İçeriğe geç

SESSİZLİK'

Bölüm 4 · 9 dk okuma

SESSİZLİK'

Bölüm 4

4. perde

"Bazı anlar vardır, yaşanırken sıradan gelir ama sonrasında tekrar tekrar aklına düşer. O anlarda gözlerinin içine bakarken ne gördüğünü anlamaya çalışırsın. O, gerçekten hissettiğin gibi mi hissetti, yoksa sadece sen mi fazlasıyla anlam yükledin?"

Karşımda duruyordu. Yüzü her zamanki gibiydi—mesafeli ama içinde saklanan, çözülmeyi bekleyen bir şey vardı.

“Beni böyle süzmeye devam edersen, masaya gerçekten oturmam gerekecek,” dedi, başını hafifçe yana eğerek.

Gözlerimi kıstım. “Benim süzmeme gerek var mı sence? Kendin gelip karşımda duruyorsun zaten.”

Gülümsedi. Hafif ama belli belirsiz. Tam bir şey diyecekti ki telefonu çaldı. Yüzü bir an ciddileşti, gözlerindeki o belirsizlik kayboldu.

“Ne olmuş? Şimdi mi?” Sesi sertleşmişti. Karşı taraftakini dinlerken bir an gözlerini bana çevirdi ama ne düşündüğünü anlayamadım. Sonunda başını hafifçe eğdi.

“Gitmem gerek,” dedi. “Ama Duru...”

Kaşlarımı kaldırdım. “Evet?”

Bir an sustu. Sonra başını iki yana sallayıp hafifçe gülümsedi. “Boş ver.”

Arkasını dönüp gittiğinde içimde bir şeylerin eksildiğini hissettim.

Gökyüzü griydi, şehirde bahar olmasına rağmen hafif bir serinlik vardı. Adımlarımı hızlandırırken hâlâ aklımda aynı an dönüp duruyordu. Yağız’ın bakışı, sesi, gitmeden önce söyleyip de vazgeçtiği kelimeler…

Bir şeyler değişiyordu. Ama nasıl?

Eve vardığımda kapıyı açar açmaz içeriden yayılan sıcaklık yüzüme vurdu. Aras, mutfaktan çıktı, kollarını göğsünde kavuşturmuş, bana bakıyordu.

“Bu ne hal?” diye sordum, montumu çıkarırken.

Aras kaşlarını kaldırdı. “Asıl senin neyin var? Dünden beri bir tuhafsın.”

Bir şey saklamaya çalışsam da nafileydi, Aras gözlerimin içine baktığında her şeyi görebiliyordu.

“Nesi tuhafmış?” dedim, gözlerimi kaçırarak.

Gözlerini kıstı, birkaç adım yaklaştı. “Duru, sen bana anlatmadan bile hissedebiliyorum. Yine bir şeylerin içine düştün, değil mi?”

Derin bir nefes aldım, gülümsedim. “Düştüm mü, yoksa ben mi içine girdim emin değilim.”

Aras iç çekti, hafifçe başını salladı. “Sadece dikkat et.”

Başka hiçbir şey söylemedi. O söylemese de endişesini hissediyordum. Ama bu konuşmayı daha fazla uzatamazdım. Merdivenleri hızla çıktım, odama kapanıp kendimi yatağa bıraktım.

Başımı yastığa koyduğumda gözlerimi kapatmamla zihnimdeki görüntülerin canlanması bir oldu.

Yağız karşımdaydı.

Ama bu sefer mesafeli değildi.

Ellerini cebine sokmuş, hafifçe bana doğru eğilmişti. Gözleri tanıdık ama buğulu, çözülemeyen bir denklemdi sanki.

“Duru,” dedi yumuşak bir sesle. “Bazen, bilmediğin bir şeyi anlamaya çalışırsın ama fark etmezsin... Çoktan biliyorsundur.”

Ne demek istediğini anlamaya çalışırken, başını eğip hafifçe gülümsedi.

Ve sonra, o mesafeyi kapattı.

Elini cebinden çıkardı ve yüzüme dokundu.

O an içimde bir şeylerin kırıldığını hissettim.

Sabah gözlerimi açtığımda, içimde uzun zamandır hissetmediğim bir huzur vardı. Ama neden?

Mutfaktan gelen tabak ve bardak sesleri dikkatimi çekti. Kalkıp aşağı indiğimde Aras’ı kahvaltı hazırlarken buldum. Ama garip bir şey vardı.

Sadece benim için yapmıştı.

Kaşlarımı kaldırarak tezgâha yaslandım. “Bana özel mi?”

Omzunu silkti. “Bugün özel bir gün gibi geldi. Özel kahvaltı lazım.”

Gözlerimi kıstım. Bu her zamanki Aras tarzıydı. Ama kahvaltıyı yaparken aklımda bambaşka şeyler vardı.

Gecenin etkisi hâlâ üzerimdeydi. O anı düşündükçe garip bir sıcaklık içime yayılıyordu.

Aras başını kaldırıp bana baktı. “Hımm?” dedi sadece.

Ne düşündüğümü anladığını fark edince başımı iki yana salladım. “Yok bir şey.”

Şüpheli bakışını üzerimde gezdirdi ama ısrar etmedi. Sandalyesinden kalkıp ceketini omzuna attı.

“Bu arada,” dedi. “Tolga Bey aradı. En kısa sürede ofise uğramanı istiyor.”

Sonra başını hafifçe eğip mutfaktan çıktı. “Afiyet olsun.”

Bir yudum daha içtim, hafifçe başımı salladım. “İyi.”

Aras’a baktım ama o gözlerimin içine bakarak daha fazla bir şey söylemedi. Kahvaltımı bitirip, hazırlanıp ofise gitmeye karar verdim.

Aynanın karşısına geçip üzerime her zamanki koyu renk takımımı giydim. Ceketimi düzelttim, saçlarımı topladım ve gitmek için yola koyuldum. Uzun bir mesafem de olmadığı için yaklaşık 45 dakika sonra varmıştım.

Bir haftadır buradaydım. İlk günler kulaklarımı tırmalayan sesler artık beni rahatsız etmiyordu. Telefon görüşmeleri, klavye tıklamaları, toplantı konuşmaları… Hepsine alışmıştım.

Gün boyunca Yağız’ı görmedim. Görmek için bir sebebim de yoktu belki. Ama günün sonunda Tolga Bey’in çağrısını unutamazdım.

Mesai çıkışı uzun bir yol beni bekliyordu.

...

En nihayetinde mesai bitmiş ve gelmiştim. Büyük beyaz binaya girdim ve üst kata çıktım.

Ofisine ilerledim. Derin bir nefes alıp kapıyı çaldım.

“Gel,” dedi içerden gelen ses.

Kapıyı açıp içeri girdiğimde ağır bir deri kokusu ve loş ışık beni karşıladı. Tolga Bey masasında oturuyordu.

Gözlerini bana dikti ve gülümsedi.

“Duru,” dedi alaycı bir ifadeyle. “Ne kadar güzel bir tesadüf, değil mi? Tam seni düşünüyordum.”

Gözlerimi kısmadan ona baktım. “Beni buraya çağırdığınıza göre pek de tesadüf değil.”

Sandalyeye yaslandı, parmaklarını birleştirdi. “Hâlâ keskin zekânı kaybetmemişsin. Bu hoşuma gitti.”

Oynadığı oyunun farkındaydım ama bunu belli etmeyecektim.

Bana doğru eğildi. “Sana bir teklifim var.”

Tolga Bey, arkasına yaslanarak yüzüme sinsi bir gülümsemeyle baktı. "Benim için bir iş yapmanı istiyorum," dedi sakince, parmaklarını birbirine kenetleyerek.

Daha o cümleyi bitirmeden kaşlarımı çattım. Öfkemi kontrol etmek için içimden ona kadar saymam gerekiyordu ama artık eskisi gibi değildim. Sesimi yükseltmekten çekinmedim. "Tolga Bey, siz neyin peşindesiniz bilmiyorum ama istediğiniz her haberi girdim. Yasa dışı olanları bile. Fakat artık o tarz işlere bulaşmıyorum. Bana bu tür şeylerle gelmeyin," dedim, kelimelerim sertti ve kesinlik taşıyordu.

Gözlerinde küçümseyici bir parıltı belirdi. "İyi bir miktar vereceğim. Geri çevirme," dedi kayıtsızca. Sonra başını yana eğip alaycı bir ifadeyle devam etti: "Bu para seni… ve belki de hâlâ hayatta olduğunu umduğun kardeşini bulmana yardım edebilir."

İçimde bir şey koptu. O ismi, o gerçeği böyle sığ bir şekilde ağzına almasına izin veremezdim. Gözlerimi ona kilitleyerek, her kelimenin üzerine basa basa konuştum. "Beni parayla satın alabileceğinizi mi sanıyorsunuz? Kim olduğumu unutmayın, Tolga Bey. Geçmişte her dediğinizi yapmış olmam, şimdi de yapacağım anlamına gelmez. Size açıkça söylüyorum, bu konuyu bir daha açmayın. Bu iş bitti!"

Tam kapıyı açıp çıkıyordum ki sesi arkamdan yankılandı. "Bence teklifimi birkaç gün düşün. Sonuçta işin ucunda belki Yağız’la ilgili…" Kısa bir duraksama oldu. "Hatta Defne ile ilgili bir şeyler öğrenebilirsin."

Adını öyle büyük bir kibirle, öyle vurgulayarak söylemişti ki içimdeki her siniri kabarttı. Ama ona geri dönüp zaferini görmesine izin vermeyecektim. Tek kelime etmeden kapıyı sertçe kapattım ve binadan çıktım.

Sinirden gözlerim dolmuştu. Arabaya biner binmez kontağı çevirdim ve hızla ana yola çıktım. Düşüncelerim beynimi kemirirken, ellerim direksiyonu sıkarak damarlarıma kadar geriliyordu. O alaycı ses tonu, o iğneleyici kelimeler…

Ayağımı gazdan çekmedim. Yolun kenarındaki ağaçlar hızla yanımdan geçerken direksiyona vurmaktan kendimi alamıyordum. "Kahretsin!" diye haykırdım, dişlerimi sıkarak.

Ve o an…

Bir far ışığı aniden yanımda belirdi. Gözlerimi kırptım, ama çok geçti.

Frenlere asıldım. Lastikler asfalta çığlık attı. Ama kontrolü kaybettim. Araba sağa savruldu, direksiyon ellerimin altında döndü ve…

Bam!

Demir bir direğe çarptığımda vücudum acıyla sarsıldı. Başımı direksiyona çarptığımı hissettim. Alnımdan sıcak bir şey aktığını fark ettim, kolum yanıyordu. Ciğerlerime derin bir nefes çekmeye çalıştım ama göğsümde bir baskı vardı.

Titreyen ellerimle telefonu aldım ve tek kişiyi aradım. Aras.

Telefon açıldığında sesi rahat ve aceleciydi. "Ne oldu, duru. Evde misin?"

Yutkundum. "Aras…" Nefesim düzensizdi. "Kaza yaptım."

Bir anda sesindeki ton değişti. "Ne? Duru, iyi misin? Neredesin?"

Gözlerim etrafa kaydı, ama hiçbir şey net değildi. "Bilmiyorum… Bir yol… direğe çarptım… kan var."

"Tamam, sakın kapatma. Hatta… hatta uyuma bile! Geliyorum, tamam mı? Bana bir şeyler söyle, sesini duyayım!"

Birkaç dakika geçti. Kalbim hızla atıyordu. Gözlerimi kapatıp açtım, başım dönüyordu.

Ve o an…

Bir ıslık sesi.

Buz gibi bir ürperti sırtımdan geçti. Tüm vücudum kilitlendi. Nefes almayı unuttum.

"Aras?" Sesim fısıltı gibi çıktı.

"Ne oldu? Duru? Konuş benimle!"

Ağzımı açtım ama kelimeler çıkmadı. Islık sesi yaklaşıyordu. Direksiyonun hemen göğsümde olduğunu fark ettim, hareket etmek imkânsızdı.

"Aras, bir şey… bir şey var burada." Sesim titredi.

"Ne? Ne diyorsun Duru? Girebiliyor musun bir yere?"

Gözlerim titreyerek etrafa kaydı ama göremiyordum. Ama sesin geldiğine emindim.

Ve sonra… sessizlik.

Birkaç saniye hiçbir şey duymadım. Belki başımı vurduğum için sesler duyuyordum. Belki…

Sonra gözüm bir şeye takıldı. Yan koltuk.

Siyah bir ceket. Aynı renk pantolon. Ve… siyah deri eldivenler.

Tüm vücudum dondu.

"Aras…" diye kekeledim.

Aras bir şeyler söylüyordu ama artık duymuyordum. Çünkü o an…

Siyah bir silüet yavaşça eğildi.

Camın önündeydi. Siyah kar maskesi. Siyah şapka.

Ve…

Eliyle sus işareti yaptı.

Buz kestim. Kalbim boğazımdaydı.

Sonra diğer elindeki çakmağı çaktı.

Ve arabanın arkasına attı.

Alevler hemen yükselmeye başladı.

Aras’ın bağırışlarını duyabiliyordum ama hareket edemiyordum.

Yanıyordum.

"Aras…" dedim. Ama sesim neredeyse çıkmadı.

"Uyanık kal! Sakın kapatma! GELİYORUM!" diye bağırdı.

Duman içeri dolmaya başlamıştı. Gözlerim sulandı. Boğazım yanıyordu.

Ve sonra…

Kapılar açıldı. Birileri beni çekti. Aras’ın sesi en yakından geldi.

"Duru! İyisin! Benimlesin! Seni kurtardım, gidiyoruz!"

Kollarıma bir şeyler sarıldı. Hareketsizdim ama bilincim açıktı.

Gökyüzü… yıldızlar… ve Aras’ın panik dolu yüzü.

Hastane odasının loş ışığı gözlerimi kamaştırıyordu. Beyaz duvarlar, ilaç kokusu, monitörlerin kesik kesik çıkardığı ses… Zihnim ağır çalışıyordu.

Hatırladıklarım bulanıktı. Direğe çarpmam. O siyah gölge. O çakmak. Alevler. Aras’ın bağırışları.

Aras…

Başımı hafifçe yana çevirdim. Kolum sarılıydı, alnımda bandaj vardı. Ciğerlerimde hafif bir yanma hissi. Odanın kapısı aralıktı ve Aras kapının önünde, duvara yaslanmış bir halde telefonuna bakıyordu.

Bir şey hissetti mi bilmem ama aniden kafasını kaldırdı. Gözleriyle benim uyanık olup olmadığımı kontrol etti ve gördüğü an hızla içeri girdi.

“Duru?” Sesi, endişe ve öfke karışımıydı.

Gözlerimi kırpıştırdım, boğazım kuruydu. Konuşmak istedim ama kelimeler çıkmadı. O an onun gözlerindeki panik, gerginlik, belki de çaresizlik… Canımı yaktı.

Yanıma oturdu, eğildi ve alnıma hafifçe dokundu. “Tamam, buradayım,” dedi fısıltıyla. “Sakın bir daha böyle bir şey yapma, Duru. Bir daha seni o halde görmek istemiyorum.”

İç çektim. “Ben yapmadım,” dedim kısık bir sesle.

Bakışları dondu. Ellerini yumruk yaptı. “Kim?”

Gözlerimi tavana diktim. “Bilmiyorum… Ama… oradaydı. Siyah maskeli biri. Çakmağı çakıp arabanın arkasına attı.”

Aras küfür etti, sandalyesinde doğrulup gerildi. “Bu işin peşini bırakmayacağımı biliyorsun değil mi?”

Cevap vermedim.

Çünkü bu işin ucunun nereye gideceğini çok iyi biliyordum.

Ve ben korkuyordum.

Y.A.

masamda, önüme yığılmış dosyaları tek tek inceliyordum. Yeterince ciddi ve odaklıydım. Koyu gri takım elbisem, hafif yukarı sıvanmış gömlek kollarım… Bir an bile durmadan belgeleri imzalıyordum, önüne konulan evrakları tarıyordum.

Odada sadece masa lambasının soluk ışığı vardı. Yanımda sekreterim bekliyordu, kısa ve net cümlelerle direktif veriyordum.

Telefonum masada sessizce titreşmeye başladı. Bilinmeyen bir numara.

Kaşlarımı çattım. Bunu yapan kim olursa olsun, bu saatte rastgele biri beni aramazdı. Telefonu elime aldım ve tek seferde açtım.

“Kim?” diye sertçe sordum.

Karşımdaki ses fazla sakin, fazla soğukkanlıydı. “Kıymetlin şu an hastanede. Hatta belki de yoğun bakımda.”

Tüm vücudum gerildi. Elimdeki kalemi sıkarken neredeyse ikiye bölecektim. “Ne saçmalıyorsun sen? Kim konuşuyor?”

Adam alaycı bir şekilde devam etti. “Hâlâ teklifimi yok mu sayıyorsun?”

Bir an nefesim sıkıştı. Kalbim hızlandı. İçimdeki öfke bir alev gibi yükseldi ama sesimi yükseltmeden önce dişlerimi sıktım. “Ne yaptın ona?!”

Karşımdaki adam güldü. Lanet olası pislik! Yumruğumu masaya vurdum. “Eğer Duru’ya zarar verdiysen, seni kendi ellerimle öldürürüm. Bunu anladın mı? Söyle bana, nerede?!”

“Ölmüş olsaydı haberin olurdu, Yağız Bey. Ama ya olursa?"

Öfkeden görüşüm bulanıklaştı. “Eğer ona dokunduysan… Eğer tek bir kılına bile zarar verdin—”

Sözümü bitiremeden adam tiksintiyle iç çekti. “Ne kadar sinirlensen de gerçek değişmeyecek. Beni bulamazsın. Ama ben seni bulurum. Ve bir gün, kıymetlin için kapımı çalacaksın.”

Elimdeki dosyaları yere fırlattım. “Seni bulduğumda, kapıyı çalan ben değilim, yakan ben olacağım!”

Telefon sessizce kapandı.

Dişlerimi o kadar sıktım ki çenem ağrıdı. Yumruğum havada kalmıştı, nefesim düzensizdi.

Sonra… gözlerim masama düştü.

Duru… hastanedeydi.

Ve ben hiçbir şey bilmiyordum.

Bölüm sonu

1 yorum