Zaman, bazı anlarda hızla akıp giderken, bazı anlarda insanın göğsüne çöken bir ağırlık gibi duraksıyordu. Ve şu an, benim için zaman durmuştu. Işığımın iyi olup olmadığını bile bilemeden gitmenin acısı içimi paramparça ederken, bir yandan da Aras’ı haklı buluyordum. Ne de olsa onu korumaya çalışıyordu. Ne yazık ki benden...
Boran’ın kolunu sertçe kavradığım gibi arabaya yöneldim. O da direnmeden benimle geldi. Fakat dalgınlığımı fark etmiş olacak ki, sürücü koltuğuna benden önce geçti. Sessizce yanına geçtim. Aramızda bir konuşma olmuyordu. Sadece motorun düşük tınılı sesi ve gecenin ağırlığı vardı.
Bir süre sonra Duru’nun evinden yükselen sesler dikkatimi çekti. Aras, şimdi de ona bağırıyordu. Camdan eve bakarken içimde tanımlayamadığım bir his kabardı. O evde kalmalıydım. Onun yanında olmalıydım. Ama gitmem gerekiyordu.
Boran, ortamın sessizliğine daha fazla dayanamamış olacak ki gaza bastı ve bizi oradan uzaklaştırdı. Evin önünden ayrıldıkça içimdeki sancı büyüyordu. Gözümün önünde hızla değişen manzaralar vardı; sokak lambaları, boş yollar, kıvrılan ağaçlar… Ama aklım, kalbim, ruhum hâlâ oradaydı. Aslında hiç gitmemişti.
Boran sürdükçe düşüncelerime daha çok gömüldüm. Yolun nereye vardığını bile bilmiyordum. Zamanın kaç olduğunu da... Tek bildiğim, içimde yankılanan bir boşluktu.
Araba bir yerde durdu. Etrafımıza bakınca nerede olduğumuzu anladım. Dağlık bir yere gelmiştik. Hava serindi, tenime vuran rüzgar keskin bir bıçak gibi ruhumu da kesiyordu. Boran kapıyı açıp çıktı. Bir an öylece oturdum. Ardından, kadere mahkum kalmış gibi arabadan indim ve onun yanına yaklaştım.
Arabaya sırtımızı yasladık. Sessizlik birkaç saniye daha sürdü. Sonra, Boran’ın sesi geceye yayıldı:
“Duru’ya olan sevdan seni günden güne bitiriyor, farkında mısın?”
Sesinde bir kırgınlık vardı, bir de endişe… Onun aksine sinirlenemedim. Çünkü sinirlenmekten önce, kırgınlığım ağır basıyordu. İçim, kelimelerle anlatamayacağım kadar ağırdı.
Gözlerimi karşımızdaki karanlığa diktim. Gecenin içinde kaybolmuş bir yıldız kadar çaresiz hissediyordum. Konuşmadım. Konuşursam içimde tutmaya çalıştığım her şey dökülebilirdi.
Boran, omzunu hafifçe bana çevirdi. Yüzündeki ifade değişmişti. Üzülüyordu. Bana değil, benim hâlime üzülüyordu.
“Bak Yağız, seni anlamıyor değilim. Ama böyle devam edersen… sen de kendini anlamayacaksın. Bazen en sevdiğin bile seni mahveder. Kendini kurtarmalısın.”
Sözleri keskin bir rüzgar gibi yüzüme çarptı. Ama benim içimde kopan fırtına, dışarıdaki rüzgardan daha sertti. Dudaklarımı araladım ama konuşamadım. Çünkü Boran haklıydı. Ama ben, haksız da olsam, o evde kalmalıydım…
Gece, tüm ağırlığıyla üzerimize çöküyordu. Rüzgâr, dağın zirvesinden aşağı doğru süzülerek yanımızdan geçiyor, sanki sessizliğimizi bozmaya çalışıyordu.
"Sen... Defne yaşasa böyle olabilir miydin?"
Sözlerim usulca döküldü dudaklarımdan. Fakat havada tokat gibi patladı. Boran’ın gözleri bir anlığına dondu. Bu cümle ona da ağır gelmişti. Gözlerini uzaklara daldırdı. Aramızdaki soğukluk, havanın keskin ayazından bile daha katıydı artık.
Sessizlik içinde beklerken bir anda telefonumun tiz sesi boş alanda yankılandı. Titreyen ekranıma baktığımda gözlerim kısıldı. Aras.
Kaşlarımı çattım. Neden beni arıyordu? Yoksa… Duru?
Düşünmeden açtım telefonu. “Nerdesin?”
Sesim istemeden de olsa telaşlı çıkmıştı. Aras, beni duymazdan gelip tekrarladı: “Nerdesin?”
Boran’a dönüp bir bakış attım. O an nerede olduğumuzun adını bile bilmiyordum. O ise kısa bir cevap verdi:
“Kartalkaya Geçidi.”
“Tamam. Beş dakikaya yanındayım.”
Ve ardından kapanan telefon sesi.
Ne oluyordu şimdi? İçimde bir huzursuzluk, midemde düğümlenen bir his vardı. Boran’a anlamsız bakışlar attım, ama o da ne olduğunu bilmiyordu. Başımı tekrar arabaya yasladım.
Tıpkı dediği gibi, tam beş dakika sonra bir araba sessizce yanımıza yanaştı. Hızlı ama kontrollü bir şekilde kapıyı açtı ve aynı sertlikle kapattı. Aras, önce bana, sonra Boran’a baktı. Ama hiçbirimiz konuşmadık. O da sonunda bizim gibi sırtını arabaya yaslayarak yere çömeldi. Şimdi üçümüz de karanlık dağlara bakıyorduk.
“Neler oluyor?” dedim sonunda, sabırsızlanarak.
Aras, gözlerini kısıp yere baktı. “Tolga Bey’in yanına gittim.”
"Bey" kelimesini özellikle bastırmıştı. Kim olduğunu anlamam için bu yeterdi. Omzumun üzerinden ona döndüm, bakışlarımı yüzüne kilitledim.
“Bana her şeyi anlattı, Yağız.” dedi sonunda. “Babanı, anneni, geçmişini... Duru’ya olan sevgini.”
Son sözleri içimde bir yerleri sarsmıştı. O bunu fark etmiş gibi konuşmaya devam etti, ama hâlâ gözlerini benden kaçırıyordu.
“Duru’ya kaza yaptığı gün anlatacakmış aslında. Ona iş teklifi etmiş. Duru kabul etmemiş. Şaşırmadım. Duru’ya bunu yapanın kim olduğunu tahmin edebiliyorum. Sende ediyorsundur, umarım.”
Sadece “Evet.” diyebildim. İçimde bir öfke yükseliyordu.
“Bir şey yapmalıyız.” dedi Aras.
Ne yapabileceğimizi düşündüm. Ama Boran, her zamanki gibi benden önce davrandı. Onun beyni bu işlere fazlasıyla yatkındı.
“Her şeyi göze alabilir misin, Aras? Yaralanma dahil.”
Aras, bir saniye bile tereddüt etmeden “Tek sefer. Evet.” dedi.
Boran hafifçe gülümsedi. O çoktan bir plan kurmuştu bile.
"Tolga’nın yanına git." dedi soğukkanlı bir şekilde. "Onu sinirlendir. Sana bir şey yapacak mı, görelim. Eğer yaparsa, bilelim ki Duru’ya bunu o yaptı. Gerçi zaten bunu da biliyoruz. O sana bir şeyler yaparken biz de etrafında kimler var, ona bakalım. Büyük ihtimalle o önden gidecek. Sonrası bana ait."
Plan, karanlığın ortasında doğan bir fırtına gibiydi. Heyecanlıydı. Riskliydi. Ve kesinlikle işe yarayacaktı.
Aras başını salladı. Plan ona da mantıklı gelmişti. Aslında, onu en çok motive eden şey Duru’ydu. Aras’ın kanı deli akıyordu, ama söz konusu Duru olduğunda, bu delilik neredeyse ölümüne sadakate dönüşüyordu.
Ve herkes arabaya dağıldı. Tolga Bey’e bir ziyaret gerçekleştirme vakti gelmişti.
---
Gece, far ışıklarının arasından geçerken, gerilim havada asılı kalmış gibiydi.
Araba hızla virajlardan dönerken içimdeki tansiyon artıyordu. Aras, direksiyonun başında kararlıydı. Boran ise telefonuna gömülmüştü, belki de Tolga’nın hareketlerini takip ediyordu. Ben ise sadece sessizdim.
Tolga’nın malikanesine vardığımızda Aras arabayı sertçe durdurdu. Bize son bir bakış attı.
"Hazır mısınız?"
Boran başını salladı. Ben de sadece kısa bir göz kırptım.
Aras, kapıyı açıp hızla dışarı çıktı. O malikaneye doğru ilerlerken biz de aracın içinde izliyorduk. Oyun başlamıştı.
Birkaç dakika sonra kapının açıldığını gördük. Tolga’nın korumaları önce dışarı çıktı. Sonra Tolga… Gözleri kısılmış, şüpheli bakışlar atıyordu. Aras ona doğru birkaç adım attı.
İlk sözü biz duyamadık. Ama ardından Tolga’nın yüzü değişti. Önce şaşırdı. Sonra öfkelenmeye başladı. Elleri yumruk oldu. Ve bir anda, korumalardan biri Aras’a doğru yürüdü.
Boran yanımda fısıldadı: "Hadi bakalım, kimler var görelim."
Tolga’nın yanında duran bir adam, telefonuna eğildi ve hızla bir yere mesaj yazdı. İşte beklediğimiz an buydu.
Boran, hızla cebinden kendi telefonunu çıkardı ve gölgede bekleyen adamın fotoğrafını çekti. Sonra
bana döndü. "Takibe başlıyoruz." dedi.
Ben de başımı salladım.
Aras, Tolga’nın üzerine yürüyordu şimdi. Tolga da sinirden kıpkırmızı olmuştu. Ve tam yumruğunu kaldırdığı anda, biz çoktan harekete geçmiştik.
"Oyun yeni başlıyor." diye fısıldadı Boran, kontağı çevirirken.
Ve araba, karanlığın içinde hızla ilerlemeye başladı. Avı takip etme zamanıydı.
...
Toprak yolun engebeleri direksiyonun altında hissettiriyordu kendini. Gecenin içinden süzülerek ilerleyen far ışıkları, Boran’ın telefondan açtığı konum noktasına yaklaşıyordu. Aras’ın içinde olduğu araba bizden birkaç yüz metre ilerideydi, ama doğrudan arkalarından gitmiyordum. Fazla dikkat çekmeden farklı bir yoldan ilerliyorduk.
"Fazla yaklaşma." dedim, gözlerimi yoldan ayırmadan.
Boran burnundan soluyarak başını salladı. "Biliyorum, biliyorum. İlk defa takip yapmıyoruz."
Sabrımı zorluyordu ama şimdi onunla atışacak zaman değildi. Önümüzde, terkedilmiş gibi görünen boş bir arazi belirdi. Burası çoktan çürümeye terk edilmiş eski bir fabrika alanına benziyordu. Yüksek beton duvarlar, paslı çitler ve devrilmiş variller… İki araba çoktan içeri girmişti. Bizse biraz geride kaldık, gölgeye çekilip motoru sessizce durdurdum.
"Oyun başladı." dedim kısık bir sesle.
Boran gözlerini kısarak, "Evet ama bu oyunda en çok dayağı kim yiyecek onu merak ediyorum." dedi.
Başımı iki yana salladım. "Cevabı bilmiyoruz mu sence?"
İkimiz de sustuk. Çünkü cevabı çok iyi biliyorduk.
---
Arazinin ortasında, büyük bir spot ışığı açıldı. Aniden gelen parlak ışık gözümü aldı, ama gözlerimi kırpıştırarak netleştirdim. Aras’ı, elleri arkadan bağlı şekilde yere diz çöktürmüşlerdi. Başına siyah bir bez geçirilmişti ama şimdi onu hızla çekip aldılar.
Tolga tam karşısında duruyordu. Ellerini arkasında birleştirmiş, yüzüne yayılmış sahte bir sükûnetle Aras’a bakıyordu. Yanında ise sürekli konuşan, irice bir adam vardı.
"Abi, bak bence hiç bu kadar uzatmaya gerek yok. Söylesin ne biliyorsa, değil mi abi? Zaten konu belli abi, bence ha—"
"Kes lan!" diye tısladı Tolga, gözlerini Aras’tan ayırmadan.
Adam hemen sustu, ama Aras başını kaldırıp Tolga’ya baktığında yüzünde o o meşhur alaycı gülümseme vardı.
"Sizce de biraz fazla ciddiyetli olmadı mı?" diye mırıldandı Aras, başını yana eğerek. "Bu kadar gerilmenize gerek yok. Zaten buraya gezmeye geldik, değil mi?"**
Bir tokat sesi havada yankılandı.** Tolga’nın yüzü kaskatı kesilmişti. Yanındaki adam da, "Abi bak gördün mü abi, tam dediğim gibi abi, hiç saygısı yok abi—"
"Kes dedim lan!" diye tekrar kükredi Tolga. Adam hemen sustu.
Aras yere tükürdü. Dudak kenarı açılmıştı ama hâlâ gülümsüyordu.
"Vay be, Tolga Bey bu gece bir hayli gergin. Ne oldu? İşler yolunda gitmiyor mu?"
"Senin gibi asalaklar yüzünden gitmiyor." dedi Tolga, gözleri öfkeyle parlıyordu. "Ama sorun değil, halledeceğim."
Başını yana çevirdi ve eliyle işaret etti. Adamlarından biri öne çıktı ve Aras’a sağlam bir yumruk attı. Aras’ın başı yana savruldu ama kahkaha attı.
"Daha sert vurabilirsin. Hadi ama, Tolga Bey’in yanındaki adam olmanın hakkını ver biraz."
Bir yumruk daha. Sonra bir tane daha. Tolga’nın yanındaki adam, ‘Abi bak ben demiştim abi, bu çok konuşuyor abi, bence dişlerini kıralım abi—’
Tolga dişlerini sıkarak ona baktı. "Allah aşkına bir sus!"
---
Arabanın içinden olan biteni izlerken, ellerim direksiyonu kıracakmış gibi sıkıyordu. Boran, gözlerini sahneye dikmişti.
"Bu çocuk bir gün dilini koparacak birine denk gelecek." diye homurdandı.
"Ona kadar ölmezse." dedim kısık bir sesle.
Aras’ın gülümsemesi kaybolmuyordu. Yumruklar atılıyor, tokatlar patlıyor ama o, sanki bu dayağı önemsiz buluyormuş gibi Tolga’yı kızdırmaya devam ediyordu.
"Sen cidden bu kadar güçsüz müsün Tolga?" dedi Aras, kanlı dişlerini göstererek güldü. "Başkalarına vurduruyorsun, kendin hiçbir şey yapamıyorsun. Yazık. Oysa senden daha fazlasını beklerdim."
Tolga’nın gözleri karardı. Bir adım öne çıktı. Aras’ın çenesinden tuttu ve yüzüne yaklaştı.
"Benim sabrımı sınama." diye tısladı. "Çünkü biterse, seni gerçekten yaşatmam."
Aras yine güldü. "Daha ne yapabilirsin ki? Dövüyorsun, tehdit ediyorsun. Ama içten içe biliyorum ki, yapamayacağın şeyler var Tolga."
Tolga başını iki yana salladı. "Çok yanılıyorsun." dedi ve doğruldu. "Ama şimdi bununla uğraşmayacağım. Siz bunu burada halledin, ben gidiyorum."
Yanındaki adama döndü: "Abi, zaten iyi olur abi, sen neden yoruluyorsun abi, biz buradayız abi—"
Tolga ona katlanamayacak gibi bir bakış attı ve arabasına bindi. Motor sesi yükselirken tozu havalandırarak uzaklaştılar.
---
Tolga gidince, kalan adamlar Aras’ı bir süre daha hırpaladı. Ama sonunda sıkıldılar ve sabaha karşı onu arabaya bindirdiler.
Biz de motoru çalıştırıp, biraz geriden onları takip etmeye devam ettik. Boran içini çekti.
"Amma da uzadı ha. Dayak yediğini görmek eğlenceliydi ama bence yeter."
"Bunu ne kadar az keyif alarak söylediğini farkındasın, değil mi?" dedim ona bakarak.
Boran sırıtıp omzunu silkti. "Ne yapayım, biraz olsun eğlenelim."
Arabayı dikkatlice sürerken, düşüncelerim başka bir yerdeydi. Duru’nun evine gidiyorduk.
---
Arabayı evin önüne çektiğimizde, Boran direksiyona geçmek istediğini söyledi.
"Sen burada in. Ben devam ederim." dedi, direksiyona geçerken.
Arabadan indim, ama içimde bir huzursuzluk vardı. Duru’nun evine girmem gerektiğini hissettim.
Kapıyı açıp içeri süzüldüm.
Ev dağınıktı. Toz kokusu havaya karışmış, camlar sıkıca kapatılmıştı. İlk iş perdeleri açtım, pencereyi araladım. İçeri biraz hava dolmasını sağladım. Sonra mutfağa geçip bir koku spreyi sıktım, biraz ferahlık yaratmak için.
Her şeyin yerinde olup olmadığını kontrol ettim. Birkaç ufak eşyayı düzelttim, ardından son bir kez odaya göz gezdirdim.
Ve içimde garip bir hisle evden çıktım.
D.E.T.
Bana her şeyi anlatmışlardı ama neden yaptıklarını hâlâ anlamıyordum. Yani gerçekten mi? Adamın önüne kendini atıp dövdürtmek mi? Plan dedikleri şey buysa, bence acilen yeni bir beyin takımı kurmaları gerekiyordu.
Kollarımı göğsümde bağladım, gözlerimi kısarak karşımdaki üçlüye baktım. "Şimdi doğru anladım, değil mi? Sen, kendini bile isteye o manyak herife bıraktın."
Aras, hala yüzünde o umursamaz sırıtışla bana döndü. "Napayım kızım, senin canını acıtmışlar. Ben eksik mi kalsaydım?"
Yani adam resmen ‘Bu acı hepimizin, bölüşelim’ mantığıyla hareket etmişti. Gözlerimi devirip alnımı ovuşturdum.
Ama yok… Şu an önümde duran üç kişinin tuhaf bir manyaklar topluluğu olduğuna emin oldum. Çünkü üçü de pişmiş kelle gibi sırıtıyordu!
"Yalnız, ben hiç mutlu değilim." dedim, elimle işaret ettim. "Ama üçünüzün de yüzü, düğünde takı toplamış teyze gibi parlıyor."
Boran kahkaha attı, koluyla Aras’ın omzuna vurdu. "Manyak kızım bunlar, manyak!" dedi, elini havada çevirerek.
Aras da anında döndü, Boran’ı işaret etti. "Sanki ben planı yaptım! Şu çakalın icadıydı her şey!"
Boran başını dikerek, gururlu bir sesle, "Ne yapalım kardeşim, beyin bedava," dedi.
Beyin bedava da bunlara az koymuşlar belli ki.
Başımdan aşağı kaynar sular döküldü. Bunların şirazesi kaymış.
"İyi de... Geceye kadar ölüm sessizliğinde, kan revan içinde bir kargaşa vardı. Şimdi nasıl bu kadar can ciğer oldunuz? Birisi bana şaka yapıyor olmalı."
Üçü de aynı anda omuz silkti.
"Bunu biz de bilmiyoruz." dedi Aras, sırıtarak.
Tam bir delilik… "Bana bunlar ters, biraz izin verin." diyerek mutfağa kaçtım.
Arkamdan hâlâ kahkaha sesleri ve "Ya efsane değil miydi?" goygoyları geliyordu.
Su bardağını alıp içmeye başladım ama bir yandan uzaktan bunları izliyordum.
Boran hâlâ ellerini havaya kaldırıp bokunu çıkarmış bir şekilde olayları dramatize ediyordu. Aras kahkaha atarak yere tekme sallıyor, Yağız ise gülmek istemediğini belli ederek yüzünü kapatıyordu. Ama belli ki o da kendini tutamıyordu.
Gerçekten… Gece olanlar olmasa, bunların birbirini bu kadar sevdiğine yemin edebilirdim.
Ama işte… Manyaklığın böyle yan etkileri oluyordu.
Aras, sanki az önce ölümüne dayak yiyen o değilmiş gibi kolundaki serumu yarım bırakıp hop diye normal hayatına adapte olmuştu. Şu an yüzünde bir tane morluk olmasa, gece olanları ben mi uydurdum acaba diye kendimden şüphe edecektim.
Üçü bir arada, sanki mahalle kahvesinde tavla çeviren dayılar gibi kahkahalar atarak muhabbet ediyordu. Arada bana da laf atıyorlardı ama ben hâlâ şaşkınlıktan dilimi yutmuş gibi saatlerdir boş boş bakıyordum.
Bu manyaklar nasıl bu kadar hızlı toparlanabiliyorlardı ya?
Boran’ın telefonuna arama gelince, büyük patron edasıyla ayağa kalktı ve diğer odaya geçti. Ama varlığı da yokluğu da bir şey değiştirmedi.
Çünkü Yağız ile Aras hâlâ coşkuyla gülüp duruyordu.
Sürekli birbirlerine laf atıyor, Aras kıkır kıkır gülüp Yağız’ı dirseğiyle dürtüyor, Yağız da “Lan bi git,” diyerek onu ittikçe daha çok kahkaha atıyorlardı.
Bir…
İki…
Üç…
Dördüncü kahkahada damarım çekti.
“AAAAA! YETTİ GARİ!”
Tam cellallenip laf edecekken, Boran salona öyle bir giriş yaptı ki…
Sanırsın Kanuni Sultan Sülüman Han Hazretleri sefere çıkıyor!
Gerine gerine, sanki dünya onun etrafında dönüyormuş gibi yürüdü, Yağız ile Aras’ın arasına geçti, bacak bacak üstüne attı.
Ve…
Bütün salon mal bakışı atan gözler tarafından ele geçirildi.
Yağız ve Aras ne konuşuyorlarsa sustu. Tüm dikkat Boran’da.
"Sizi, Alice Harikalar Diyarına bir gezintiye çıkarmak istiyorum dostlarım."
Bu cümleyi kurarken yüzü mutlulukla parladı, sanki 8 yaşında bir çocuk yılbaşı sabahı hediyelerini açıyormuş gibi gözleri ışıldadı.
Yağız’ın gözleri bir anda aynı şekilde parladı.
Belli ki olanları bir anda çakmıştı. Sırıtışı yüzüne yayıldı.
Ama…
Aras’la ben birbirimize eş zamanlı dönüp aynı bakışı attık:
“Ne diyor bu manyak?”
Ama zaten bizim anlamamızın bir önemi yoktu. Çünkü 10 dakika içinde kendimizi Yağız’ın arabasında bulduk.
Önde Yağız ile Aras, aralarında gizli fısıldaşmalar…
Arkada ben ve Boran… Boran’ın yersiz koluma vurmaları, şakaları, kahkahaları…
"Lan Boran, bir daha koluma vurursan seni arabadan atarım."
"Ay hadi ama Duru, biraz şaka kaldır be!"
"Boran, senin şakaların fiziksel şiddet içeriyor!"
"E bu da benim tarzım!"
Ben dişlerimi sıktıkça, Boran kahkaha ata ata sırtını koltuğa yaslıyor, bütün araba onun gülüşüyle yankılanıyordu.
"Ayyy, kız Yağız senin yanında nasıl dayanıyor buna?" diye sordum sinirle.
Yağız iç çekerek direksiyonu kavradı. "Alışıyor insan."
Aras katıldı. "Aynen, önce nefret ediyorsun, sonra mecburen seviyorsun, en son lanet okuyorsun."
Boran anında karşılık verdi. "Ama en sonunda 'İyi ki Boran var!' diyorsunuz. Hehe."
Ben boğazımı temizleyerek ciddiyetle baktım. "Hayır, en sonunda terapiye gidiyoruz."
Boran kendinden geçmiş gibi kahkaha attı. "Hadi yaaa, ben bedavaya grup terapisi veriyorum işte!"
"SENİN TERAPİN DAYAK, BORAN!"
Böyle böyle nasıl geçtiğini anlamadan bir çayırlık alana vardık.
Ama burası… garipti.
Etraf sarı otlarla kaplıydı. Ne bir ağaç, ne bir çalı… Düz bomboş bir alan.
Ama ortada büyük garaj kapısı gibi bir yer vardı.
Ve… Boran, Yağız ve Aras aynı anda arabadan inip yürümeye başladı.
Ben yine mal gibi bakakaldım.
"Bunlarda kesin bir şey var."
Ama düşünmeye vaktim olmadı. Çünkü ben de hızla aralarına katıldım.
İşte o an anladım…
BİR **DELİLİK DAHA BAŞLIYORDU.
Boran önden yürüyor, arkasında Yağız, ben ve Aras ilerliyorduk.
Yağız, "ya sabır" çeke çeke yürüyordu. Bir yandan da yan gözle bana bakmayı ihmal etmiyordu. Boran yine bir şeyler zırvalayacak, Yağız da sinir krizine girecek, eminim.
Ve beklenen an geldi…
Boran, eliyle garajı gösterip:
"İşte gençler! Soğuk, kasvetli, camı bile olmayan ve rutubet kokan bu harika mekân… Sizce de 'balayı süitine' benzemiyor mu?"
"Boran." Yağız’ın sesi soğuk bir tehdit gibiydi.
Ama Boran aldırmadı, bana dönüp sırıttı:
"Yani Duru, balayı süitine burayı tercih eder misin, etmez misin?"
"Boran, seni burada unutalım mı?"
Aras kahkaha attı, ben de kaşlarımı kaldırıp, "Bunu bi’ düşünmem lazım," dedim.
Yağız ise iç çekti. Belli ki kafasında Boran’ı boğma planları yapıyordu.
Ama sonra aniden ciddi bir havaya büründük. Çünkü karşımızda 7-8 adam belirdi.
Ve…
O an nefesim kesildi.
Çünkü bu adamlar… o gün kaza yaptığımda gördüğüm adamların aynısıydı.
Bütün vücudum buz kesti.
Yağız, yanıma bir adım attı ve elimi tuttu.
"Duru, bunlar şüphelendiğimiz adamlar. Şimdi senden iyice o günü hatırlamanı istiyorum. Ellerine iyice bak."
Ama eklemeyi de ihmal etmedi:
"Ben yanındayım. Kimse sana bir şey yapamaz."
Sesi o kadar kesin ve netti ki, sanki dünyadaki en büyük gerçeği söylüyordu.
Sonra toparlandı, elimi sıkıca tutarak.
Adamların elleri bileklerinden bağlıydı.
Tek tek ellerine baktım.
Bir…
İki…
Üç…
Dört…
Beş…
Ve…
Beşinci adam.
Beynim, bütün anıları suratıma tokat gibi çarptı.
Kazanın olduğu gün…
Korkum, paniklemem, ellerimin titremesi, bilincimin kaybolması…
Arabanın yanık kokusu…
Hepsi aynı anda üzerime çöktü.
Beynim sanki bir mengene tarafından sıkılıyor gibiydi.
Ellerimi kulaklarıma götürdüm.
O andan kaçmak istedim.
Yağız, anında kollarımı tuttu. Sakinleştirmeye çalıştı.
"Duru, bu mu."
Başımı hafifçe salladım. Konuşamadım.
Sonunda sadece başımla onayladım.
Ve o an…
Boran, Yağız ve Aras’ın damarları belirginleşti. Yumruklarını sıktılar.
Yağız, hâlâ elimden tutuyordu.
Ama bu sefer bambaşka bir tonda, yumuşak bir sesle:
"Gel, Alice Harikalar Diyarına gidelim."
Ve yürümeye başladık.
Arkamızdan çığlık sesleri yükseldi.
Sonra…
"Seni kaltak! Hiçbir şeyi hak etmiyorsun!" diye haykırdı adam.
Ama anında bir başka çığlık.
Ve bir tane daha.
Ve bir tane daha.
Yağız, sanki bütün bunlardan beni koparıp kurtarmak istercesine beni kendine çekti.
Ve…
Kulağıma fısıldadı:
"Senin gibi birini inciten herkes, cezasını çeker, Duru. Çünkü ben buradayım."
O an nefesim kesildi.
Bu… bambaşkaydı.
Ama düşünmeye vaktim yoktu, çünkü küçük bir koridordan ilerleyip başka bir kapıya geldik.
Yağız, kapıyı açtı.
Ve içerisi…
Az önceki odanın tam aksiydi.
Beyaz, pembe ve altın tonlarında dekore edilmişti. Yerlerde yumuşacık halılar, duvarda ışıl ışıl lambalar vardı.
Tam anlamıyla Alice Harikalar Diyarı.
Yağız, kapıda durup bana baktı.
"Burada bekle, hemen döneceğim."
Ve çıktı.
Ama ben… yerimde duramadım.
Adamın sesi hâlâ kafamın içinde yankılanıyordu.
"Seni kaltak! Hiçbir şeyi hak etmiyorsun!"
Sinir, tüm vücudumu ele geçirdi.
Vücudum yanıyordu. Parmak uçlarım karıncalanıyordu.
Bir şey yapmalıydım.
Çünkü ben… Duru Ela Tangün’düm.
Bir hışımla kapıyı açıp dışarı çıktım.
Koridoru geçip salona ulaştığımda…
Yağız, Aras ve Boran, adamın üstünde hünerlerini sergiliyorlardı.
Biri bağırıyordu, biri vuruyordu, biri küfür ediyordu.
Ben hızla yanlarına gittim.
Beni görünce şaşkına döndüler.
Aras, "Senin ne işin var burada, Duru?!" diye uyardı.
Boran, elindeki telefonu indirip, "Aaa, video çekiyordum yaa!" diye söylendi.
Ama Yağız…
Sadece bana bakıyordu.
İkisini de iterek adamın yanına gittim.
Diz çöktüm.
Ve yüzüne tükürdüm.
"Bu, bana kaltak dediğin için."
Sonra ayağa kalktım.
Ve gözünün üstüne sert bir yumruk indirdim.
"Bu da beni gördüğün için."
Son olarak…
Allah’tan topuklu ayakkabı diye bir şey vardı!
Dünyanın en büyük nimeti!
Allah'ım eve gidince bu nimetler için şükür edeceğim gerçekten!
Ayakkabımın sivri ucu, bağlı ellerinin üstüne indi.
Adam çığlık attı.
Ama ben bastıkça bastım.
Ve o sesi susturana kadar devam ettim.
Sonunda geri çekildim.
Ve üçü birden bana aval aval baktı.
Boran, "Bu… bu kız benden daha manyak." diye fısıldadı.
Aras, şok içinde kıkırdadı.
Yağız ise…
Sadece beni izliyordu.
Ve o bakışta, bambaşka bir şey vardı.
Belki de, tam o anda bir şeyler değişmişti.
Arabaya binmiştik ama… kimse konuşmuyordu.
Sadece… sessizlik.
Ve Yağız, arabayı çalıştırmamıştı. Direksiyona tutunmuş, öylece bekliyordu.
Boran, birini aradı, sesi neşeliydi:
“Tamam, işimiz bitti. Hediyeyi paketleyin.”
Ne hediyesi?
Ama sormadım.
Sessizlik o kadar tuhaftı ki, gerilim filmi gibi bir andı.
Sonra…
Boran birden güldü.
Ardından Aras kahkaha attı.
Ve Yağız… ufaktan kıkırdadı.
Boran, elini bana doğru sallayarak söze atıldı:
“Beni bu kadar şaşırtan en son şey, doğum günümde kendime hediye olarak aldığım aynaydı.”
Ne?
Kaşlarımı çattım. “Ne alaka?”
Boran ciddiyetle devam etti:
“Duru, ben bugüne kadar kendimden daha manyak biriyle karşılaşmamıştım. Ve bu beni derinden sarstı. Beni… derinden. Yani, kendimi yeni baştan tanımlamam gerekiyor. Ben mi manyağım, sen mi?”
Aras kıkırdadı, bana döndü:
“Ben de sanıyordum ki Duru zarif, naif, sakin bir kız."
Kollarımı kavuşturdum. “Ben de öyle sanıyordum ama…”
Boran yine atladı:
“HAYIR! Hayır! Senin içinde vahşi bir ruh varmış ve biz fark edememişiz! Allah kahretsin, ben mi kördüm, yoksa sen mi gizledin?! Ve en önemlisi… Duru, bizden daha mı delisin? BUNU BİLMEMİZ LAZIM!”
Aras başını salladı:
“Boran, bırak şovu.”
“Hayır, Aras! Ben Duru’nun içindeki bu çıldırmış ruhu analiz etmek istiyorum! Bu kadar süredir yanımızdaydı ve biz bunu fark etmedik! Demek ki kim bilir neler kaçırdık! Şimdi düşün, geçmişte yaşadığımız olaylara geri dönelim… Belki de, belki de aslında her şeyin arkasında Duru vardı!”
Gözlerimi devirip başımı arkaya yasladım.
“İnanılmaz. Boran, şu an beni Illuminati’nin bir parçası yapmak üzeresin.”
Boran, "Aynen öyle!" diye bağırdı.
Aras, kahkahayı bastı.
Ama.
Yağız.
O hâlâ sessizdi.
Baktım, direksiyona yaslanmış, gülümsüyordu.
Ve yalnızca beni izliyordu.
Kaşlarımı kaldırıp sordum:
“Yağız, sen bir şey demeyecek misin?”
Yağız, gözlerini devirdi, sonra… elini saçlarının arasından geçirip hafifçe başını salladı.
Ve dudaklarının kenarında o tanıdık, sinir bozucu, hafif bir gülümseme belirdi.
“Düşünüyorum…” dedi yavaşça.
Boran anında atladı: “Düşünme! KONUŞ!”
Yağız, Boran’a "Sus" der gibi bir bakış attı, sonra gözlerini tekrar bana çevirdi.
Derin bir nefes aldı ve sanki ne söyleyeceğini tam bilemiyormuş gibi, kelimeleri ağzında evirip çevirdi:
“Sadece… yani… Şey… Sanırım.."
Durdu.
Bir süre bana baktı.
Ve sonra, sesi o kadar alçak ama netti ki:
“Sen… bambaşkasın.”
İçimde bir şeyler hop etti.
Ama hemen toparlandım ve kollarımı kavuşturup gözlerimi kıstım.
“Bu kadar mı?”
Yağız hafifçe güldü.
“Boran kadar dramatik olamam ama… Senin gibi birini daha önce hiç görmedim, Duru. Ve… sanırım iyi ki de görmedim.”
Boran anında ellerini çırptı:
“İŞTE BU! AŞK KOKUSU ALIYORUM! HERKES SAKİN OLSUN!”
Aras kahkaha attı.
Ve Yağız, ellerini direksiyona yaslayıp başını iki yana salladı.
Ama yine de…
Gülümsemekten kendini alamadı.
Yağız arabayı çalıştırdıktan sonra fazla konuşulmadı. Direkt eve geldik.
Benim evim.
Ama artık adı "Dostlar Malikanesi" falan olmalıydı.
Çünkü kim gider, kim gelir belli değildi.
Kapıyı açmamla, üçünün içeri doluşması bir oldu.
Ve tabii ki, ben mutfağa, onlar salona yöneldi.
Karnımız açtı, bari bir şeyler yapayım dedim.
Ama… salondan gelen sesler mutfaktan daha ilginçti.
Yağız, kaşlarını çatmış, Boran’a sert sert bir şeyler söylüyordu.
Boran da telefonda biriyle konuşuyor, cümleleri aynen aktarıyordu.
Aras ise telefondan bir şeyler açıyor, ekranı Yağız’a gösteriyor, sonra ikisi tartışıyordu.
Cidden…
Hay anasını, bunlar neyin peşindeydi yine?
Ama daha da önemlisi, ben neyin peşindeydim?
Çünkü onlara baka baka, yemeği taşırdım.
Ocağın üstünde köpüren bir felaket.
Tam "Aman Allahım!" diyecektim ki…
Salondan Aras’ın sesi yükseldi:
“İyi misin?”
“İYİYİM!” diye bağırdım.
Ama gerçekten iyi miydim, emin değilim.
Ocağı temizledim, derin bir nefes aldım ve yemeği tabaklara koyup salona getirdim.
Boran, anında tabağa uzanırken durdu.
Ve kaşlarını kaldırarak bana baktı.
“Yine… Senden… Beklenmedik!” dedi dramatik bir şekilde.
Gözlerimi devirdim. “Neden?”
Boran, kaşığını havada tutarak devam etti:
“Senin mutfakta böyle aktif biri olduğunu bilmiyordum. Sanırım bugün, Duru’yu yeni baştan tanıyoruz. Önce vahşi tarafını, şimdi de aşçı tarafını keşfettik. Duru Ela Tangün, içinde kaç kişi yaşıyor?”
Aras güldü, bir lokma aldı ve “Eh, en azından yemek yapabiliyor. Bize taş, çamur falan yedirmediğine şükredelim.” dedi.
Boran kaşığını masaya bıraktı, “Ben yine de emin olamıyorum. Şu lokmayı yerken vasiyet falan bırakayım mı?” diye sordu.
Yağız, kaşlarını çatıp Boran’a baktı:
“Boran, şu an abartıyorsun.”
Boran hemen ciddileşti, “Hayır, Yağız! Abartmıyorum! Ben halkımın sağlığı için buradayım! Birimizin bunu sorgulaması gerekiyordu ve ben, bu kutsal görevi üstlendim.”
“Saçmalıyorsun.” dedi Yağız.
Boran, kaşığını eline aldı, titrek bir hareketle çorbayı ağzına götürdü ve…
Gözlerini kapattı.
Herkes ona baktı.
Sessizlik.
Ve sonra…
Boran, kaşığı masaya vurup bağırdı:
“LAN BU GÜZELMİŞ!”
Aras kahkaha attı.
Ben zafer kazanmış gibi kollarımı kavuşturdum.
Ama Yağız, Boran’a yan gözle baktı.
“Ne sandın?” dedi.
Boran, omuz silkti. “Bilmiyorum, Duru’yu şef gibi düşünmemiştim.”
Sonra kaşığını sallayarak devam etti:
“Ama bak! Bak! Herkes bir rol kapıyor. Duru’nun içinde mutfak ustası varmış, benim içinde de…”
Bir an durdu.
Sonra kaşığını havaya kaldırıp gururla:
“Ben içimde sanatçıyı buldum!” dedi.
Yağız kaşlarını çattı. “Boran, kapat çeneni ve ye.”
Boran, “Tamam, tamam,” diye sırıttı ve yemeğine döndü.
Ama ben, hala Yağız’a bakıyordum.
Elinde kaşığı, sessizce yemeye devam ediyordu.
“Yağız, sen bir şey demeyecek misin?” diye sordum.
Yağız, kaşığını tabağa bıraktı.
Bir süre bana baktı.
Ve hafifçe gülümseyerek:
“Ben zaten biliyordum.” dedi.
“Ne biliyordun?”
“Senin her zaman sürprizlerle dolu olduğunu.”
İçimde bir şeyler hop etti.
Ama toparlandım.
Boran kaşığını havaya kaldırdı:
“Duru, sayende karnımız doydu. Ama ruhum hala aç! Gelecek sefer tatlı da yapmanı istiyorum.”
Gözlerimi devirdim. “Abartma Boran.”
Boran ellerini göğsüne götürdü ve dramatik bir şekilde bağırdı:
“DUYGUSUZSUN!”
Aras kahkaha attı.
Ve Yağız, yine sadece gülümsedi.
Yemeği yedikten sonra herkes farklı koltuklara dağıldı.
Telefonlar çekildi, konuşmalar bitti.
Sadece arada ekran ışıklarının loş odada yansımaları vardı.
Kaç saat geçti bilmiyorum ama…
Bayağı geçmiş gibi hissediyordum.
Canım sıkılmıştı.
İç çekmeye başladım.
“Of.”
Kimse tepki vermedi.
Biraz daha derin bir “OFFFF” çektim.
Yine tık yok.
Boran bile espri yapmıyordu.
BORAN.
ESPRİ YAPMIYORDU!
Bir şeyler yanlış gidiyordu.
Belimi kütleterek koltuktan kalktım.
Hareketimle birlikte Yağız, telefondan başını kaldırdı.
Göz göze geldik.
Ben göz kırptım.
O da aynısını yaptı.
İstemsizce kikirdedim.
Yağız kaşlarını kaldırdı ama dudak kenarında hafif bir gülümseme vardı.
Sonra tekrar telefonuna döndü.
Bunların bir ortası yok muydu acaba?
Ya tamamen ciddiler ya da bir anda bir şeyler değişiyor.
İç çekmeye devam ettim.
Tam o sırada…
DRİNK DRİNK DRİNK
Yağız’ın telefonu çaldı.
Ve odadaki herkes aynı anda başını ona çevirdi.
Ben merakla ve sevecenlikle baktım.
Ama yalnız değildim.
Boran da, Aras da aynı anda başlarını kaldırmış, ekranı görmeye çalışıyordu.
Yağız bir süre telefona, sonra bize baktı.
Ve ardından dudaklarının arasından tek bir cümle süzüldü:
“bilinmeyen numara arıyor. Şah ve MAT.”
Gözlerimiz büyüdü.
Aras telefonunu kapattı, ayağa kalktı.
Boran "Lan, bir dakika! Bir dakika! Önce bana biraz süre verin! Heyecanımı sindirmem lazım." diyerek elini göğsüne koydu.
Ben, içimde yükselen garip bir hisle Yağız’a baktım.
Yağız, gözlerini devirip "Ne var, açayım mı?" diye sordu.
Ve o an hepimiz nefesimizi tuttuk.
İçimde bir şeyler kırılmaya başladı. Yağız'ın yüzüne bakarken, her şeyin bir oyun olabileceğini düşündüm. O an fark ettim; belki de hiç bir şey doğru değil, her şey bir maskeden ibaret. Ne kadar doğru bildiklerim vardı ki? Ve ben şimdi neye inanıyordum? Gerçekten kimseye güvenebilecek miydim? Yağmur gibi, kafamda bir sürü soru şimşek gibi çakıyordu… Yağmur ne kadar sert, ama ben ne kadar dayanabilirim?