"Aşk, bazen bir ışığın içinde saklanır. Sıcaktır, ama dokunamazsın. Karanlığı yırtan bir parıltıdır, ama göremezsin. Ve bazen, o ışık gözlerini kamaştırır; kaçamazsın..."
Yağız’ın kollarından soğuk deri koltuğa bırakıldım. Fakat biraz ucumda hâlâ tanıdık bir koku ve sıcaklık vardı. Tenime sinmişti adeta. Karanlık, göz kapaklarımın ardına sıkışmış bir fırtına gibiydi; bulanık, karmaşık ve ağır. Ama sisin arasından geçen birkaç görüntü vardı—Yağız’ın sesi, sert direksiyon hareketleri ve önümdeki adama verdiği sert ikazlar…
“Çabuk sür!”
“Nereye götürdüğümüzü bilmek isterdim.”
“Boran, lüzumsuz konuşma! Tarif ettiğim yere git.”
Sesler sanki başka bir boyuttan geliyordu. Bazen uzaklaşıyor, bazen kulaklarımın içinde çınlıyordu. Sisli anılarımdan canlı kalan tek şey, Yağız’ın her fırsatta fısıldadığı kelimelerdi.
“Işığım…”
İyi de, benim ismimin anlamı ışık değildi ki.
Gözümün önünden ayrılmayan tek şey hızla geçtiğimiz ağaçlar ve trafik lambalarının değişen renkleriydi. Her kırmızı ışıkta, Yağız arada koltuğu sıkıyor, sinirle iç çekiyordu. Arada bir de Boran’a dönüp söyleniyordu.
“Duru’ya ne olduğunu bilmiyorum, ama seninle ilgili bir şeyse Boran…”
“Ne yapacaksın Yağız? Ha? Beni mi döveceksin?”
“Keşke tek çözüm o olsaydı!”
“Kendine gel, tamam mı? Sadece abartıyorsun. Bayıldı o kadar.”
“Sana mı kaldı Duru’nun ne durumda olduğunu söylemek? Konuşma artık!”
Hızlı bir fren sesi ve ardından bir kapının çarpılmasıyla gözlerimi açmaya çalıştım ama olmadı. Çok geçmeden, yine o sıcak, belki de güvenli kolların arasına alınmıştım.
Nereye gelmiştik biz?
Yağız’ın sesi buğulu bir yankı gibi zihnimde dolaştı:
“Çantasında anahtar olmalı. Çıkar ve kapıyı aç.”
Boran’ın homurdanarak çantamı karıştırmasını ve ardından anahtarı hızla kilide sokmasını hissettim. Kapının açılış sesiyle birlikte soğuk hava tenime çarptı. Demek ki benim eve gelmiştik.
İyi de, Yağız benim evimi ezbere nereden biliyordu?
Beni içeri taşıdığı , sanki adını bildiği gibi odamı da biliyormuşçasına merdivenleri çıkmaya başladı. Boran’a dönüp, “Doktoru ara,” dedi. “Hemen buraya gelsin.”
Kimdi? Kimi çağırıyordu?
Sıcak kollardan, yumuşak ama soğuk yatağa bırakıldım. Bir sandalye sürüklendi ve yanıma oturdu. Ellerim, avuçlarının arasına hapsoldu.
“İyi olacaksın, ışığım… Sen iyi olacaksın. Bana bunu yapma, olur mu?”
Yağız’ın sesi titriyordu. Sanki ellerinde minicik bir kuş taşıyor ve her an kaybedecekmiş gibi korkuyordu.
Çok zaman geçmeden kapının açıldığını duydum. Yağız’ın o otoriter sesi odada yankılandı.
“Gel.”
Yavaş adımlarla biri içeri girdi. Yağız onunla konuşuyordu, ama kelimeler giderek uzaklaşıyordu. Bilincim tekrar beni bırakıyordu.
Biri… biri bana artık yardım edebilir mi?
Işığın parlaklığı önce sağ gözümde, sonra sol gözümde patladı. Soğuk bir metal, kalbimin üstüne kondu. Aynı anda koluma bir tansiyon aleti bağlandı.
“Hemşireyi arayalım mı?” diye bir ses geldi uzaktan.
Hayır… Hemşire değil. Biraz daha ışık… Biraz daha sıcaklık…
“Şimdilik durumu stabil.”
Sonra, yine karanlık.
Bazen bilinç, ince bir ipliğe bağlı olur. Uyuyup uyanmanın arasında sıkışmış, sersem ve güçsüzdüm. Biri kaşığı dudaklarıma yaklaştırıyordu. Naif bir ses, her lokmada aynı şeyi fısıldıyordu:
“İyi olacaksın…”
Sıcak bir çorbanın boğazımdan kayışını hissettim. Bir kaşık, sonra bir yudum bitki çayı… Ardından ilaç. Ve tekrar çorba.
Bu döngü, pardon da ne zaman bitecekti?
Zaman mefhumunu kaybetmiştim. Arada bir alnıma soğuk bir bez konuluyor, sıcak bir battaniye üzerime çekiliyordu. Bu sıcaklık, bu koku…
Yağız.
Gözlerimi açacak gücüm yoktu ama hissediyordum. O buradaydı.
Derken aşağıdan yükselen sesler, uykunun derin sisini parçaladı. Önce boğuk, sonra giderek netleşen bağrışmalar…
Aras.
Aras buradaydı!
Gözlerimi zar zor araladım. Yakındaki komodinde üst üste dizilmiş hap kutuları, yarısı boşalmış su şişeleri ve buruşmuş nemli bezler duruyordu. Bu Yağız’ın işiydi, bundan emindim.
Başımı yavaşça çevirdiğimde, tartışmanın şiddetlendiğini fark ettim. Sesler yükseliyordu. Aras’ın sesi öfkeli ve çatık kaşlıydı:
“Sen ne hakla, Yağız?! Ne hakla?!”
Yağız ise soğukkanlıydı. Karşısında dimdik duruyor, sesini yükseltmiyordu ama gerilim havayı bıçak gibi kesiyordu.
Yavaş adımlarla merdivenlere ilerledim. Her adımda sesler daha da netleşiyordu. Sanki bir girdaba çekiliyordum. Ayaklarım uyuşmuştu ama devam ettim.
En son basamağa geldiğimde gözlerim Aras’a takıldı. Onun karşısında Yağız ve tanımadığım bir adam duruyordu. Aras’ın yüzü öfkeden kıpkırmızıydı. Yumrukları sıkılıydı. Ama Yağız…
O sadece duruyordu. Dimdik. Ama gözleri… Gözleri çığlık çığlığa bir şeyler söylüyordu.
Bütün gücümü toplayarak, titreyen sesimle konuştum:
“Ne oluyor burada?”
Bütün gözler üstüme çevrildi.
Ama Yağız…
O, sanki sadece benim sesimi duymuş gibiydi.
Sert duruşu çözüldü. Omuzları gevşedi. Gözleri, o karanlık gözler, bir anlığına bile olsa yumuşadı. Bana doğru bir adım attı. Dudakları aralandı ama tek kelime edemedi.
Sadece bakıyordu.
Sanki bir şey söylememi bekliyordu. Sanki iyi olduğumu duymaya ihtiyacı vardı. Az önceki soğukkanlı halinden eser yoktu.
Ama Aras…
Kaşlarını çatıp Yağız’a döndü. Gözleri buz gibiydi. Sesini bastırarak, her kelimenin üzerine basa basa konuştu:
“Yağız Beyler de gidiyordu şimdi.”
Bu bir emir gibiydi. Kesin ve net.
Yağız’ın yüzü gölgelenirken, gözleri benimkilere son bir kez takıldı.
Bir şey demedi.
Yenilgiyle başını eğdi.
“İyi akşamlar,” dedi yalnızca.
Sonra, yanındaki adamın kolunu tuttu. Aras’ın yanından geçerken, kısa bir anlığına durdu. Ama bir şey söylemedi. Gözlerini yere indirdi ve sessizce kapıyı açtı.
Kapı ağır bir gıcırtıyla açıldı. Ardından kapandı.
Sessizlik çöktü.
Benimse içimde fırtınalar kopuyordu.
Ne oluyordu yahu?
Onların gitmesiyle Aras, sinirli gözlerini bana dikti.
“Sana demedim mi gitme diye? Sende akıl yok mu kızım? Neden bu kadar başına buyruksun hep?”
Sesi buz gibiydi. Öfkesi öyle yoğundu ki odanın içi bile dar geliyordu sanki. Kaçacak bir yer aradım ama kaçamazdım. Bu benim meselem değildi sadece. Ona hesap vermek zorunda değildim, ama yine de içimde bir suçluluk kıpırdanıyordu.
"Sen yoktun," dedim, gözlerimi kaçırarak. "Sen bana kızıp kızıp gittin. Ne yapayım? Bütün gün evde oturup sabah programlarına mı basayım?"
Kaşları çatıldı. "Duru, beni deli etme." Ellerini saçlarına geçirdi, parmakları sinirle kıpır kıpırdı. "İyiliğini istiyorum! Hanımefendinin yaptığına bak! Sen... sen... nasıl bu kadar umursamazsın?”
Bir an sustu. Derin bir nefes aldı ama bu, sakinleşmek için değildi. Tersine, içindeki öfkeyi bastıramadığını gösteriyordu.
Ve sonra o cümleyi söyledi.
"Git."
Bir kelime. Üç harf. Ama içimi delip geçti.
Öylece kalakaldım. O ise başka bir şey demeden kapıyı açtı ve arkasına bile bakmadan çıktı gitti.
Onun gidişiyle ev, koca bir boşluk gibi çöktü üstüme. Göğsümde bir ağırlık vardı, adı olmayan bir hüzün gibi. Odamın kapısını kapattım, kendimi yatağa bıraktım. Düşünmek istemiyordum.
Ama düşündüm.
Düşündüm.
Aras gitmişti. Belki de ilk kez, gerçekten gitmişti.
—
Sabah olduğunda gözlerimi güneşin keskin ışıklarıyla açtım. Perdelerim çekilmişti. Odam mis gibi kokuyordu. Ama... odamı kimse toplamazdı.
Sersemlemiş bir şekilde doğruldum. Yanımdaki ilaçlar ve bezler yoktu. Kalbim bir an duracak gibi oldu. Aras...
Telaşla yataktan kalktım, mutfağa yöneldim. Boğazım feci şekilde kuruydu, ama aklım başka bir şeydeydi. Belki Aras mutfakta olurdu. Belki de dün gece dönerdi.
Ama yoktu.
Ve dünkü yemek tabakları da hâlâ duruyordu.
Bu, eve bile gelmemiş demekti.
İçimde bir şeyler düğümlendi. Anlam veremediğim bir korku yayıldı damarlarıma. Ya başına bir şey geldiyse?
Koltuğa bırakılmış çantamı gördüm. İçindeki telefonu alıp hızla Aras’ı aradım.
Zil sesi çalmaya başladı. Ama telefondan değil.
Yakınlardan bir yerden...
Etrafıma bakındım. Yatakta, koltukların üstünde... Yoktu.
Aramaya devam ettim. Minderlerin altına, sehpanın arkasına, koltukların altına baktım. Ama hiçbir yerde yoktu.
Tam başka bir odaya bakmaya gidecekken, zil sesi aniden daha net duyuldu.
Kapının arkasından.
İçimdeki panik fırlayıp boğazıma yapıştı. Ellerim buz gibi kesildi.
Koştum.
Kapıyı açtım.
Ve onu gördüm.
Kapının arkasında kanlar içindeki Aras’ı görmek, dünyamın bir anda paramparça olmasına yetti.
O an içime dolan korkuyu, aklımın çığlık çığlığa bağırmasını bastıracak hiçbir şey yoktu. Ellerim buz gibi kesilmiş, titremekten ne yapacağımı bilemez hâlde kalakalmıştım. Göğsüm sıkışıyor, nefes almakta zorlanıyordum.
Ama duramazdım.
Bütün gücümü toplayıp iki kolunun altından tutarak içeriye sürükledim onu. Teninin soğukluğu içimi ürpertiyor, ama ben bunu düşünmeye cesaret edemiyordum. Şu an düşünmeye değil, bir şeyler yapmaya ihtiyacım vardı. Kapıyı hızla kapatıp sırtımı ona yasladım, sanki dışarıda bir tehlike varmış da içeri girmesini engelliyormuşum gibi.
Aras’ın yüzü… Onun yüzü… Kan içindeydi.
Ona kim bunu yapmıştı? Niye? Gözlerim yanıyordu. Ağlamaktan mı, korkudan mı bilmiyordum. Ellerimi saçlarıma daldırıp çektim. Ne yapmalıyım? Nefesim düzensizleşmişti, sanki ciğerlerim büzülmüş de havayı içeri almıyordu.
Yağız.
Ne kadar kızarsa kızsın, şu an umrumda bile değildi. Parmaklarım titreyerek telefonu elime aldım. Ekranı zar zor görebiliyordum. Yağız’ın adını bulduğum an bastım. Bir kez… İki kez… İkinci çalışta açtı.
“Alo?”
“Yağız… Aras…” Sözlerim düğümlendi. Boğazımdaki yumruyu yutmaya çalıştım ama olmadı. “Kanlar içinde…” Nefesim kesiliyordu. “Ne yapacağım… Bir şey olmamalı ona… O benim her şeyim…”
“Duru, sakin ol! Ne oldu? Ne kanı?”
“Yağız, doktor bul, bize gel! Aras… Aras iyi değil… Kan ona yakışmamış…”
Yağız’ın sesi sertleşti. “Tamam, lütfen sakin ol. İçinden yüze kadar say. Yüz dediğimde kapında olacağım. Söz veriyorum. Aras iyi olacak.”
Ve telefon kapandı.
Yüze kadar saymalıydım.
Ama nasıl?
Aras’ın yanına gittim,onun yattığı yere bende yattım. Gözlerim bulanıktı, her yer karışık, içimdeki panik dalga dalga yayılıyordu. Ellerim kanlıydı. Onun kanıydı.
“Şimdi yüze kadar sayacağız, Aras. Hayır, hayır, saçmalık değil, lütfen böbürlenme.”
Sesim titriyordu. Aras’ın göz kapakları ağır ağır kıpırdadı. Sanki beni duyuyordu ama cevap veremiyordu.
“Ben başlıyorum, tamam mı?”
Bir.
Elini tuttum. Soğuktu.
İki.
Omzum seğirdi, ağlamamı bastırmaya çalıştım.
Üç.
Nefes alışverişim hıçkırıklarla bölündü.
Elli.
“Lütfen, Aras,” diye fısıldadım. “Lütfen kal.”
Doksan.
Kapının önünde bir gölge belirdi.
Doksan dokuz.
Ve bir ses yankılandı: “Duru!”
Ve yüz.
Yağız geldi.
Koşar adımlarla kapıyı açtım, içeriye hızla dolan soğuk hava nefesimi kesti. Yağız’ın yanında Boran ve doktor vardı. Doktor, gözleriyle hızla etrafı taradı ve Aras’a yöneldi. Nabzını kontrol ettikten sonra, aceleyle Yağız’a döndü.
"Koltuğa taşımamız gerekiyor, hemen!"
Boran, tereddüt etmeden öne atıldı ve doktorla birlikte Aras’ı nazikçe kaldırmaya çalıştı. Ellerim, bacaklarım kilitlenmişti, olduğu yere çakılmış gibiydim. Yağız’ın gözleri üzerimdeydi, sanki nefesimin düzensizleştiğini, avuçlarımın titrediğini fark etmişti. Bir an bile tereddüt etmeden yanıma gelip kollarını sımsıkı sardı etrafıma.
Tüm gücüm o kadardı.
Kolları arasında hıçkırarak bıraktım kendimi. Boğazıma düğümlenen tüm kelimeler, içimde yankılanan korkular onun omzunda sessizce çözüldü. Saçlarımın arasında parmakları gezindi, nefesini hissedebiliyordum.
"İyi misin? Ne oldu? Duru, bana bak…"
Sesi kaygılıydı, ama ben sadece Aras’ı düşünüyordum. Ellerime baktım; parmaklarımın arasına yerleşen kan damlaları kırmızıdan koyu bir gölgeye dönüyordu. Gözlerim dolmuş, kalbim güm güm çarpıyordu.
"Yağız, ona bir şey olmamalı… Lütfen…" dedim, sesim neredeyse duyulmayacak kadar kısıktı.
Doktor, çantasından bir iğne çıkarıp Aras’ın bileğini kontrol etti.
"Bilincini açmak için bunu yapmalıyım." dedi.
Gözlerim büyüdü, içimde bir yer acıyla sarsıldı.
"Lütfen… Canını acıtmayın…" diyebildim sadece, sesim güçsüz ve çaresizdi.
Yağız, kollarını sıkıca omuzlarıma doladı, ama hissettiğim tek şey Aras’tı. Ondan ayrılmak istemiyordum. Yağız, beni nazik ama kararlı bir şekilde karşı koltuğa oturttu.
"Beni burada bırakma, lütfen…" diye fısıldadım.
Yağız, eliyle saçlarımı geriye doğru itti, gözleri hâlâ endişeliydi ama bir şey söylemedi.
Doktor, ilaçlar verdi, yüzündeki kanları sildi. Bazı yaralara pansuman yaptı, bazılarına dikiş attı. Saatler geçtikçe zaman bulanıklaştı, sadece Aras’ın yüzüne odaklanmıştım.
Yaklaşık dört saat sonra…
Bir hareket.
Önce parmakları kıpırdadı. Sonra göz kapakları hafifçe kırpıştı.
Nefesim kesildi, içimde fırtınalar koptu. Korku ve umut birbirine karışmıştı. Gözlerimdeki yaşları sildim ve titreyen ellerimle yanına diz çöktüm.
"Aras…"
Sesim bir dua gibi çıktı.
Onun gözlerini açmasını beklerken, içimde fırtınalar kopuyordu.
Aras gözlerini araladı.
İlk olarak odanın içinde gezdirdi bakışlarını. Yaralı hâliyle bile bir tehdit var mı, güvende miyiz diye kontrol ediyordu işte. Her zamanki gibi… Önce güvenlik, sonra kendisi. Ama gözleri benim gözlerimle buluştuğunda, içinde bambaşka bir şey vardı. Kırgınlık. Üzüntü. Derin bir yara gibi içimi acıtan o bakış…
Titreyen elini kaldırıp yanağıma getirdi. Dokunuşu yavaş ve güven vericiydi, parmak uçlarıyla hafifçe okşadı yüzümü. Sonra gözyaşlarımı sildi. O an yüzümde buruk bir gülümseme vardı. Belki de her şeyin bittiğini sanıyordum. Belki de daha yeni başladığını…
Ben de elimi kaldırıp yanağımdaki elinin üstüne koydum, hafifçe. Gözleri kısa bir an elimde durdu. Kan lekelerim hâlâ parmaklarımda duruyordu. Gitmek istemediğim için yıkamamıştım.
"İyisin… Merak etme, iyisin, değil mi? Lütfen iyi ol, Aras. Bana bir şey söyle… Yalvarırım. Lanet olsun, özür dilerim. Gitmeliydim, riske atmamalıydım."
Sesim, hıçkırıklarımın arasında kayboluyordu. Kelimelerim onun üzerinde ne kadar etkiliydi bilmiyordum, ama ben içimde bir şeylerin kırıldığını hissediyordum.
Sonra… bir kıkırtı.
Kafamı kaldırdım, şaşkınlıkla ona baktım. Gerçekten… gülüyordu!
"Şapşal, özür dileme. Burada sen suçlu değilsin. Ve evet, gayet iyiyim. Ben Aras Ünoğlu’yum kızım, beni kim yıkabilir?" dedi, yarım ağız gülerek.
Ama Yağız’a döndüğünde, ifadesi ciddileşti. Gözlerini onun gözlerine dikti. Kararlıydı, sanki söyleyeceği şeyi çoktan biliyordu.
"Geleceğini biliyordum. Eyvallah. Her şey tamam. Tek eksik, şu an bir tehdit gibi gözüküyor."
Bir tehdit mi? Gelmek mi tehdit? Her şeyden kastı neydi onun?
Gözlerim bir Aras’a, bir Yağız’a gidip gelirken araya, o ana kadar varlığını unuttuğum Boran araya girdi.
"Duru… Aras kendini bilerek bu hâle getirdi."
Şok içinde Borana döndüm. Ne?!
Ama bir saniye sonra bir şey oldu. Bir anda iki yumruk havaya kalktı ve Boran'ın karnına indi!
Biri Aras’dan, diğeri Yağız’dan!
Boran inleyerek geri çekilirken Aras sinirle söylendi:
"Boran! Öyle mi denir hiç? Sinirlendiğim kadar varsın yani!"
Boran, bir yandan karnını ovuştururken homurdandı:
"E ama yalan mı?!"
Aras başını iki yana salladı.
"Olay öyle değil, Duru! Bu gerizekâlı, embesil abartıyor!"
Yağız kahkahayı patlattı.
"Ne oluyor be?!" diye bağırdım, çaresizce.
Bu neydi şimdi? Dram mı, trajedi mi, komedi mi? Bir yandan Aras’ın hâlâ bizimle olmasına seviniyor, bir yandan az önce duyduklarımı sorguluyor, bir yandan da bu iki manyağın adamı aynı anda dövmesine şaşırıyordum.
Sanırım hayat, bazen her duyguyu bir araya getiriyordu. Ve Aras Ünoğlu, bunu çok iyi başarıyordu.