
"Bak, duyuyor musun? Senin arkadaşın DELİ!"
Yağız kahkahasını bastırmaya çalışarak başını eğdi.
"Duru, Boran’a bulaşma. Adam profesyonel kışkırtıcı, nefes aldığı her an birini sinir ediyor."
Ama ben durur muyum?
"KABUL ET BORAN, TEK DERDİN BENİ ÇILDIRTMAK!" diye bağırdım.
Boran başını salladı.
"Evet, çünkü çok eğlenceli. Az önce beni öldürmeye çalıştın ama şu an başka birinin kollarındasın. Hayat işte, değil mi?"
"AĞZINI KAPAT!" diye bağırarak tekrar atılmaya çalıştım ama Yağız’ın kolları beni sıkıca tuttu.
İşte tam o sırada kapının eşiğinde Aras belirdi.
Ve gülerek bize baktı.
Özellikle Boran’ın rahat halini görünce iyice kıkırdadı.
"Kavga mı var? Yoksa Boran, Duru’yu yine delirtmeyi mi başardı?" dedi.Ben;
"Öldüreceğim onu, Aras! Bizzat senin gözlerinin önünde, burada, şu an! Tanığın sen olacaksın!" diye bağırdım.
Ama Aras gülmekten gözlerinden yaş gelircesine kahkaha atıyordu.
"Ahahahah! Boran, sonunda seni öldürecek biri çıktı! Hayallerimi gerçekleştiriyorsun Duru, devam et!"
Boran umursamazca ellerini havaya kaldırdı. "Tamam, tamam… Zaten az sonra uyuyacağım. Ama Duru, beni rüyanda yine aşık olarak görürsen lütfen sabaha kadar içini hazırla. Çünkü ben de seni çok seviyorum, aşkım!"
"YAA SENİ VAR YA!" diye bağırarak tekrar saldırmaya çalıştım, ama Yağız kahkahayla beni geri çekti.
Arkamdan eğilip hafifçe fısıldadı:
"Uğraşma cüce, Boran hep böyle. Kabul et, eğlenceli."
"BİR GÜN ONU GERÇEKTEN BOĞACAĞIM!" diye homurdandım.
Ama işin kötü yanı… Boran hâlâ gülüyordu.