İçeriğe geç

SESSİZLİK'

Bölüm 13 · 16 dk okuma

SESSİZLİK'

Bölüm 13

13.perde

Y.A.

Bir yalanla başladı her şey.

Öyle ustalıkla örünmüştü ki kelimeler,

İnanasım gelmediğinde bile inandım.

Gülüşlerin ardına saklanan o karanlığı göremedim.

Ben umut verdim, onlar bana yıkım.

Bir gün, gerçeği öğrendiğimde,

İçimde bir şey koptu — sessiz, geri dönüşsüz.

Üzüntü, damarlarımda kan gibi aktı o gece.

Acı, ciğerlerime dolan bir zehir gibiydi;

Konuşamadım, ağlayamadım.

Sadece sessizce yandım.

Onlar için kurduğum tüm hayaller,

Birer birer kül misali aktı gitti her yerden.

Ve şimdi karşımda, sevdiğim kızın gerçek benliği vardı.

Ben daha hazır olamazken, o şimdi nerelerdeydi, kim bilir.

Bir gerçeklik vardı: İdil.

Saf gerçekti o.

Sevdiğimin gerçeği.

İdil’le Durum gitmişti İdil'in evine. Artık baş başa kalmıştık. Ve şimdi o sırrın gerçekliğini öğrenebilirdik.

Son kez — ve zibilyonuncu defa — dikkatli ol lafını söyledim İdil’e.

Başını salladı.

Taksiye bindi.

Korkuyordum. Ama onun da kendi hayatını öğrenmesi gerekiyordu.

Zaten elinden çalınmış bir geçmişi vardı; ben onun geleceğini de elinden alamazdım.

Taksi, sokakta ağır ağır ilerledi.

Ardından uzun uzun baktım.

En sonunda ağaçların arasında kayboldu.

Kapıyı kapatıp salona girdim.

Sessizlik.

Ne Boran’dan, ne Aras’tan bir ses geliyordu.

Ben de sessizliğe ortak oldum.

Koltuğa oturdum, gözlerimi kapadım.

Kafamın içinde binlerce düşünce dolanıyordu ama hiçbirine tam tutunamıyordum.

Boran, benim aksime daha sinirliydi.

Ayağıyla ritim tutuyor, koltuğun kenarını sürekli sallıyordu.

Sinir bozucu bir sessizlik içinde patlamak üzereydi.

"Bir dur be!" dedim kısık sesle, ona bakmadan.

Ama sanki bu anı bekliyormuş gibi, bir anda ayağa fırladı.

Bağırmaya başladı.

"Ne durması abi! Ne durması ya!" diye kükredi.

"Gözümüzün içine baka baka uyutmuş bizi! Yok, ne bizi... Duru'yu abi, Duru'yu!"

Kafamı kaldırıp ona baktım.

Gözleri kıpkırmızıydı.

Öfkesini dizginlemeye çalışmıyordu bile.

"Hayatını değiştirmiş! Benliğini unutturmuş bu pislik!" dedi, sesi çatallaşıyordu.

Aras bir adım ileri çıktı.

Konuşmak istedi.

Sesi sakin olmaya çalışıyordu ama içinde fırtına vardı.

"Boran, bir saniye, bak... Dinle beni, düşündüğün gibi değil," dedi.

Boran’ın cevabı bir tokat gibiydi:

"Kes sesini!" diye bağırdı, yumruğunu havaya kaldırarak.

"Kes sesini Aras! Yeter lan, yeter! Dinlemek istemiyorum!"

Aras kendini tutmaya çalışıyordu, belli.

Ama gözlerindeki çaresizliği gördüm.

Kendini anlatmaya çalışacaktı. Başından beri sakladığı her şeyi söylemek istiyordu.

"Ben ona zarar vermedim!" dedi Aras.

"Sadece korumak istedim! Mecbur kaldım, Boran!"

Boran ileri atıldı.

Aras'ın üstüne yürüdü.

Nefesler ağırlaştı.

Ben yerimden kıpırdamadım.

Sadece izliyordum.

"Mecbur musun ha?!" diye kükredi Boran.

"Mecbur olan adam Duru'nun hayatını çalmaz, geçmişini yok etmez!"

Aras bir şeyler diyecekti, ama Boran izin vermedi.

Parmağını onun yüzüne doğrulttu.

"Bu gece burada ne diyorsak onu Duru diyecek! Sen değil!" dedi.

Boran arkasını dönüp pencereye yürüdü.

Omuzları düşmüştü ama yumrukları hâlâ sıkıydı.

Aras, tam ona doğru bir adım daha atmıştı ki Boran döndü ve gözlerinin içine bakarak son cümleyi kesti:

"Sen sadece bekle Aras. Gerçekler geldiğinde, kim rezil olacak göreceğiz."

Bir an için odadaki hava öyle ağırlaştı ki nefes almak bile zorlaştı.

"Bir yaz günüydü. Duru’nun doğum günüydü. Hangi yıldı tam hatırlamıyorum, liseye gidiyorduk, ya ikinci sınıftaydık ya üçüncü… O gün, Duru’nun babası beni odasına çağırdı. Onu daha önce hiç öyle görmemiştim. Gözleri, her zamanki yumuşaklığından çok uzaktı; sert, keskin ve kararlıydı.

"Ben öldükten sonra," dedi, "kızımı asla yalnız bırakmayacaksın."

Yutkundum. Ne diyeceğimi bilemeden bakakaldım yüzüne.

"Ne olursa olsun," diye devam etti, "onu oradan çıkaracaksın. Sonucu ne olursa olsun… Kim çıkarsa karşına, arkanda bırakacaksın. İsterse Duru karşı koysun, bağırsın, çığırsın... Sen onun verdiği kararlardan vazgeçmesini sağlayacaksın."

Sözleri odada yankılandı. Bir şeyler söylemek istedim. “Bu senin kararın olamaz,” demek istedim belki de. Tartışmak, hatta bağırmak istedim. Ama cümlesini bitirir bitirmez arkasını dönüp yürüdü. Ardına bile bakmadan çıktı odadan.

Ben öylece kaldım. Dizlerimin bağı çözüldü sanki. Kalbimde bir yük vardı, tam nereye koyacağımı bilemediğim.

Aşağı indiğimde… Sanki hiç konuşmamışız gibi. Sanki o sözler hiç söylenmemişti. Yine o eski halindeydi. Gülümsüyor, misafirlere ikramlarda bulunuyordu. Ama ben… O günden sonra hiçbir şeyin aynı kalmayacağını anlamıştım.

Hep o gün gelmesin diye dua ettim. O konuşmanın hayatıma bir düğüm atmasını istemedim. Ama olmadı. O sözler içime sızdı, beynime kazındı. Geceleri uyurken gözlerimin içine bakıyordu sanki. Beni delirtecek gibiydi. Gün geçtikçe daha çok düşündüm, daha çok korktum.

İdil... İdil bizim en yakın arkadaşımızdı. Lisede tanıştırmıştı bizi Duru. Kahkahası bulaşıcıydı, gözleri yorgundu. Neşesinin ardında her zaman bir yara vardı, derin ama sessiz. Duru onu iyileştirmişti. Tıpkı beni iyileştirdiği gibi...

Lise bitti. Her şey biraz dağıldı, biraz sustu. O konuşma da sessizleşti. İçim ilk kez bir nebze olsun hafifledi. Uykularım bölünmez oldu. Duru ve İdil iç mimarlık fakültesini kazanmıştı. Ben ise babamın izinden gittim. Askeriyede kaldım. Onun gibi bir gün şehit olmayı istedim. Gururlu, onurlu, sessiz bir vedayla. Bir yıl geçmişti. O yılın sonunda hem onların bir işten dönüşünü hem de benim şehir iznimi kutlayacaktık. Duru’nun yanındaki evde kalıyordum. Aile evimizdi. Bildiğim tek sığınaktı.

Sabahın köründe kapım çalındı. Sayısız defa, durmaksızın. Uyandım. Uykunun sersemiyle kapıya gittim. Karşımda İdil vardı. Gözleri kıpkırmızı, sesi titrek. Ağzından çıkanları anlayamıyordum ama arkadan gelen polis sirenleri gerçeği tokat gibi yüzüme çarptı.

Her şey o an çözüldü. İçim buz kesti. Evden nasıl çıktım, sokağa nasıl indim, Duru’ya ve küçük kardeşi Defne’ye nasıl baktım... Bilmiyorum. Perişandılar. Defne minicikti daha, olanı biteni anlamaya çalışıyor ama anlamıyordu. Duru ise... Duru evin duvarlarına sığmıyordu. Kendi bedenine bile sığmıyordu o an.

İdil benden bir şey yapmamı istiyordu. Ama ben ne yapacağımı bilmiyordum. Tek bildiğim şey o eski konuşmaydı. Duru’nun babasının bana söyledikleri, yemin gibi çınlıyordu kulaklarımda. Onu yalnız bırakmayacaktım. Ne pahasına olursa olsun...

Duru kontrolünü kaybetmişti. Çığlık atıyor, kendine zarar vermeye çalışıyordu. Aklıma birden askeriyede öğrendiğimiz iğneler geldi. Ağrılar için, sancılar için kullandığımız sakinleştiriciler... Koşa koşa eve gidip iki tane aldım. Defne’ye ve Duru’ya vurdum. Bir süreliğine işe yaradı. Sessizlik geldi ama sahteydi. Geçiciydi. Fırtına sadece yön değiştiriyordu.

İdil bir yandan konuşuyor, çözüm arıyor, bana birilerini aramam gerektiğini söylüyordu. Ama ben... Ben sadece o cümleleri hatırlıyordum. “Ne olursa olsun...”

Bir süre sonra Duru uyanmıştı. Yukarıdan gülerek indi. “Ne saçma bir rüya gördüm!” dedi. Sonra alay eder gibi seslendi: “Anne? Baba?” Seslenmesi kısa sürede bağırışlara, çırpınışlara döndü. Onu kollarımın arasında tutmaya çalıştım. Ama o çok güçlüydü. Tüm acısını kusuyordu. Tüm sevgisini, öfkesini, yıkımını.

İdil, babasının katilini bulmak için bir plan yaptığını söyleyerek geldi. Sevinçle konuşuyordu. Duru’nun gözleri parladı. İntikam, kayıptan daha keskin bir şeydi. Ona umut gibi göründü. Ama ben... O yola izin veremezdim. Duru’nun babasına verdiğim söz, her şeyin önündeydi.

Ertesi sabah İdil, bir tanıdığının yanına gideceklerini söyledi. O sabah Duru’ya yeniden iğne yaptım. Sessizce arabaya bindirdim onu ve Defne’yi. Dağ evine sürdüm. Gözlerden uzak, izole bir yere. Güvendelerdi. Sadece bana emanettirler artık.

Birkaç saat sonra İdil aradı. Panikle, "Kızlar yok!" diye bağırıyordu. Hiçbir açıklama yapmadan, onu her yerden engelledim. Söz bitmişti.

Sonra Duru’nun babasının eski bir dostunu arayıp her şeyi anlattım. Hayatımda ilk kez bu kadar doğru ama bu kadar çaresizdim.

Dağ evinde, Duru’ya ilaçlar vermeye başladım. Sakinleşti. Gülmüyordu ama artık çığlık da atmıyordu. Unutması için değil... Unutması gerekmediği için. Sadece acısının, onu yakmasına izin veremezdim.

Belki de ben de o gün biraz öldüm.

“Böyle oldu işte,” demişti Aras.

Duyduklarımız karşısında dona kalmıştık. Boran, konuşmayı bırak, nefes bile alamıyordu. Gözleri Aras’a dikilmişti ama içinde ne olduğunu anlayamıyordum. Öfke miydi, hayal kırıklığı mı, yoksa kendini suçlama mı?

Bilmiyordum.

Sadece Aras’ın sesi yankılanıyordu kafamın içinde.

Ben... ben sadece bakıyordum. Sanki biri kalbimi avuçlamış, parmaklarının ucuyla sıkıyordu da kıpırdayamıyordum. Göğsümün ortasında bir şey çatlamıştı. Yüzüme hiçbir şey yansımıyordu belki ama içimde bir çocuk bağırıyordu.

Aras başını eğmişti. Elleri ceplerinde. Her zamanki o rahat hali yoktu. Omuzları düşük, bakışları kayıptı.

“Ben… zorundaydım. Kimseye anlatamadım. Zaman yoktu. Duru’nun gitmesine göz yumamazdım. O tabloyu almaya gelenlerle aynı anda o kapıdan çıksaydı, onu kaybederdik. Belki de sonsuza dek…”

Sesi boğuklaşmıştı.

“Ben de istemedim böyle olmasını ama... birini seçmem gerekiyordu.”

Aras’a bakıyordum ama gözümden süzülen yaşa engel olamıyordum. Dilim tutulmuştu. Koca bir dağ gibi dikilmeme alışkın olan bu beden, şimdi rüzgârda eğilmiş bir dal kadar savunmasızdı.

Bir tek şey geçti içimden: “Bunu Duru’ya nasıl anlatacağım?”

O an Boran kafasını çevirdi. Dudakları aralandı ama kelime çıkmadı. Sanki boğazında yıllardır bastırılmış bir öfke düğüm olmuştu. Aras ona bakmadı bile. Gözlerini yere dikmişti.

“Ben… sadece onun hayatta kalmasını istedim,” dedi sessizce.

“O gece biri kurban olacaktı. Ve ben… Duru’yu seçtim. Sizi değil, kendimi değil, sadece onu. Bunu affetmezsiniz biliyorum.”

O an, uzaklardan bir korna sesi çalındı.

Çok kısa ama her şeyi bölen, her şeyi susturan bir sesti.

Hikâyenin sonu değil ama bir devrenin bitişiydi.

O korna sesiyle birlikte, içimde bir perde daha düştü. Aras hâlâ konuşuyor gibiydi ama artık sesini duymuyordum. Gözlerimin önünde sadece Duru’nun o geceki hali vardı. Ağlayan, çırpınan, bağıran Duru… ve ben... onun elini sımsıkı tutarken içimden geçen tek cümle:

“Ben seni korudum, ama kim bizi koruyacak?”

D.E.T.

Bazen öyle anlar vardır ki, ne durdurabilirsin ne de ileri sarabilirsin. Zaman donar, sen takılı kalırsın—bir kelimenin ucunda, bir bakışın ortasında, bir vedanın gölgesinde. Uğraşırsın, çabalarsın, ama senden eksilen yalnızca zaman değildir; sen de eksilirsin kendinden.

Ve şimdi, geriye kalan tek şey vardı: Ben, kendimde değilken benden gitmiştim. Belki de hiçbir zaman tam olarak ben olamamıştım; hep bir yanım eksik, bir tarafım sessiz, bir şeyim hep yarım kalmıştı. Neye yetişmeye çalıştıysam, hep bir adım gerisinde bulmuştum kendimi.

Aslında belki de mesele kim olduğum değil, kim olamadığımdı.

Video tamamlanmıştı. Benim şarkı söylediğim kısımlar atılmıştı. Şimdilik her şey tamam gibiydi. Ama bir şeyler eksikti. Aslında... birçok şey eksikti.

Kim olduğum mesela.

Evde herkes bir şeylerle meşguldü. Yağız, telefonla birilerini arıyor, sürekli biriyle konuşuyordu. İdil hâlâ bilgisayarıyla uğraşıyordu; videoyu yaparken hasar gören parçaları temizliyor, bir yandan da Boran’la atışıyordu. Ceza olarak birlikte yapıyorlardı bu işi ve ikisi de huzursuzdu. Ama ben... ben kıpır kıpırdım. İçimde bir volkan gibi biriken öfkeyi bir yerlere boşaltmam gerekiyordu.

Aras...

Mutfakta yemek yapıyordu. Eskiden de hep yapardı. Ya da ben öyle mi sanmıştım? Gerçekten var olmuş muydu o anılar? Yoksa tedavinin bana sunduğu sahte, cilalı bir geçmiş miydi?

Düşündükçe ellerim titredi, sinirlerim gerildi. Dişlerimi sıktım. İçimde ne varsa—özlem, kırgınlık, şüphe—hepsi öfkeye karıştı.

Birden ayağa fırladım. Boran ve İdil’in tartışmasına kulak asmadan, sessizce mutfağa yöneldim. Aras arkasını dönmüştü, beni fark etmedi.

Ama artık susmak yoktu.

"ESKİ ANILARIM DA SAHTE Mİ?!"

Sesim mutfağın duvarlarına çarptı. Aras irkildi, elindeki kaşık yere düştü.

"MESELA SENİ KENDİ KARDEŞİMDEN FARKSIZ GÖRMEM? BENİ ÇOK SEVMEN? DEFNE?!"

Sert adımlarla yaklaştım.

"O GERÇEK MİYDİ, YA SÖYLESENE BANA BİR!"

Aras başını yavaşça kaldırdı. Gözlerinde şaşkınlık, suçluluk ve o tanıdık keder vardı.

"Duru... ben—"

"SUSMA!" diye bağırdım.

"YETERİNCE SUSTUN ZATEN! HEPİNİZ BİR ŞEYLER SAKLIYORSUNUZ. BENİ KORUMAYA ÇALIŞIYORSUNUZ SÖZDE, AMA GERÇEKLERDEN UZAK TUTMAK NE ZAMANDIR KORUMAK OLUYOR?!"

Aras bir adım attı, yaklaştı ama geri çekildim.

"Beni o kadar sevdiğini söylüyordun ya... Peki neden tek bir gün bile dürüst olmadın bana?!"

Aras ellerini kaldırdı, sesi titrekti:

"Ben yalan söylemedim... sadece... söyleyemedim. Her şey çok karışıktı. Sen o haldeyken, daha fazla parçalanmanı istemedim."

"BEN ZATEN PARÇALANMIŞTIM, ARAS!"

Gözlerim dolmuştu ama ağlamayacaktım. Hayır, bu sefer ağlamayacaktım.

"Senin suskunluğun, senin yokluğun... seni en çok hissettiğim anlarda bile benim yanımda olmaman... beni daha çok yaraladı!"

Aras yutkundu.

"Senin için bir şeyleri düzeltmeye çalışıyordum. O tablo... o gece... ben sadece seni korumak istedim."

"Ama ben seni değil, gerçeği istedim! Kırılmış da olsam, bilmek istedim! Bana o şarkıyı neden kestiler, neden hiç kimse sesimi duymuyor gibi davranıyor?!"

Bir sessizlik oldu. Aras başını eğdi.

"Çünkü... senin sesin, bazıları için fazlaydı. Ama benim için..."

Bakışlarını gözlerime kaldırdı, sesi yumuşaktı ama derindi.

"Senin sesin, beni kendime getiren tek şeydi."

Bir an durdum. O cümle... bir yerime dokundu. Ama hemen ardından içimdeki yangın yeniden yükseldi.

"Çok geç Aras. Belki de artık duyman gereken ses, benim suskunluğum olacak."

Gözlerine son kez baktım.

"Ama en azından bu defa, sahte değil."

Aras orada kaldı. Ardım sıra bir şey demedi. Ama ben, içimde yankılanan onlarca cevapsız soruyla oradan çıkıp odama yürüdüm.

Ve kapıyı arkamdan sessizce çektim.

Kırılmış bir şeyin sesi gibi açıldı kapı.

Sanki kalbim çarpılmıştı da kapıya yankısı düşmüştü.

Nefes alamıyordum. Boğazım düğüm düğüm, ciğerim yanık yanık...

Dışarı attım kendimi. Ayaklarımın nereye bastığını bilmeden.

Sanki bütün ev, üstüme çöküyordu.

Arkamdan gelen ayak seslerini tanıyordum.

Tanıdık. Karanlık.

Aras.

Durmadım. Ama durdu.

İçimde öyle bir kırılma vardı ki… geri dönsem kendimden geriye hiçbir şey bulamayacakmışım gibi.

Baktım ona.

Ama öylece değil.

Gözlerimle vurdum.

Yüzüne baktım ve dedim ki:

"Hadi o zaman! Anlat! Neymiş o sustuğun yıllar!"

Sanki bir bağ koptu içinde.

Omuzları çöktü.

Ama hâlâ dikti.

Yutkundu.

Gözlerini kaçırmadı.

Ve konuşmaya başladı.

---

> "Bir yaz günüydü, senin doğum günündü, Duru… Lise… belki ikinci sınıftık.

Baban beni odasına çağırdı. Sesi... nasıldı biliyor musun?

Ölmek üzere olan birinin, geride kalanlara nefes bırakmak ister gibi.

Dedi ki: 'Ben öldükten sonra kızımı yalnız bırakmayacaksın. Ne olursa olsun… onu çıkaracaksın.

Kim çıkarsa karşına... isterse Duru bile…'

O an ne desem bilemedim. Ama o an karar verdim.

Seni asla yalnız bırakmayacaktım."

---

İçim titredi.

Yalnızlık kelimesi, mideme yumruk gibi oturdu.

Ben ne zaman yalnız kalmıştım?

Ben ne zaman korunmaya muhtaç hale gelmiştim?

Aras devam etti.

Sesinde bir çatlak, dudaklarında geçmişin tozu vardı.

---

> "Senin hayatın darmadağın olduğunda, Duru…

O gün... siren sesleri…

İdil geldi. Ağlıyordu.

Ve ben hâlâ o sesi duyuyordum:

'Ne olursa olsun, onu oradan çıkaracaksın.'

Ben seni aldım.

Kaçırdım.

Evet. Uyuşturdum. Defne’yi de.

Arabaya bindirdim.

Sizi dağ evine götürdüm."

---

Bir adım geri attım.

Sırtımda bir üşüme.

Yüzümde kan gibi sıcak gözyaşları.

Yutkundum.

Ve sordum:

"Sen... sen beni uyuşturup kaçırdın mı, Aras?"

Gözlerime baktı.

Kaçmadı.

Cevap bile vermedi.

Yalnızca başını eğdi.

Ve o an...

O an içimde bir şey koptu.

“BENİ UYUŞTURDUN!”

Sesim yankılandı.

Yağız arkamda kıpırdandı. Ama ben ona dönmedim.

Bu benim savaşım.

Benim çığlığım.

"BENİ O EVE KAPATTIN! SENİN ‘KORUMAK’ DEDİĞİN ŞEY, BENİ YOK ETTİ ARAS!"

Adım attım ona doğru.

O geri çekilmedi.

Ama ben...

Ben vurmaya hazır gibiydim.

Sözlerimle. Gözlerimle.

"BEN O EVDE NEFES ALAMADIM! HER GÜN UYANDIĞIMDA, İÇİMDEKİ TEK SES: KAÇ!

KAÇ DURU, BU SEVGİ DEĞİL, BU HAPİSHANE!"

O sustu.

Ama gözleri, bin kelime bağırıyordu.

Ben de bağırdım.

"BENİ SEVDİĞİN İÇİN YAPMADIN BUNU!

BABAMA SÖZ VERDİĞİN İÇİN YAPTIN!"

Sustum.

Çünkü artık ne söyleyeceğimi bilmiyordum.

Sadece gözyaşlarım vardı.

Ve acım.

Ve kırgınlığım.

Aras başını eğdi, son bir şey fısıldadı:

> “Seni kaybetmek istemedim…”

O an acı acı güldüm.

Gözyaşımın tuzunu dilimde hissettim.

"Zaten beni çoktan kaybettin, Aras."

Geri çekildim.

Adımlarım yere bastıkça geçmiş kırılıyordu.

İçimdeki her ‘biz’ paramparça olmuştu.

Ve sonra Yağız’a döndüm.

Bana içi acıyormuş gibi bakıyordu.

Ben ise şuan bütün dünyadan kaçmak,kurtulmak ister gibi bakıyordum.

Ama ne ben bir şey söyledim, ne o.

Çünkü artık sözcükler bitmişti.

Sadece sessizlik vardı.

Ve sessizlik, bazen en sert çığlıktan daha çok can yakar.

...

Kaç saat geçmişti, bilmiyorum.

Gözlerimi hiç kapatmadım ki anlayabileyim.

Karanlık odamda, buz gibi yatağın içinde öylece yattım. Üzerimde yorgan vardı ama içim üşüyordu.

Uyumadım. Uyuyamadım. Düşünceler, kafamın içinde birbirine çarpa çarpa dolaştı durdu.

Boğazıma düğümlenmiş bir şey vardı sanki; ne ağlayabildim, ne konuşabildim.

Bazen kapım açıldı.

İdil girdi.

Gözümle görmedim ama hissettim. Yavaşça üzerimi örttü. Parmağını saçlarıma değdirdi, bir şeyler mırıldandı ve çıktı.

Sonra Boran geldi.

O konuşmadı. Sadece nefesini duydum. Kısa bir an yanımda durdu, sonra gitti.

Ev... ev ölü gibiydi.

Ne bir kapı sesi, ne bir ayak sesi... Her şey susmuştu.

Sanki bir kaos bırakmıştım arkamda ve şimdi her şey onun altında kalmıştı.

Ben de kaçmıştım. Ardıma bile bakmadan, kendimi bu karanlığa atmıştım.

İlk kez değil bu...

Çok çok eskiden de olmuştu bu.

Aklıma... o gün geldi.

İçimden biri çekip aldı o anıyı.

Tozlu bir raftan düşer gibi düştü gözlerimin önüne.

---

O zaman küçüktüm. Belki altı, belki yedi yaşındaydım.

O gün hava güneşliydi ama benim içim gölgede kalmıştı.

Parktaydım.

Çok severdim orayı.

Küçük, sessiz bir mahalle parkıydı. Birkaç oyuncak, üç beş ağaç…

Ben hep aynı salıncağa binerdim. Kaykayı denemiştim bir kere ama… düşmüştüm.

Dizlerim kanamıştı. Bir daha asla binmedim.

Salıncağa ise aşıktım. Beni kimse oradan indiremezdi.

Kollarımı geriye uzatır, kafamı gökyüzüne çevirirdim.

Sanki... sanki yukarı çıktıkça her şeyden uzaklaşırdım.

İnsanlardan, korkulardan, evden...

O gün de öyleydi.

Ayakkabımın biri gevşemişti, o yüzden daha da hafif hissediyordum.

Gözlerim kapalıydı. Rüzgar yanaklarımı okşuyordu.

Sonra bir ses duydum.

Bir değil, iki değil, üç ses...

Erkek çocuklarıydı.

Sesleri sertti.

> “Hadi kalk, bizim sıramız!”

“Sen çok sallandın!”

Gözlerimi açtım.

Korktum.

Ama kalkmadım.

> “Ben şimdi bindim,” dedim.

“Başka salıncak da var, isterseniz oraya binin...”

Yüzüme bile bakmadılar.

Biri salıncağın zincirine vurdu.

Bir diğeri arkamdan itti.

Birden boşlukta savruldum.

Ayakkabım tamamen çıktı, bir yana fırladı.

Salıncağın bir ucu hızla geri çarptı, bileğime çarptı.

Acıdan değil...

Korkudan ağladım.

O an... küçük bir benlik, büyük bir çaresizlikle doldu içime.

Koşarak kaçtım oradan.

Ayakkabım geride kaldı.

Eteklerim uçuştu.

Gözüm görmedi kimseyi, kulaklarım duymadı hiçbir şeyi.

Sadece koşuyordum.

Eve girdim.

Kapıyı kendim açtım.

Kimse yok gibiydi.

Olmasalar da olurdu.

Ben odamın kapısını da çekip, yatağın kenarına oturdum.

Ayıcığımı aldım.

En sevdiğim. Adını bile kimseye söylemediğim o eski, tüylü, minik dostumu.

Onu kucağıma bastırdım.

Yüzümü göğsüne gömdüm.

Ağladım.

Ama sessizce.

Kapı aralandı.

Annemdi.

Gözleri endişeliydi ama yorgundu da.

> “Ne oldu Duru?” dedi.

“Kim üzdü seni?”

Kıpırdamadım.

Bir şey söylemedim önce.

Ama içimde bir şey çatladı.

Dudaklarımı sıktım.

Gözyaşım yanaklarımı ıslattı.

Sonra sadece şunu söyledim:

> “Ben sadece sallanmak istemiştim… Kimseye bir şey yapmamıştım. Ama yine de beni attılar, anne. Hep böyle oluyor. Ben sadece bir yerde duruyorum… ve biri geliyor, beni oradan itiyor.”

Annem sustu.

Gözleri doldu.

Yanıma oturdu, beni kucağına aldı.

Saçlarımı okşarken fısıldadı:

> “Bazı insanlar yer kapmak ister, Duru. Ama sen... sen gökyüzünü arıyorsun. O yüzden sana yer dar geliyor. Onların değil, senin yolun uzun. Sakın o göğü unutma.”

O an...

İlk kez içimdeki ağrı bir kelimeyle yatıştı.

Ama o salıncağın zincir izi…

İçimde hep kaldı.

Ben hâlâ sadece “sallanmak” isteyen bir çocuğumdur belki de.

Bunları düşünürken…

Birden kapı tıklandı.

İnce, hafif bir ses.

Neredeyse yanlış duymuşum sandım.

Başımı yastıktan kaldırdım.

> “Kim o?” dedim, kısık bir sesle.

Cevap yok.

Sadece sessizlik.

Bir an tereddüt ettim. Belki de rüzgârdır, belki... hayal ettim.

Sonra yeniden... tık.

Bu sefer daha netti.

Yatağın içinde kıpırdandım.

Her yanım ağırdı, sanki vücudum bir haftadır taşımadığım bir yükün altında ezilmişti.

Ama merak...

Merak, en ağır battaniyeyi bile kenara ittirir.

Yavaşça kalktım.

Adımlarım yavaş, tedirgin.

Kapıya ulaştığımda elim, kapı koluna gidene kadar duraksadı.

Ve… açtım.

Önümde...

İncecik, parlak bir kırmızı ip vardı.

Kapı koluma bağlanmıştı.

İpin ucunda, beyaz bir kağıt asılıydı.

“Takipsss…;)”

Ne?

Kaşlarımı çattım.

> “Bu ne şimdi ya?” dedim, duyulacak kadar yüksek bir sesle.

“Cidden mi?”

Ama istemsizce gülümsedim.

O ip yere kadar sarkıyordu, sonra koridora doğru devam ediyordu.

Elimle ipi izleyerek yürümeye başladım.

Koridordan geçerken, ev hâlâ sessizdi.

Ama ipin varlığı... o sessizliğe bir oyun havası katmıştı.

Küçük bir çocuk gibi oldum bir an.

İp, salon kapısının önünde bitiyordu.

Kapı kapalıydı.

Işık kapalıydı.

Elim, anahtarlığa gitti. Tıklattım.

Ve...

Bir anda salon aydınlandı.

Ve karşıma çıkan manzarayla küçük bir nefes kaçtı ağzımdan.

Salonun ortasında masa.

Üstü...

Patlamış mısır, cipsler, çikolatalar, jelibonlar...

Abur cuburdan bir dağ gibi!

Gözlerimi kocaman açtım.

> “Ne… oluyor?” dedim, yarı şaşkın, yarı keyifli.

Ve tam o anda...

“Kıııız neşesiiiiii! Bebeeğimmm!!”

İdil’in sesi patladı salonda, sağ taraftan bir anda üstüme atladı resmen.

Kollarını sardı boynuma, sıkıca sarıldı.

Kokusu buram buram parfüm ve çilekli krem karışımıydı.

Kalbim... evet, ilk kez o gün yumuşadı biraz.

> “Ama?” dedim, şaşkınlıktan tam cümle kuramadan.

O sırada Boran soldan çıkageldi.

Kolları kavuşturulmuş, her zamanki o umursamaz bakışıyla dikildi.

> “Korkma biz varız sadece,” dedi.

Sesi duruydu ama tonu yumuşaktı.

Sanki “korkma, buradayız” der gibiydi.

Bir şey oldu içimde.

Bir boşluk doldu sanki.

Gözüm etrafa kaydı, masa, ışık, onlar…

Hepsi birden fazla geldi.

Ama güzel geldi.

İdil hemen döndü, Boran’a hafifçe koluyla dürttü.

> “Hadi sarılsana! Ne öyle ayakta duvar gibi duruyorsun?”

Boran gözlerini devirdi.

> “Of… bu kızı nasıl bulduk biz ya…” diye mırıldandı.

Ama geldi.

Sıkmadan, yavaşça sarıldı bana.

Omzuna dokundum, kısacık ama içten bir an.

İdil hemen araya atladı:

> “Romantik komedi günü! Hadiii! Toplaşın millet!”

“Ben masanın tam ortasına oturuyorum bak, film seçme şerefim var.”

Kendini masaya attı resmen, bir jelibon aldı ağzına, gözü parlıyordu.

Boran başını hafifçe sallayıp kendi koltuğuna geçti.

Ben... bir an öylece durdum.

Ve... güldüm.

İçimden gelen, gerçek bir gülüş.

İdil’in yanına geçtim.

Onun neşesine tutundum.

Basit bir adımdı belki de ama karanlıktan aydınlığa çıkan bir adım atmıştım o an.

Ve hayat işte tam olarak da böyleymiş.Bazen fırtınalı bir hava var iken aniden bir güneş açıp gök kuşağı olabiliyordu.

Bölüm sonu

0 yorum

Bu bölüme henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu sen yaz.