İçeriğe geç

SESSİZLİK'

Bölüm 3 · 9 dk okuma

SESSİZLİK'

Bölüm 3

3. perde

Y.A.

Annemle babam… Biz beş kişilik mutlu bir aileydik. Ablam, ben, küçük erkek kardeşim,annem ve babam. Bir zamanlar.

Ama sonra, o gece…

O geceyi unutamıyorum. Annemle babamın sesi ilk başta mutfaktan geliyordu. Önce fısıltılar, sonra yükselen tonlar, en sonunda çığlık çığlığa bir kavga. Mutfak masasının üzerinde duran bardak, bir anda duvara çarptı ve parçalandı. Ardından tabaklar… Çatırdayan cam sesleriyle yankılanan bir ev… Çığlık atan bir anne… Kükreyen bir baba…

Ben koltukta ablamın yanında oturuyordum. Küçüktüm. Ama ne kadar küçük olursam olayım, bir şey yapmam gerekiyordu. İçimde büyüyen öfke ve korku birbirine karışıyordu. Ama gücüm yetmezdi, biliyordum. Babam çok büyüktü. Ben ise… Onun karşısında küçücük bir şeydim.

Ama annemin çığlığı… O çığlık kulaklarımda yankılandığında dayanamadım. Babam, yumruğunu sıkmış, tam ona kaldırmak üzereyken, refleksle öne atıldım. Önüne geçtim. Gözlerimi onunkilere diktim.

“Bir şey yaparsan… ben olmam,” dedim.

Sadece bir saniye… O koca adam bana baktı. Yüzünde anlaşılmaz bir ifade vardı. Sonra gülümsedi, ama o gülüşte hiçbir sıcaklık yoktu.

“Tamam. Öyle olsun.”

Sonra çekip gitti. Evden çıktı. Günlerce dönmedi.

Ben, annem ve ablam… Ev sessizdi. Ama içimde bir yerlerde, her şey hala paramparçaydı.

---

Annem… Annem beni almaya geliyordu. O gün okul çıkışında.

Dışarıda onu bekliyordum. Ellerimi montumun ceplerine sokmuş, yolun karşısında bana doğru gelen siluetine bakıyordum. Yüzünde yorgun bir gülümseme vardı. O gülümsemeyi hatırlıyorum.

Ama sonra…

Fren sesi.

Lastiklerin asfaltı kazıyan çığlığı.

Bir çarpma sesi.

Ve annemin havalanan bedeni.

Gözlerim büyüdü. Bağırmak istedim ama sesim çıkmadı. Dünya, saniyeler içinde o kadar yavaşladı ki… Sanki zaman dondu.

Ama annem durmadı.

Yere çakıldı.

Bir an, her şey sessizdi. Sonra insanlar çığlık atmaya başladı. Koştular. Birileri bir şeyler söylüyordu. Ama ben sadece orada duruyordum.

Nefes almayı unuttum.

Hayır…

Bu olmamalıydı.

Olmamalıydı.

Ama yerde, hareketsizce yatan bedenine bakarken anladım.

Her şey bitti.

O gülümseme bir daha olmayacak.

Gözlerimi kırptım. Ve dünya, acımasızca hızına geri döndü.

---

Annem apar topar defnedildi. Ne olduğuna dair hiçbir fikrim yoktu. İnsanlar bir şeyler söyledi, biri omzuma dokundu, ama hiçbir şey hissetmiyordum. Zihnim bulanıktı.

O günü nasıl geçti bilmiyorum. Ama eve döndüğümde…

Babam oradaydı.

Oturma odasında, koltuğa yayılmış şekilde bekliyordu. Gözlerinde ne vardı bilmiyorum. Belki pişmanlık, belki sadece yorgunluk. Belki hiçbir şey.

Beni süzdü.

Sonra o sesiyle, ağır, otoriter bir sesle konuştu:

“Artık benimlesin.”

Bir an gözlerine baktım.

Ve anladım.

Hayır, babamla değildim.

Ben hiçbir yerde değildim.

Sonrası… Sonrası zihnimde silikti.

Bazı anlar vardır, insanın zihni kendini korumak için unutur. O anları silikleştirir, gri bir dumanın ardına saklar. Ama ne kadar silik olursa olsun, hisleri hep canlı kalır. Benim için de öyleydi. O evde geçen yılların her saniyesini hatırlamıyordum belki. Ama hissettiğim korkuyu, çaresizliği, tükenmişliği… Onları hiçbir zaman unutmadım.

Ablamı ve kardeşimi korumak için yaşadım. O masum gözlere bir şey olmasın diye, babam olan canavarın her dediğini yaptım. Beni ne kadar aşağı çekerse çeksin, ablamı ondan uzak tutabilmek için, kendimi feda ettim. Söylediği her cümleyi başımla onayladım. Yapmacık bir gülümsemeyi yüzüme yerleştirdim. İçim paramparça olurken, dudaklarıma sahte bir mutluluk kondurdum.

Ve evraklar… Gereksiz, anlamsız bir sürü evrak.

Kağıtlar.

İmzalar.

Bana ait olmayan kararlar.

Her biri, üzerime basıp geçen bir ayak izi gibiydi. Üzerime damgalanan, beni daha da silikleştiren, beni bir gölgeye çeviren şeylerdi.

Bu yaşıma nasıl gelebildiğimi bazen ben de bilmiyordum.

Çünkü yaşamak istedim mi?

Hayır.

Hiç istemedim.

Nefes almak istemedim.

Günahsız annem gibi toprağın altında, huzur içinde uyumak istedim.

Ama ölmek de bir çözüm değildi. Çünkü ben zaten ölüydüm.

Ben nefes alıyordum, ama ciğerlerime dolan hava hiçbir şey ifade etmiyordu.

Gözlerimi açıyordum, ama gördüğüm dünya renksizdi.

Ellerim hareket ediyordu, ama hissetmiyordum.

Ben yaşıyormuş gibi yapan bir bedendim.

Ama içimde…

İçimde hiçbir şey kalmamıştı.

Bu illettin içinde o geldi.

Güneşim, ay ışığım… Duru’m geldi.

Onunla trajik bir karşılaşmam olmuştu. Annemin öldüğü gün, onun da ailesi ölmüştü.

Mezarlıkta tanıştım onunla.

Oturduğum taşın sertliği sırtıma batarken, gözlerim önümdeki toprağa dikiliydi. Hayatımın anlamı olanı kaybetmiştim. Boşlukta sallanıyordum sanki.

Sonra onu gördüm.

Benden birkaç yaş küçük, incecik bir kız çocuğuydu. Ama gözleri… O gözlerde bir çocuğa ait olmayacak kadar büyük bir dünya vardı.

Kardeşine sımsıkı sarılmıştı. Sanki o küçük kollarıyla onu tüm dünyadan, tüm kötülüklerden koruyabilirmiş gibi. Daha o yaşında bile.

Bense sadece bakıyordum.

O nasıl bu kadar umutlu olabilirdi? Her şeyini kaybetmişken, nasıl hala o ışığı taşıyabiliyordu?

Daraldım. Boğazım düğümlendi. Sessizce oradan uzaklaştım. İnsanlardan, mezar taşlarından, geçmişten…

Ama sonra onu yine gördüm.

Bankta oturuyordu.

Dizlerinde biten kırmızı bir elbisesi vardı. Siyah saçları sıkıca tek bir kuyruk şeklinde bağlanmıştı, bu da ışık saçan yüzünü daha da ortaya çıkarıyordu. Beyaz çiçekli çorabı ve aynı desende küçük bez ayakkabıları vardı.

Gittim.

Yanına oturdum, sessizce.

Bir süre konuşmadık. Sadece orada oturduk, aynı gökyüzünün altında, aynı acıyı paylaşarak.

Sonra başını bana çevirdi. Küçük avcunun içinde tuttuğu incili bir anahtarlığı uzattı.

"Bu anahtarlık sana yolunu göstersin," dedi, sesi beklediğimden daha yumuşaktı. "İnci gibi bir hayatın olsun."

Bir şey diyemedim.

Sadece ona baktım.

O ise aynı gülümsemeyi takınıp yanımdan ayrıldı.

Bir daha oraya gittiğimde, onu bulamadım.

Tek bir iz bile yoktu.

Hayatım orada son bulmasın istedim.

Bunca karanlığın içinde bir ışık görmüştüm ve o ışığa tutunmak istemiştim. Ama şimdi…

Şimdi büyük bir hata vardı.

Hayatımın ışığı tam karşımdaydı.

Duru…

Ama ne beni hatırlıyordu ne de benim hatamı biliyordu.

Bu adaletsizdi. Onun için her şeyimi feda etmeye hazırken, onun beni unutmuş olması… İçimde garip bir boşluk açıyordu.

Bir şansım olsa… Ne yapardım, bilmiyorum.

Tek bildiğim, mutlu olmak istediğimdi.

Ve sevdiklerimi korumak zorunda olduğumdu.

Ne pahasına olursa olsun.

D.E.T.

'Hisler yanıltmaz, aynı duygular gibi.' Bazen içime öyle bir sıkıntı çöküyordu ki zamanın durduğunu hissediyordum. Mesai saatlerim uzuyor, dakikalar ağırlaşıyor, çevremde olup biten her şey anlamsızlaşıyordu. Sürekli dönüp duran çıktı makinesinin sesi, telaşla bir yerlere yetişmeye çalışan insanların adımları, floresan ışıklarının o soğuk beyaz parıltısı… Hepsi bir rutinin parçasıydı. Bir gün daha bitiyor, ama benim beklediğim şey hâlâ olmuyordu.

Annemin bir sözü vardı: “Bazı zamanlar akar, bazılarıysa insanı içinde boğar.” Şu an tam olarak boğuluyordum. Günlerdir bir ipucu beklemiş, Yağız’ın adım atmasını istemiş, her hareketini gözlemlemiştim. Ama hiçbir şey değişmiyordu. O ortalıkta yokken, burada gerçekten bir işçi gibi çalıştım. Sabah gelip evrakları düzenledim, çıktı aldım, çay molalarında bile kafamı kaldırmadan dosyalarla uğraştım. Ama bugün farklıydı. Bugün öğle saatlerinde buraya gelecekti ve ben tam 12’de işi bırakıyordum.

Bu, onu takip edebileceğim anlamına geliyordu. Ve bu sefer kaçamayacaktı.

Her zaman aklımda o vardı. Onu düşündükçe içimdeki özlem daha da büyüyordu. Defne... Ona söz vermiştim. Onu bulmadan geri dönemezdim. Tek başıma gidersem üzülürlerdi, beni suçlarlardı. Ama asıl mesele bu değildi. Defne'nin ölmediğini biliyordum. Ailemiz öldüğünde içimde hissettiğim o tarifsiz boşluğu hatırlıyordum, ama Defne için aynı duyguyu hiç yaşamamıştım.

O bir yerlerde yaşıyordu. Buna emindim.

Ve o cevabı verebilecek tek kişi Yağız’dı. Bunu da hissediyordum. Gözlerimi benden kaçırması, konuşmalarını yarıda kesmesi, sürekli gergin olması… Hepsi bir şeyler bildiğine işaretti. Artık beklemek yoktu. Artık sadece gerçekleri öğrenmek vardı.

Mesai bittiğinde çantamı kaptığım gibi dışarı çıktım. Hava kapalıydı, güneş bulutların ardına saklanmıştı. Yağız’ın geliş saatine daha vardı ama beklemek istemiyordum. Harekete geçmek zorundaydım.

Ofisin biraz ilerisindeki kafeye oturdum. Yolu görebileceğim bir masaya yerleştim. Kahve sipariş verdim ama elimi bile sürmedim. Gözlerim sürekli giriş kapısındaydı. Dakikalar ilerledikçe içimdeki huzursuzluk büyüyordu. Ya gelmezse? Ya başka bir kapıdan girerse? Ya bugün değil de yarın dönüyorsa?

Sonra onu gördüm.

Yağız, hızlı adımlarla binaya doğru ilerliyordu. Üzerinde her zamanki gibi koyu renkli bir takım vardı, elinde birkaç dosya taşıyordu. Yanına sekreterlerden biri geldi, birkaç kelime konuştular ama ne dediklerini duyamadım. Yüzü her zamanki gibi ifadesizdi, ama hareketlerinde garip bir acele vardı.

Bekleyecek zamanım yoktu. Hesabı ödeyip dışarı çıktım ve mesafemi koruyarak peşine takıldım. Yağız binaya girdi, ben de hemen ardından girdim ama farklı bir koridora yöneldim. Ayak seslerimi bastırmaya çalışarak ilerledim. Onun girdiği odanın kapısını gördüm ve duvara yaslanarak nefesimi dengelemeye çalıştım.

Sonra beklenmedik bir şey oldu.

Koridorda yankılanan bir ayak sesi… Adımlar hızla yaklaşıyordu. İçim sıkıştı. Bir an için ne yapacağımı bilemedim, sonra ilk gördüğüm kapıyı hafifçe aralayıp içeri girdim. Küçük bir arşiv odasıydı, dosya dolapları sıralanmıştı. Kapının aralığından dışarı baktım.

Yağız, koridorda durmuş, etrafına bakınıyordu.

Beni fark etmiş miydi?

Nefes almaya bile korkarak bekledim. Eğer kapıyı açarsa, eğer burada olduğumu anlarsa…

O an içimde garip bir his belirdi. Buraya kadar gelmişken yakalanamazdım. Bir yolunu bulmalıydım. Eğer Yağız’ın bir şeyler sakladığına dair şüphem varsa, o zaman bana kanıt da lazımdı.

Ve bunu elde etmenin tek yolu, biraz daha ileri gitmekti.

---

Bir saat kadar sonra, Yağız’ın işten çıkmasını bekleyip onu takip etmeye devam ettim. Sokaklar kalabalıktı, adımlarımı dikkatli atıyordum. Onu kaybetmemeliydim ama fark edilmem de tehlikeliydi.

Bir süre yürüdükten sonra bir kafeye girdi. Burası, iş çıkışı insanların uğrak noktasıydı. Büyük camları, içerideki loş ışıklarla hoş bir atmosfer yaratıyordu. İçerisi kalabalıktı, bu da benim için avantajdı. Fark edilmeden onu gözlemleyebilirdim.

Kapıdan girer girmez bakışlarımı ondan ayırmadan bir köşeye geçtim. Garson gelip sipariş almak istedi ama sadece başımı sallayıp oyalandım.

Yağız, kafeye girdiğinde etrafa şöyle bir göz attı, sonra pencere kenarındaki masalardan birine yerleşti. Üzerindeki koyu renk takım hâlâ kusursuz görünüyordu ama kravatını gevşetmişti. Yorgun görünüyordu ama bu, onun ifadesiz yüzünün ardında sakladığı bir şey olabilir miydi?

Garson sipariş almak için yanına geldiğinde kısa ve net konuştu. "Sade kahve." Her zaman olduğu gibi. Gereksiz kelimeler kullanmazdı, her cümlesi planlanmış gibiydi.

Ben ise köşede oturduğum masada onu izliyordum. Yağız, pencereden dışarı bakarak düşüncelere dalmış gibi görünüyordu. Ama elindeki kaşığı, fincanın kenarında ağır ağır çevirirken farkında olmadan parmaklarını masaya vurmaya başlamıştı. Onu tanıyordum. Bu, gergin oldnuğunda yapılan bir şeydi.

Bir şey anlatmıyordu ama beden dili söylüyordu. Bir şeyler ters gidiyordu ve Yağız bunu saklamak için her zamankinden daha çok çaba harcıyordu.

Ve ben bu sefer gerçeği öğrenmeden geri çekilmeyecektim.

Sekreterin gelişini beklerken zaman daralıyordu. Bir şey yapmalıydım—şimdi ya da asla! Ama ne? Etrafıma bakındım, çözüm aradım. Boş!

Parmaklarım stresle masaya vuruyordu ki elim yanlışlıkla kahve bardağıma çarptı. Sıcak sıvı elime dökülünce refleksle geri çektim. İşte bu! Planım riskliydi, ama geleceğim için her şeyi göze alırdım.

Telefonumu cebimden çıkarıp Aras’ı aradım. Açmasıyla beraber sahne başladı.

"Yaa, Aras’cım! Gerçekten çok yorucu bir işim var, ama ne yapalım? Seviyorum işimi, hem sen—"

Konuşurken bilinçli bir şekilde ilerledim, zamanlamayı ayarladım ve... tökezledim!

Bir saniyelik sessizlik. Sonra bir sıcaklık dalgası. Kahve, tam hedefe isabet!

Aras’ın arkadan yükselen homurdanmaları telefonun hoparlöründen taşarken, yüzüme kapanan çağrının o kısa, keskin sesi havada asılı kaldı. O anın ağırlığı üzerime çökmüşken, Yağız’ın aniden ayağa kalkışıyla irkildim. Kucağındaki bilgisayarı masaya koyduğu gibi, sert adımlarla yanıma geldi.

Gözleriyle üzerimi süzdü. Ama öfkeli değildi… Hayır, daha farklı bir şey vardı orada.

Tökezlediğim yere eğildi, bir an bile tereddüt etmeden ellerimi tuttu. Sıcak, güçlü, ama aynı zamanda nazik bir dokunuştu bu. Beni kaldırırken yüzüm ona yaklaştı, nefesi tenime değecek kadar… Ama ne ben konuşabildim, ne de o.

Zaman durmuş gibiydi. Sadece biz vardık. O ve ben.

Şaşkınlığımı gizlemek için boğazımı temizleyip yalandan birkaç öksürük çıkardım. Ama o hâlâ bakıyordu. İçimde bir şeylerin yer değiştiğini hissettim, göğsüm sıkıştı. Ellerimiz hâlâ birbirini bırakmamıştı.

Sonunda, sanki bir şeylerden uyanır gibi, parmaklarını yavaşça serbest bıraktı. Ama bu, geri çekilmek değildi. Daha çok… daha çok, vedalaşmak gibiydi.

"Çok özür dilerim, ben… Gerçekten istemeden oldu," diye aceleyle konuştum. Sesim titremiş miydi? Emin olamadım.

Ama o hiç tepki vermedi. Sadece baktı. Derin, anlamlı, içime işleyen bir bakışla.

Sonra, inanılmaz yumuşak bir sesle, beklemediğim o cümleyi kurdu.

"Bir yerin acıdı mı? Canın yandı mı?"

Sadece üç kelime. Ama tonundaki şefkat, içinde sakladığı o kırılgan özen… Boğazım düğümlendi.

Yağız’ın sesi her zamankinden farklıydı. Otoriter, sert adam gitmişti sanki. Yerine, kıyamayan, incitmekten korkan bir adam gelmişti.

Şaşkınlıkla yüzüne baktım, daha önce hiç görmediğim birini görüyormuş gibi.

Etrafımız kalabalıklaşıyordu. Sekreteri ve birkaç çalışan telaşla yanımıza geliyordu. Ama bizim için zaman hâlâ durmuştu.

Gözlerimiz buluştu. Öylece, hiçbir şey söylemeden.

Ve ilk kez, gerçekten gördüm onu.

Bölüm sonu

1 yorum