"Bazı anılar silikleşmez, çünkü onlar sadece hatıra değil, hissettiklerimizdir." Boş bir salon… Ama şimdi gözlerimi kapattığımda orası dolup taşıyor. Sesler, kahkahalar, minik bir çocuğun düşüşü, ardından gelen gözyaşları… Geçmiş aslında bir anı değildir, bir duygudur. Benim duygum Defne’mdi. Şimdi elimde bir fotoğraf var. 8 Temmuz 2014 Hava sıcak. Güneş, bahçedeki taşları bile yakıyor. Defne, bisikletinin gidonuna sıkı sıkı tutunmuş, dudaklarını hafifçe ısırarak pedallara basıyor. Küçücük ayakları hızla hareket ediyor ama bisikleti tam olarak kontrol edemiyor. “Bak, düşmeyeceğim!” diye bağırıyor bana. Sonra… Bir anlık dengesizlik. Gözlerim kocaman açılıyor. Defne yana doğru savruluyor, minik bedeni yere çarpıyor. Önce sessizlik. Ardından dizlerinden süzülen birkaç damla kanı görünce yüzü buruşuyor, gözleri doluyor. Hıçkırarak ağlamaya başlıyor. Yanına koşuyorum. “Defne! Canın çok acıyor mu?” O sadece burnunu çekiyor. Alt dudağı titriyor. İçimde koca bir sızı… Keşke onun yerine ben düşseydim. Aklıma bir fikir geliyor. Onu mutlu etmeliyim. Mutfağa koşuyorum. Annemin mutfağa girmeme pek izin vermediğini biliyorum ama bu önemli. Biraz süt, biraz un, biraz da çikolata buluyorum. Tam olarak ne yaptığımı bilmiyorum ama Defne için en güzel pastayı yapmaya çalışıyorum. Kek gibi bir şey çıkıyor ortaya. Üzerine krem şanti sürüyorum, çikolata rendeliyorum ve ortasına eğri büğrü bir kalp koyuyorum. Pastayı Defne’nin önüne koyduğumda gözleri kocaman açılıyor. Hıçkırıkları kesiliyor. “Yaa ablacım…” diyor, sesi hâlâ burunlu ama gözleri gülüyor. İşte o an, her şeye değiyor. Bir süre sonra Defne odasına koşuyor. Geri geldiğinde elinde bir kâğıt var. Kırmızı boya kalemiyle bir şeyler karalamış. “Bu sen,” diyor, parmağıyla kâğıdı göstererek. Çizdiği kişi benim. Ellerimde kocaman, biraz yamuk ama mutlulukla tuttuğum bir pasta var. Yanıma kendisini de çizmiş, düşmüş dizlerine minicik kırmızı çizgiler eklemiş. Resmi bana uzatıyor. “Bu pastanın hatırası,” diyor gülümseyerek. Şimdi, yıllar sonra, o resmi ellerimde tutuyorum. Kâğıt biraz solmuş ama Defne’nin sevgisi hâlâ orada. Bazı anılar silikleşmez. Çünkü onlar yaşanmışlık değil, hissettiklerimizdir. Duygu karmaşası yaşadığım sırada ardı ardına çalan kapının zilini duydum. İstemsizce akan gözyaşlarımı ne zamandan beri sıktığını bilmediğim fakat avuç içini kızarttığım elimin tersiyle silerek ısrarla çalan kapıya doğru adimlaya başladım. Kapının kilitlerini açıldıktan sonra tanıdık bir silüet ile karşılaştım. Tabiki de Aras gelmişti. Hem çocukluk arkadaşım hem korumamdı. korunmaya gerçekten ihtiyacım olmasa da babam gitmeden önce beni ona emanet etmiş,Aras da ikiletmeden kabul etmişti. Geçmiş selselesine yine dalmışken Aras eliyle daldığım yere doğru parmak şıklatıyordu. Daldığım yerden dikkatimi çekip ona verdim. "Ayakta uyuyorsun Duru Ela Tangün hiç haberin yok." Aldırış etmeden kapıdan çekildim içeriye girmesi için. Son günlerde çok dalgındım. Özellikle ise dünden beri sürekli olarak bir şeylere odağım kayıp gidiyordu. Aras bana bakıp bakıp içeriye girdi. Bende onun ardından yine etrafı kontrol edip kapıyı kilitleyip girdiği salona geçtim. Tekli koltuğa geçip oturmuştu. Her zaman ki gibi. Ben ise karşısındaki tekli koltuğa geçip gözlerimi televizyondan açık olan haber kanalına diktim. Ortadaki sessizliği Aras bozdu cümlesine başlamadan önce derin bir nefes aldı. Gözlerini bana dikmişti, bakışlarında hem merak hem de endişe vardı. Sonra devam etti: "Dünden beri haber ajansları sallanıyor, Duru. Yağız Altuğ, toplantıyı aniden terk ettikten sonra gazetecilerin radarına iyice takıldı. Herkes onun neden bir anda çıkıp gittiğini konuşuyor. Ve... bazıları o bakışın seninle bir ilgisi olup olmadığını sorguluyor." Sözleri bir ok gibi saplandı zihnime. Neden bilmiyorum ama içimde tuhaf bir huzursuzluk belirdi. Sanki her şey kontrolümden çıkıyordu. Gözlerimi kaçırarak televizyona döndüm. Ekranda Yağız Altuğ'un toplantıyı terk ettiği anın görüntüleri dönüyordu. Kameralar, odada donup kaldığı o birkaç saniyeyi yakalamıştı. Gözleri bana kilitlenmiş, yüzünde garip bir ifade vardı. Sonra aniden toparlanıp salonu terk etmişti. Haber sunucusunun sesi, zihnimde yankılandı: "Genç iş insanı Yağız Altuğ, dün gerçekleşen yatırımcı toplantısında şaşırtıcı bir hareket yaparak salonu terk etti. Konuşması sırasında bir anda dalıp gittiği ve karşısında oturan kişiye uzun süre baktığı görülüyor. Bu kişi kim? Yağız Altuğ neden toplantıyı yarıda kesti? İş dünyasında bu hareket büyük yankı uyandırdı..." Aras televizyonu işaret etti. "Sana neden baktı, Duru? O toplantıda tam olarak ne oldu?" Başımı iki yana salladım. "Bilmiyorum, Aras. Gerçekten bilmiyorum." Kelimeler dudaklarımdan dökülse de içimde bir sıkışma vardı. O bakışın bana ne hissettirdiğini ben bile tam anlamlandıramıyordum. Korku değildi… Öfke de değildi. Ama bildiğim tek bir şey vardı: Yağız Altuğ’un bana bakarken hissettiğim şey, Defne ile ilgiliydi. Ama nasıl? Neden? Bilmiyordum. Ve işte bu bilmemek beni en çok korkutan şeydi. Dakikalar saatleri, saatler ise birbirini kovalıyordu. Zamanın nasıl geçtiğini fark etmeden aynı yerde oturuyordum. Aras, bir süre sonra dayanamayarak "Belki bir şeyler bulurum." diyerek evden çıkıp gitmişti. Ama onun aksine ben, olduğum yere mıhlanmış gibiydim. Televizyonun karşısında, gündüz programlarını açmış, gözlerimi ekrana dikmiş bekliyordum. Belki bir ipucu, belki bir işaret… Ama ekrandaki yapay neşeli kahkahalar ve anlamsız sohbetler, zihnimdeki uğultuyu susturamıyordu. Ne yapmalıyım? Neyi araştırmalıyım? Bilmiyordum. Gerçi son zamanlarda hiçbir şeyi bilemez hale gelmiştim. Göğsümde tanımlayamadığım bir öfke vardı. Bunu yapanın kim olduğunu, nerede olduğunu bilmiyordum ama bulduğumda… Ah, bulduğumda… O kişiye zamanın geçmesi için yalvartacaktım. Bomboş bir günü daha geride bırakmıştım. Tek yaptığım oturmaktı. Hareket etmeyen bedenim, sanki ağır bir yükün altında ezilmiş gibiydi. Nihayet yavaşça tekli koltuktan doğruldum. Bacaklarıma, belime bir sıcaklık yayıldı, sanki saatlerdir unutulmuş bir makineyi yeniden çalıştırmıştım. Ayaklarımda karıncalanmayı hissediyordum ama aç mıydım, susamış mıydım, bilmiyordum. Umurumda bile değildi. Tek istediğim bir şey vardı: Uyumak. Belki uyuyunca zihnim de susardı. Belki bu kargaşa biraz olsun dinerdi. Yavaş adımlarla merdivenlere yöneldim. Her basamakta içimden bir dilek tuttum. Dertlerim her adımla biraz eksilsin, içimdeki ağırlık biraz hafiflesin. Mutlu olayım. Ama bunun gerçekten olup olmayacağını bile bilmiyordum. Odaya girdiğimde bir an bile tereddüt etmeden yatağıma yöneldim. Yorganı açıp küçük bir çocuk gibi ona sarıldım. Sanki yatağın altından her an bir canavar çıkabilirmiş gibi… Ama ben biliyordum ki asıl canavarlar, yatağın altında saklananlar değil, hayatımın içinde gizlenen insanlardı. Bu düşünce içimde ürpertici bir boşluk yaratırken, bedenim yorganın sıcaklığına teslim oldu. Kasılmış omuzlarım gevşedi, nefesim yavaşladı. Göz kapaklarım ağırlaştı. o an ise , ruhum ve bedenim koca bir karanlığa kendini bırakıverdi. Büyük bir oda… Duvarlar, sarının en sıcak tonuyla kaplanmıştı. Ne bunaltıcıydı ne de soğuk; ama bir şey eksikti, tamamlanmamış bir huzursuzluk gibi. Oda genişti, fakat etrafı buğulu… Görmek istediklerime ulaşmak zor, neredeyse imkânsızdı. Gözlerimi gezdirdim. Arkamda çapraz şekilde konumlanmış iki küçük koltuk vardı. Ortalarında ise beyaz bir masa… Masanın üzerinde düzensizce saçılmış düzinelerce kâğıt vardı. Yazılar, karalamalar, belki de bir zamanlar anlam taşıyan cümleler… Ama şimdi, o kadar uzaktılar ki hiçbirini okuyamıyordum. Yan duvarlara gözüm takıldı. LED ışıklar sarı bir parlaklıkla odanın içini süslüyordu. Gözü yormayan, ama aynı zamanda garip bir sıcaklık veren bir ışık… Belli ki burayı tasarlayan kişi ince düşünceliydi, belki de fazlasıyla zevk sahibiydi. Ama ben sadece tek bir yöne bakmak istiyordum: Tam karşıma. İlk başta her şey hâlâ buğuluydu. Görmeye çalışıyor ama tam netleştiremiyordum. Fakat sonra, bir anda… Her şey gerçek kadar netti. Geçmiş kadar yakıcıydı. Odanın iki yanında boydan boya uzanan devasa şeffaf camlar vardı. Derin bir nefes aldım ve adımlarımı ileriye doğru attım. Her adımda içimde tanımlayamadığım bir sıkışma hissi büyüyordu. Cama iyice yaklaştım. Ellerimi yavaşça yüzeyine koydum. Parmak uçlarımın soğuk cama değmesiyle içimdeki ürperti arttı. Camın ardında ne olduğunu görmek istedim, neyin bu kadar bulanık olduğunu anlamak istedim. Ve işte tam o an… Tik. Tak. Tik. Tak. İlk başta çok hafifti, belli belirsizdi. Ama yaklaştıkça ses daha net, daha güçlü, daha derin gelmeye başladı. Bu bir geri sayım mıydı? Yoksa… bir kalp ritmi mi? Bir an duraksadım. Yüzümde sıcak bir his… Elimi usulca yanağıma götürdüm. Parmağıma bir damla yaş bulaştı. Ağlıyor muydum ben? Ama neden? Gözlerimi sıkıca kapattım. Buğulu görüntü daha da belirsizleşti. Artık görmek istemesem bile her şey zihnime kazınıyordu. Gözüm yoksa kulağım var. Eğer kulağım yoksa bir kalbim var. Sahi, benim hâlâ bir kalbim var mıydı? Uzun zamandır kullanmıyordum. Çok uzun zamandır… Cama iyice yaslandım. Yanaklarımın soğuğa değdiğini hissettim. Kulağımı cama dayadım, sesi daha net duymak için. Tik. Tak. Tik. Tak. Tik. Tak. Her vuruş, bir adım daha sona yaklaştırıyordu beni. Her ses, içimde bir şeyleri eksiltiyordu. Ve sonra… TİK TAK! Her şey bir anda daha da karardı. Ardı ardına kesilmeyen nefeslerle uyandım. Göğsüm hızla inip kalkıyordu, avuçlarım ter içindeydi. Gözlerim tavana kilitlenmişti ama zihnim hâlâ o buğunun içindeydi.Ellerimi yüzüme götürüp saçlarımı geriye doğru ittirdim. Rüyaydı, sadece bir rüya... Ama gerçek kadar keskin, geçmiş kadar inatçıydı da. Yatağımdan doğruldum, derin bir nefes alıp odamı çevreleyen karanlığa baktım. Kalbimin ritmi yavaş yavaş normale dönüyordu ama içimdeki huzursuzluk kaybolmuyordu. Bu rüya bir uyarı mıydı, yoksa zihnimin oyunlarından biri mi? Bunu bilmeyi herşeyden çok isterdim.Rüyamda gördüğüm o sarı ışıklar şimdi benim odamı aydınlatıyordu. Güneş çoktan doğmuş odam gün yüzüne çıkmıştı. Herkes güne başlamış fakat ben daha uyanamamıştım bile. Mutfaktan gelen enfes kokular.. açık perdeler.. yanı başıma konulmuş su bardağı.. Eve Aras gelmişti. Midem fazla sesli bir şekilde kokudan guruldadığında kıkırdamadan edemedim. Benden önce birileri daha açtı ve ondan sıra gelirse umarım sende yiyebilirsin küçük midem. Daha fazla oyalanmadan konulan suyumu içip ev terliklerimi giydim. Resmen donanımlı bir uyandırılma organizasyonuydu bu ve ben bundan çok hoşlandım. Şıpıdık terlikleri giyip alt katta bulunan ve biraz daha oyalanirsam o kokuya ayaklarımla değil uçarak ineceğim o mutfağa gittim. Ocağın başında beline pembe bir önlük bağlanmış bir Aras beklemediğim için kahkaha atmıştım. Bozulur gibi dönerek bana baktı: "Ben burada senin için kahvaltı hazırlayayım sen kapının eşiğinde gül. Oldu mu şimdi durucum. Ve ayrıca çokta orada durma." "Allah Allah nedenmiş ArasCIM?" "ALLAH muhafaza evde kalırsın falan cık cık cık hiç uğraşamam." kaşlarımı hafifçe kaldırıp dudaklarımı büzdüm. “Çok komiksin Aras, gerçekten,” dedim ama gülümsemesini de saklayamadım. Aras, keyifle çayından bir yudum aldı ve gözlerini baba dikti. “Bu arada, birkaç gündür siteye bir şeyler atmıyorsun. Tolga Bey'in gözüne batacaksın, umarım farkındasındır,” dedi, sesi her zamanki gibi umursamaz ama içinde hafif bir uyarı barındırıyordu. Sadece göz devirerek; “Bugünlük bana bir iyilik yap ve birkaç haber benim adıma gir, benim biraz işim var,” dedim, çay bardağını elimde çevirerek. Aras kaşlarını kaldırdı. “Hadi ya? Bak sen şu işe…” Bir an düşündü, sonra omuz silkerek gülümsedi. “Tamam, yaparım ama borçlusun.” Hızlıca kahvaltıyı bitirip odama geçtim, hazırlandım ve kendimi sokağa attım. Hava serindi ama bu, beni yolumdan çevirecek bir şey değildi. Doğruca Yağız’ın iş yerine gittim. İçeri girdiğimde etraf tam bir kaos içindeydi. Telefon sesleri, bilgisayar klavyelerinin hızlı tıkırtıları, ayakta hararetle konuşan insanlar… Tüm bu gürültünün ortasında bir anda biri yanıma yaklaşıp dikkatimi çekti. Uzun, dalgalı saçlı bir kız, gözleri parıl parıl bana bakıyordu. Yüzünde kocaman bir gülümseme vardı. “Burada yeni birini görmek güzel! İş için mi geldin?” Bir an duraksadım. Gerçekten iş için mi gelmiştim? Belki de… Hafifçe omuz silktim. “Belki.” Kız dur durak bilmeden konuşmaya devam etti. “Yağız’ın biraz gergin olduğunu fark etmişsindir. İş açığı olduğu için sinirli tabii ama aslında hep öyle…” Bir an duraksadı ama hemen ardından heyecanla başka bir konuya geçti. “Bu arada, buradaki yazıcılar tam bir felaket! Geçen gün bir belge basmam gerektiğinde—” İçimden gülmek geldi ama merakım daha ağır bastı. Sözünü kesip sordum: “Duru nerede?” Kız gözlerini kırpıştırarak kısa bir duraksadı, sonra içerideki odalardan birini işaret etti. “Yağız’a çok yakın bir pozisyonda çalışıyor. Evrak işleri, kağıt basımı falan… Ama onun boş yeri olabilir.” Bingo. Hiç vakit kaybetmeden çıktım, en yakındaki kırtasiyeye gidip CV hazırlattım ve iş yerine geri dönüp kendimi işe aldırdım. İşte bu kadar basitti. Saatler geçmişti. Yeni masama oturmuş, önüme düşen evrakları düzenlerken bir hareketlilik hissettim. Başımı kaldırıp kapıya baktım. Yağız’ın odasından çıktığını gördüm. Yanında, ona bir şeyler anlatan sekreteri vardı. Yağız, hiçbir şey olmamış gibi yürüdü. Ben ise başımı hafifçe çevirdi ama göz göze gelmemeye özen gösterdim. Yanından geçerken sadece ayakkabılarının hafifçe yere vurduğu sesi duyuldu. İçimden, "Güzel başlangıç," diye düşündüm fakat daha neyin başlangıcı olduğunu kendim bile de tam olarak bilmiyordum.
Bölüm 2
2. Perde
