İçeriğe geç

SESSİZLİK'

Bölüm 5 · 14 dk okuma

SESSİZLİK'

Bölüm 5

5. perde

Bazı aşklar baştan kaybedilmeye yazgılıdır. Bazen bir adım bile atamazsın, bazen adım atsan da yürüyemezsin. Çünkü her yol çıkmaz sokaktır. Benim için Duru, tam olarak öyleydi. Yolu olmayan bir şehir, ellerini uzattıkça daha da uzaklaşan bir silüet.

Her zaman oradaydı, gözlerimin önünde. Yüzündeki o kendine has ifadeler, kaşlarını çattığında oluşan minik çizgiler, dalgınken dudaklarını büzmesi… Bunların hepsini ezbere biliyordum. Ama dokunamazdım. Ulaşamazdım. Onun dünyasında ben bir yabancıydım.

Duru, gözlerini kısmış bana bakıyordu. O bakışın anlamını bilmesem, üzerinde fazla durmazdım. Ama Duru’yu yeterince iyi tanıyordum. Bir şeyleri tartıyordu, belki de içindeki şüpheleri susturmaya çalışıyordu.

“Beni böyle süzmeye devam edersen, masaya gerçekten otur…

[17:24, 11.03.2025] Sevim Gemci: arabada babasına çok sinir olur küfürler ile o sevmediği eve gider. Babası ile konuşmaları olsun evde ve ona gitmesi gerektiğini söyler tehdit etsin üstü kapalı bir şekilde ablası ile ilgili. O gecenin akşamına uçağa biner ve yurt dışına çıkar. İşlerle ilgilenirken 4. Bölüm sonunda onu kopyalayıp yapıştırabilirsin.

[22:42, 11.03.2025] Sevim Gemci: Külden doğan ateşe aittir. Bazı yaralar vardır ki, insanı sadece acıtmaz; yakar, küle çevirir. Ve bazen, yanıp kül olmak, küllerden doğmaktan daha kolaydır.

Yanan floresan lambaların soğuk beyaz ışığı, üzerime sinmişti. Nabzımı ölçen aletin düzenli bip sesi, odadaki tek değişmeyen şeydi. Oysa diğer her şey akışkandı; etrafımda dolaşan bir çift ayak, hastane zeminine yumuşak ama telaşlı vuruşlarla ritim tutuyordu. Gözlerimi araladım, net olmayan bir siluet seçmeye çalışırken beyaz tavana odaklanmaya çalıştım. Kaç gündür buradaydım? Zaman, zihnimde silinmiş gibiydi.

Kapı nazikçe tıklatıldı. İçeri birkaç kişi girdi. Konuşmalar sert ve netti. Gözlerimi kapattım, belki de böyle daha iyi duyabilirdim.

— Adı Duru Ela Tangün, öyle mi?

— Evet.

Aras’ın sesi tedirgin…

[17:46, 11.03.2025] Sevim Gemci: Arabaya bindiğimde, içim hala bir parça hüsranla doluydu. Duru'nun gözlerindeki belirsizlik, nasıl olduğu belirsiz bir ağırlık gibiydi. Geriye dönüp bakmadım. Bunu yapmamam gerektiğini biliyordum.

Ama o kadar sinirliydim ki, neredeyse direksiyonu sağa sola savuracaktım.

Baba. Akşamki o sinir bozucu telefon konuşması. İçimdeki kızgınlık hızla büyüyordu. Ne demek, "gelmem gerek" diye emir verirken sanki hayatımda başka bir şey varmış gibi… Kafam karışıktı. Sanki her şey bir anda hızla dönmeye başlamıştı.

Yavaşça fren yaptım, arabayı park ettim. O lanet olası eve gitmek zorundaydım. Hem de zorla. Ne var ki eve gittiğimde, bu kadarına da dayanamıyordum.

Baba. O her zaman ki gibi soğuk, sinir bozucu, sert adam. Yüzü asık, elleri cebinde.

"Ne zaman dönüyorum?" diy…

[23:30, 11.03.2025] Sevim Gemci: Arasa silinik şekilde hatırladıklarımı anlattıktan sonra kaşları sinirli bir şekilde havaya kaldırarak

"Hayır duru. Bu sadece sen ile benim aramda kalacak tamam mı birazdan polisleri çağıracağım ve hiç bir şey hatırlamadığını söyleyeceksin. Belli ki bu işte farklı kokular var."

'Aras saçmalama bak bir sorun olacak sonra yapma.'

"Duru sözümü dinle. Konuya kapat bu kadar."

İnatçı olduğunu biliyordum ve ne desem de o keçi inadınan asla vazgeçmeyecekti.

Dediği gibi polislere hatırlamadığımı söyledim ve sorunsuz bir şekilde gittiler.

Akşamın çıkışım yapılmış ve eve gitmek için Ayaz'ın arabasına binmiştim. Malûm arabam mefta olmuştu ve şimdi de her yere ayaz ile gidecektim.

Aras direksiyona geçtiği an, uzun bir iç çekişle gözlerini yola dikti. Hâlâ hastane önünde…

[00:14, 12.03.2025] Sevim Gemci: Bazı aşklar baştan kaybedilmeye yazgılıdır. Bazen bir adım bile atamazsın, bazen adım atsan da yürüyemezsin. Çünkü her yol çıkmaz sokaktır. Benim için Duru, tam olarak öyleydi. Yolu olmayan bir şehir, ellerini uzattıkça daha da uzaklaşan bir silüet.

Her zaman oradaydı, gözlerimin önünde. Yüzündeki o kendine has ifadeler, kaşlarını çattığında oluşan minik çizgiler, dalgınken dudaklarını büzmesi… Bunların hepsini ezbere biliyordum. Ama dokunamazdım. Ulaşamazdım. Onun dünyasında ben bir yabancıydım.

Duru, gözlerini kısmış bana bakıyordu. O bakışın anlamını bilmesem, üzerinde fazla durmazdım. Ama Duru’yu yeterince iyi tanıyordum. Bir şeyleri tartıyordu, belki de içindeki şüpheleri susturmaya çalışıyordu.

“Beni böyle süzmeye devam edersen, masaya gerçekten oturmam gerekecek,” dedim, başımı hafifçe yana eğerek.

Kaşlarını hafifçe kaldırdı. “Benim süzmeme gerek var mı sence? Kendin gelip karşımda duruyorsun zaten.”

İnce bir gülümseme yayılmak istedi yüzüme ama tutmadım. Tam bir şey diyecekken cebimdeki telefon titredi.

Gözlerimi kaçırmadan elimle cebimden çıkardım, ekrana baktım. Olmaz.

İçimde bir şey sıkıştı. Çenem gerildi.

Açtım. “Ne olmuş?” Sesim otomatik olarak sertleşti.

Karşı taraftaki hızla konuşurken, gözlerim farkında olmadan yine Duru’yu buldu. Beni izliyordu. Bilmeye hakkı var mıydı? Yoksa en azından bir şeyleri bilmesi mi gerekiyordu?

Başımı hafifçe eğdim, elim masanın kenarına istemsizce dokundu. “Şimdi mi?”

Sadece birkaç saniye süren bir sessizlik oldu. Karşımdaki konuşmaya devam ediyordu ama artık ne söylediğini tam olarak dinlemiyordum. Duru’nun bakışları üzerimdeydi. O an ona bir şey söylemem gerektiğini hissettim.

Ama ne?

“Gitmem gerek,” dedim sonunda, sandalyeden kalkarken.

Duru başını kaldırdı, bir şey demedi ama yüzündeki belirsizlik dikkatimi çekti. İçimdeki tereddüt büyüdü. Söylemem gereken bir şey vardı. Biliyordum.

Adını fısıltıya yakın bir sesle söyledim. “Duru…”

Gözleri bana kilitlendi. Bekliyordu.

Ama son anda, içimde yükselen o cümleyi boğazımda ezdim. Başımı iki yana salladım, dudaklarımın kenarına belli belirsiz bir gülümseme yerleştirerek, “Boş ver,” dedim.

Ve arkamı dönüp hızla uzaklaştım.

Arabaya bindiğimde, içim hala bir parça hüsranla doluydu. Duru'nun gözlerindeki belirsizlik, nasıl olduğu belirsiz bir ağırlık gibiydi. Geriye dönüp bakmadım. Bunu yapmamam gerektiğini biliyordum.

Ama o kadar sinirliydim ki, neredeyse direksiyonu sağa sola savuracaktım.

Baba. Akşamki o sinir bozucu telefon konuşması. İçimdeki kızgınlık hızla büyüyordu. Ne demek, "gelmem gerek" diye emir verirken sanki hayatımda başka bir şey varmış gibi… Kafam karışıktı. Sanki her şey bir anda hızla dönmeye başlamıştı.

Yavaşça fren yaptım, arabayı park ettim. O lanet olası eve gitmek zorundaydım. Hem de zorla. Ne var ki eve gittiğimde, bu kadarına da dayanamıyordum.

Baba. O her zaman ki gibi soğuk, sinir bozucu, sert adam. Yüzü asık, elleri cebinde.

"Ne zaman dönüyorum?" diye sordum. Benim susmam gerektiğini düşündü, ama yine de yanıt verdi.

"Yarın," dedi, ellerimi cebine sokarak. Gözlerim bir noktada kayboldu. Zihnimde karmaşık bir şeyler dönüyordu.

"Gitmen gerekiyor." Sesindeki o tehditkâr ton, bir şeyler söylüyordu. Bir şeyleri… geçiştiriyordu. Bunu da biliyordum.

Ama o, Duru’dan bahsettiğinde işler ciddileşiyordu. "Yine onunla mı takılıyorsun?" dedi, gözlerim iyice sertleşti.

Ağır bir sessizlik vardı. Onunla konuşmak, sanki bir duvara konuşmak gibiydi. Ama onu incitmek, eski yaraların daha da derinleşmesine yol açacaktı.

"Gidiyorum." dedim, tek bir kelimeyle onu susturmaya çalışarak.

Eve gittim, odama geçtim. Üzerimi değiştirip uçağın olduğu yere yöneldim. Zihnimdeki bulanıklığı atamamıştım, ama ne yapabilirdim ki? Bu işler böyleydi.

Uçak, havalanmaya başlamıştı. İçimdeki boşluk, her geçen saniyede daha da büyüyordu. Gözlerim, dışarıda belirsizleşen dünyaya odaklanmıştı. Uçak gürültüsü, kabin ışıkları… Ama kafamda, her şey Duru’ydu. O anı, o bakışı ve ardından gelen sessizliği.

Uçakta işlerimi hallettikten sonra, gözlerim tekrar o telefona kaydı. Bir mesaj vardı. Ama ne yazık ki, bir cevap vermek gelmiyordu içimden.

Ne yapmam gerektiğini bilmiyorum. Nereye gittiğimi, neden burada olduğumu… Kafam karışıktı. Ne bir şeyin farkındaydım, ne de ne yapılması gerektiğini.

...

İşin olduğu yere gelmiştim birkaç saatin ardından. Uykusuzluk artık koymuyordu da onsuzluk çok koymaya başlamıştı. Prosedürlü işleri hallettikten sonra sekreterim ile otel odasına geçtim. İşler bir an önce bitsin diye o kasvetli ve sıkıcı odada bütün gece çalışma kararı almıştım. İşler yarım kalmıştı ama hala vardı. Pür dikkat işlerle ve evraklarla uğraşırken telefonum titreşim sesi geldi kulaklarıma. Bilinmeyen bir numaraydı. Kaşlarımı çattım. Bunu yapan kim olursa olsun, bu saatte rastgele biri beni aramazdı. Telefonu elime aldım ve tek seferde açtım.

“Kim?” diye sertçe sordum.

Karşımdaki ses fazla sakin, fazla soğukkanlıydı. “Kıymetlin şu an hastanede. Hatta belki de yoğun bakımda.”

Tüm vücudum gerildi. Elimdeki kalemi sıkarken neredeyse ikiye bölecektim. “Ne saçmalıyorsun sen? Kim konuşuyor?”

Adam alaycı bir şekilde devam etti. “Hâlâ teklifimi yok mu sayıyorsun?”

Bir an nefesim sıkıştı. Kalbim hızlandı. İçimdeki öfke bir alev gibi yükseldi ama sesimi yükseltmeden önce dişlerimi sıktım. “Ne yaptın ona?!”

Karşımdaki adam güldü. Lanet olası pislik! Yumruğumu masaya vurdum. “Eğer Duru’ya zarar verdiysen, seni kendi ellerimle öldürürüm. Bunu anladın mı? Söyle bana, nerede?!”

“Ölmüş olsaydı haberin olurdu, Yağız Bey. Ama ya olursa?”

Öfkeden görüşüm bulanıklaştı. “Eğer ona dokunduysan… Eğer tek bir kılına bile zarar verdin—”

Sözümü bitiremeden adam tiksintiyle iç çekti. “Ne kadar sinirlensen de gerçek değişmeyecek. Beni bulamazsın. Ama ben seni bulurum. Ve bir gün, kıymetlin için kapımı çalacaksın.”

Elimdeki dosyaları yere fırlattım. “Seni bulduğumda, kapıyı çalan ben değilim, yakan ben olacağım!”

Telefon sessizce kapandı.

Dişlerimi o kadar sıktım ki çenem ağrıdı. Yumruğum havada kalmıştı, nefesim düzensizdi.

Sonra… gözlerim masama düştü.

Duru… hastanedeydi.

Ve ben hiçbir şey bilmiyordum.

Panik ve öfke tüm vücudumu sarmıştı. Nasıl halde olduğunu, ne olduğunu bilmiyordum ve bu beni çıldırtıyordu. İşimi de ofisimi de diyerek çıkıp ışığımın yanına gitmek istiyordum sadece. Ama bunu yapamazdım çünkü ablam… Hay anasını, dağıtıp taşını…

Karar vermem lazımdı. Öğrenmem lazımdı, yoksa şu soktuğumun otelinde bir dakika duramazdım.

Telefonumu açtım. Rehbere girip onun ismine tıkladım. Boran. Erkek kardeşim.

Telefonu açarken sesim aceleciydi, ne yapacağımı bilmiyordum ama her geçen saniye içimdeki panik arttı. Bir an önce cevap almalıydım.

“Alo?” Boran’ın sesi, ne kadar sakin olsa da benim panikliğim belli oluyordu.

“Boran, hastane. Hemen hastaneyi bul ve her saat başı ne durumda olduğunu haber et. Duru'yu bul, yemek yediğinden emin ol, her şey tamam mı? Beni merakta bırakma.”

Sözlerim aceleci ve sertti. Boran sessizdi ama anlıyordu.

“Tamam, Yağız. Sıkı tut, her şeyi halledeceğim.”

Telefonu kapattım, içim rahatlamadı ama bir nebze olsun biraz daha kontrol sahibi hissettim.

Koltuğa yaslandım. Bir anlık sessizlik…

Ve sonra, zihnimde yine Duru belirdi. Her zaman orada, gözlerimde… Her bakışı, her gülüşü, o gözlerinin içine her bakışımda kaybolduğum an…

Bir şeyler söylemek istedim ama kendime engel oldum. Ne diyeceğimi bilemedim. O kadar kaybolmuştum ki, kendimi bulduğumda bile, ona ne söyleyeceğimi hiç bilmiyordum.

Ona olan aşkımı ifade etmenin ne kadar zor olduğunu düşündüm. O kadar naif, o kadar sıcacık… Ama ben, belki de tam olarak bunları ona anlatmak için çok korkuyordum.

Sadece içimden, “Sana her şeyimle aşığım, Duru…” dedim.

Külden doğan ateşe aittir. Bazı yaralar vardır ki, insanı sadece acıtmaz; yakar, küle çevirir. Ve bazen, yanıp kül olmak, küllerden doğmaktan daha kolaydır.

Yanan floresan lambaların soğuk beyaz ışığı, üzerime sinmişti. Nabzımı ölçen aletin düzenli bip sesi, odadaki tek değişmeyen şeydi. Oysa diğer her şey akışkandı; etrafımda dolaşan bir çift ayak, hastane zeminine yumuşak ama telaşlı vuruşlarla ritim tutuyordu. Gözlerimi araladım, net olmayan bir siluet seçmeye çalışırken beyaz tavana odaklanmaya çalıştım. Kaç gündür buradaydım? Zaman, zihnimde silinmiş gibiydi.

Kapı nazikçe tıklatıldı. İçeri birkaç kişi girdi. Konuşmalar sert ve netti. Gözlerimi kapattım, belki de böyle daha iyi duyabilirdim.

— Adı Duru Ela Tangün, öyle mi?

— Evet.

Aras’ın sesi tedirgindi. Cevapları kısa ve doğrudandı ama içinde bir gerilim saklıydı.

— Aras bey, olanları bize tekrar anlatır mısınız?

Ayak sesleri hareketlendi. Aras hafifçe iç çekti.

— Duru… O gece oradaydı. Hastaneye getirildiğinde baygındı. Sonra— sonra buraya getirildi işte.

Polislerden biri hafifçe homurdandı.

— Görgü tanığı peki?

— Sanırım yok, ama hatırladıklarını bilmiyoruz.

— Peki, şüpheliyi teşhis edebilecek mi?

Kısa bir sessizlik oldu. Aras'ın sesi bu sefer daha düşük çıktı.

— Bilmiyorum.

O an, kendimi ele vermemek için gözlerimi sıkıca kapadım. Onlara bunu söylemek için henüz hazır değildim. Gördüğüm o el… Bütün ayrıntılarıyla zihnimde yankılanıyordu.

Polislerden biri derin bir nefes aldı.

— Uyandığında haber verin. Şimdilik buradayız.

Adımlar uzaklaştı. Kapının kapanışı, odada yeniden sessizliği hâkim kıldı. Sadece nabız monitörünün tekdüze sesi ve Aras’ın ağır nefesi duyuluyordu.

Bir süre gözlerimi kapalı tuttum. Fazla uzun sürerse Aras panik yapardı. Şimdiden odanın içinde dönüp duruyordu. Açıkçası, biraz daha devam ederse enerji topuna dönüşüp gerçekten burada yanacaktı. Muzipçe iç çektim ve gözlerimi araladım.

Aras sandalyeye oturduğunda, gözleri bana sabitlendi.

— Duru?

Gözlerimi kırptım. Konuşmak garip bir çabaydı, boğazım kuruydu ama yine de denedim.

— Aras…

Aras’ın yüzü bir an bembeyaz oldu, sonra hızla eğildi.

— Lanet olsun, sen nasılsın? İyi misin? Bir şeyin var mı? Hatırlıyor musun? Duru, bana bak, neler oldu o gece?!

Başımda uğuldayan bir ağrı hissettim. Aras’ın panik dolu bakışları içimi tuhaf bir sıcaklıkla doldururken hafifçe kıkırdadım.

— Çok konuşuyorsun.

Aras kaşlarını çattı.

— Ciddi olamazsın.

Gözlerimi kısarak tavana baktım. Hafızamın derinliklerine daldım. Sonra yavaşça fısıldadım:

— Elini gördüm… O adamın elini.

Aras'ın nefesi kesildi. Gözlerimi ona çevirdiğimde, dudaklarını sıkıca birbirine bastırdığını fark ettim. Bu, fırtınadan önceki sessizlikti.

Ve fırtına, her zaman en beklenmedik anda kopardı.

Arasa silinik şekilde hatırladıklarımı anlattıktan sonra kaşları sinirli bir şekilde havaya kaldırarak

"Hayır duru. Bu sadece sen ile benim aramda kalacak tamam mı birazdan polisleri çağıracağım ve hiç bir şey hatırlamadığını söyleyeceksin. Belli ki bu işte farklı kokular var."

'Aras saçmalama bak bir sorun olacak sonra yapma.'

"Duru sözümü dinle. Konuya kapat bu kadar."

İnatçı olduğunu biliyordum ve ne desem de o keçi inadınan asla vazgeçmeyecekti.

Dediği gibi polislere hatırlamadığımı söyledim ve sorunsuz bir şekilde gittiler.

Akşamın çıkışım yapılmış ve eve gitmek için Ayaz'ın arabasına binmiştim. Malûm arabam mefta olmuştu ve şimdi de her yere ayaz ile gidecektim.

Aras direksiyona geçtiği an, uzun bir iç çekişle gözlerini yola dikti. Hâlâ hastane önündeydik ve o, hâlâ bana dikte vermeye devam ediyordu.

— Her gün yemeklerini yiyeceksin, protein alacaksın. Bu konuda tartışma istemiyorum.

Gözlerimi devirdim.

— Beni beslemek için özel aşçı mı tuttun yoksa?

Bana yan gözle baktı. Direksiyonu çevirirken alaycı bir sesle konuştu:

— Ne sandın? Aç bırakıp kemiklerini mi sayacağım?

— Çok abartıyorsun.

— Konu sen olunca her şeyi abartırım, Duru.

Dudaklarımı sıktım. Bu korumacı tavrı içimi ısıtsa da boğucu bir hâl almaya başlamıştı.

— Ayrıca, her gün yemekleri ben yapacağım.

Başımı ona çevirdim, kaşlarımı kaldırarak.

— Pardon?

— Duydun işte. Senin gibi sorumluluk bilinci sıfır birine bırakacak değilim.

İç çekerek başımı koltuğa yasladım.

— Gerçekten bir baba gibi konuşuyorsun.

Aras kaşlarını çattı.

— Hayır, Duru. Bir baba gibi değil. Kardeşin gibi.

Boğazım düğümlendi. Sessizce camdan dışarı bakmaya devam ettim. Kısa bir süre sonra eve gelmiştik.Aras’ın ısrarlarıyla yemekleri yedim. Ağır hapları yutarken içimden ona söylenmek geçse de sesi hâlâ kulaklarımda çınlıyordu. "Sakın atlamıyorsun." Bitkin bedenim, yumuşak koltuğun sıcaklığına dayanamayıp kendini bıraktı. Aras’ın omzunda uyuyakalmıştım.

...

Gözlerimi açtığımda evin içini saran kokuyla burun deliklerim genişledi. Burnuma kadar uzanan mis gibi pişmiş ekmek kokusu, sahanda yumurta ve demli çayın o huzur veren kokusu… Başımı kaldırdım, salondan mutfağa doğru süzüldüm.

Masada iki tabak vardı. Biri kahvaltılıklar, diğeri ise haplarla doluydu.

— Cidden yapmış…

Başımı iki yana salladım. Elimi belime koyarak mutfağa girdim. Aras, ocağın başında bir şeyler çeviriyordu.

— Sabah sabah aşçı mı kesildin?

Aras arkasını dönmeden konuştu.

— Aç kalıp sızlanacağından emin olduğum için önlemi önceden aldım.

Elimi kalbime götürüp dramatik bir şekilde başımı salladım.

— Ne kadar düşüncelisin… Ah, ne büyük bir nimetim var başımda.

Aras kaşlarını kaldırarak tabağı önüme sürdü.

— Şımarmasan mı acaba?

Yüzümü buruşturarak sandalyeye oturdum ve bir lokma aldım.

— Hmm… Fena değil.

Aras kollarını göğsünde kavuşturdu.

— Ne demek "fena değil"? Bayağı iyi yapmışım işte.

— Hadi ama, egonu başka zaman besleriz, tamam mı?

Aras hafifçe gülerek çayını yudumladı.

— Şu hâline bak. Öyle mutlusun ki başına bela açmak için yeni bir bahane arıyorsun gibi.

Bıçakla peyniri bölerken, "İşe dönmek istiyorum." dedim aniden.

Aras’ın eli havada kaldı.

— Hayır.

Gözlerimi ona diktim.

— Aras…

— Hayır, Duru. Senin işe gitmen söz konusu bile olamaz.

— Ama—

— Bu tartışma burada bitmiştir.

İnatla hap kutusunu önüme sürdü.

— Önce şu haplarını iç. Sonra da sesini çıkarma.

Öfkeyle dudaklarımı sıktım, hapları avucuma aldım ama içmeden masaya bıraktım. Bu onu daha çok sinirlendirmiş olmalı ki,

"Sabaha görmeyeceğim."

Diyerek kapıyı çarparak çıktı evden.

Artık bütün gün de yalnız kalmıştım iyi mi!

Bütün günü bomboş geçirdikten sonra akşama doğru kapımın zili çalmıştı. Arasın geldiğini düşünmüştüm fakat Arasın anahtarı vardı ne diye çalsın ki kapıyı. Yavaş ve temkinli adımlarla önce kapının kilidini ardından tamamen kapıyı açtım. Karşımda motorsiklet kasklı bir kurye vardı.

' siparişiniz temassız ödendi efendim.'

Diyerek poşeti elime verip gitti. Aras gelmemiş yemek getitirmişti. Hıh. Poşeti açtığımda bir not olduğunu gördüm.

"Hapları unutma."

Yazıyordu sadece. Şaşırtmamisti.

Yemeğimi yedikten sonra dediği gibi haplarımı atmıştım ve dünün aynısını yaşadım.

Sabah olduğunda yemek kokuları tekrardan burnuma gelmişti. Şimdi yaktım seni Aras. Kalkıp hemen mutfağa gidip tam söylenecekken arasın olmadığını masada kahvaltımı hazırlamış ve haplarımı koyduğunu görmüştüm. Gelmiş ve gitmişti öyle mi?

Somurtkanlikla sandalyeye oturup yemek yiyerken aklıma bir fikir gelmişti.

— Ne olabilir ki en fazla?

Başımı iki yana sallayarak hızla banyoya geçtim. Üzerime sade bir kıyafet giydim, saçlarımı topladım. Ve hiçbir şey söylemeden kapıyı açıp çıktım. Bir taksi çağırıp ofisin adresini verip gitmeye başladık.

Ofise vardığımda Yağız kapıda biriyle konuşuyordu. Yüzü ciddiydi, keskin bakışları karşısındaki adamı delip geçiyordu. Beni gördüğünde ise yüzündeki sertlik anında yumuşadı. Bir an donup kaldı.

Gözleri doğrudan bana kilitlenmişti.

— Sen…

Yutkundum. Hafifçe gülümsemeye çalışarak yanına yaklaştım.

— Merhaba, Yağız.

Ondan böyle yoğun bir tepki almayı beklemiyordum.

- Yani Yağız Bey.

Dedim usulca.

Birkaç saniye daha baktıktan sonra kendini toparladı.

— Nasıl… nasılsın?

Omuz silktim.

— Daha iyiyim.

Yağız gözlerini kaçırarak derin bir nefes aldı.

— İşe mi geldin?

Başımla onayladım. Birkaç saniye sessizlik oldu. Sonra, o alaycı tonu geri döndü.

— Çalışanımsın ya… Ondan şey.

Benimle dalga geçiyordu. Hafifçe güldüm.

— Tabii, başka ne olabilir ki?

...

Gün boyunca fazla iş verilmemişti. Çoğunlukla bilgisayar başında evraklarla ilgilenmiştim. Ama mesai bitimine doğru başım ağırlaşmaya başladı. İçimde garip bir titreme, gözlerimin önünde hafif kararmalar…

Yağız masama yaklaştığında elindeki evrakları uzattı. Tam almak için elimi kaldırdım ki, başım hızla döndü.

Bir anlık refleksle masaya tutundum. Tüm gücümü toplayarak kendimi kaldırmaya çalışmıştım . Ama sonrasında gözlerim karardı.

Bir anlık boşluk hissi…

Ve sert bir dokunuş.

Düşüşümü engelleyen güçlü kolların arasında bulduğumda, kokusunu aldım önce. Yağız.

Sert bakışları yüzüme kilitlenmişti. Elleri omuzlarımı sıkarak beni sarsıyordu.

— Duru? Hey, Duru!

Gözlerimi açmak istedim ama vücudum ağırdı.

— Lanet olsun, sen iyi değilsin.

Sesi gergin ve öfkeliydi.

Gözlerimi hafifçe araladım, fısıldadım:

— Bir şeyim yok…

Yağız dişlerini sıktı.

— Sende hiç akıl yok mu?!

Ama sesi giderek uzaklaşıyordu. Son duyduğum şey, kalp atışlarının kulağımda yankılanmasıydı.

Ve sonrası… karanlık.

Bölüm sonu

0 yorum

Bu bölüme henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu sen yaz.