Bazen her şey yerli yerinde görünür;
Perdeler uçuşur, duvarlar dimdik ayakta durur,
Sanki hiçbir şey olmamış gibi…
Ama kimse bilmez içerden içe nasıl yanar bir ev.
Alevi yoktur gözle görülecek,
Sesi yoktur duyulacak kadar yüksek.
Ama içeride bir hayat küle dönüyordur sessizce.
Ellerinde su kovalarıyla gelir insanlar,
“Geçmiş olsun,” derler, “atlatmışsın.”
Oysa ben çoktan yanmışımdır.
Şimdi ev yerinde, sağlam görünüyor.
Ama ben?
Ben o yangının tam ortasında kaldım.
Şimdi ev sağlam, ama ben harabeyim.
Çünkü bazı yangınlar evi değil, içindekini kül eder.
Her şey geçmişti ama bir o kadar da geçmemişti.
Hâlâ karanlık köşelerinde sessizce bekleyen odalar vardı zihnimin…
Bilinmeyen sırlar, saklanan yüzler, yarım kalan cümleler…
Bunlarla nasıl yüzleşecektim?
Nasıl anlayacaktım bilmiyorum.
Tek bildiğim; geçmişim karşımdaydı.
İdil.
O vardı.
Ve ben, eski Duru’yu onun gözünden görecek, onun ağzından dinleyecektim.
Usulca koltuğun yanına kaydım. Yanıma oturmasını belli ettirmek ister gibi…
Heyecanla ve bir hışım ile yanıma oturdu, hemen bana döndü.
Oysa benim yerden başımı kaldıracak bir mecalim bile yoktu.
Bir an sessizlik oldu.
Sonra hafif bir öksürük sesi işittim.
Konuya başlamak istiyordu, belliydi.
Güçlü durmalıydım.
Ama neye karşı?
Kafamı, desenleri birbirine karışmış, içimden hallice karanlık olan o halıdan kaldırıp İdil’e baktım.
Boş bakmış olmalıyım ki, o da bir anda yüzünü düşürdü.
“Duru… bak, biliyorum şu an aklın çok karışık. Zihnin darmadağın.
Ve ben bunu daha da karıştırmak istemiyorum, ama…
Yalvarırım bana öyle bakma.”
“Ben nasıl bakıyorum?” dedim.
Sadece bu kadar.
Duygusuz. Ruhsuz. Umutsuz.
“Nasıl mı? Duru… sen, sen bana duygusuz, ruhsuz ve… umutsuz bakıyorsun.”
Küçük bir kahkaha attım, yarım ağızla.
“Haberin yok sanırım, o üç şey de olduğum hâli anlatıyor şu an.
Ve sen bana diyorsun ki... öyle olma.”
Sözlerim ona başka türlü ulaşmış olacak ki gözlerinin içi parladı bir an.
Yüzüne hafif bir gülümseme geldi.
İçten bir şeydi bu, tanıdık.
Unutulmuş gibi ama derin.
“Sanırım sana hala taktığım lakap geçerli sayılır…” dedi.
Bir an afalladım.
“Ne lakabıdan bahsediyorsun sen?” dedim.
İdil gözlerini kaçırmadan fısıldar gibi söyledi:
“Kül Kız.”
O an içimden bir şey daha koptu.
Bir isimdi söylediği.
Ama ağırlığı vardı.
Küçük bir kül zerresi gibi görünüyordu ama içinde koca bir yangını taşıyordu.
“Kül Kanat…”
Ne kadar da tanıdık geldi.
Ne kadar da acı.
İçimde bir yer, bir kez daha yandı sanki.
Ama hiç kıpırdamadım.
“Ben Kül Kanat değilim, İdil,” dedim usulca.
“Ben sadece… yangından sağ çıkan ama içinden hiçbir şeyi kurtaramayan biriyim.”
O sustu.
Ben sustum.
O anda odada ne saat sesi vardı, ne dışarıdan gelen bir araba gürültüsü.
Sadece kül vardı.
Hissedilmez, ama her yere sinmiş.
Kokusu yok, sesi yok.
Ama her yanımdaydı.
İdil’in sustuğu yerde ben boğuluyordum.
Söylediği kelime — "Kül Kanat" — hâlâ odanın içinde dolanıyordu sanki.
Tavana çarpıp yankılanıyor, sonra tekrar kalbime saplanıyordu.
Onun yüzüne bakmadım.
Yüzünü görürsem, bana inandığını görürsem, içimdeki yıkıntıların ne kadar gerçek olduğunu o da görecekti.
Kırık dökük bir şeyin üstüne umutla bakan her göz beni biraz daha acıtıyordu artık.
“Sana ne kaldı benden?” dedim bir anda.
Sesim, duyulmak istemeyen ama içte birikmiş bir haykırık gibiydi.
“Ne kaldı elinde? Benim külüm bile savruldu gitti. Sen hâlâ neyin peşindesin?”
İdil’in sesi yumuşaktı.
Ama o yumuşaklık, bana diken gibi batıyordu.
“Senin hala orada bir yerlerde olduğunu biliyorum, Duru.
O eski sen… kendini küle gömdü belki ama tamamen kaybolmadı.
Ben seni tanıdım… Hani gözlerini kocaman açıp gökyüzüne bakardın ya…
Sanki bir gün her şey geçecekmiş gibi…”
“Geçmedi.”
Dudaklarım kuruydu, kelimeler zor çıkıyordu.
“Hiçbir şey geçmedi. O gökyüzü benim üstüme çöktü.
Senin bahsettiğin o kız... gözleri parlayan o Duru... o çoktan öldü, İdil.”
Bir şey demedi hemen.
Ama yüzüme dikkatlice bakıyordu.
Sanki bir şey arıyordu.
Kırık bir iz, unutulmuş bir gülümseme, belki bir tutam inanç.
“O Duru hâlâ orada.
Yüzünün kenarında, sesinin tonunda, her kelimene saklanmış bir yerlerde…”
Eli hafifçe koluma uzandı ama ben geri çekildim.
“Dokunma bana.”
Sesim çatladı.
“Senin dokunduğun yerlerde ben hâlâ yanıyorum.
Sana sıcak gelir belki, ama bana hâlâ yangın.”
Gözlerim doldu.
Ama ağlamadım.
Ağlasam, bu defa tamamen dağılırdım.
İdil gözlerini kaçırmadı.
Israrla bana bakmaya devam etti.
Beni izlediği her saniye, sanki içimdeki karanlıkla savaş veriyordu.
“Seni özledim,” dedi, dudaklarının kenarı titreyerek.
“Seninle saçma sapan şeylere güldüğümüz günleri, gece yarısı sırlarımızı fısıldadığımız o uykusuz sohbetleri, sabah kahvelerimizi, hatta sessizliklerimizi bile… Hepsini özledim.”
Başımı çevirdim.
Pencereden dışarı baktım.
Sokaktan geçen biri bağırıyordu, bir çocuk ağlıyordu uzaktan.
Dünya dönüyordu.
Ben yerimde sayıyordum.
“Ben özlenilecek biri değilim artık.”
Bir iç çekişim oldu.
Kendi içime doğru çekilmek gibiydi.
“Ben sadece... hatırlanmak istemeyen bir yangının izi gibiyim.
Anımsadıkça içini acıtır. Dokundukça kanatır. Ve... sen hâlâ beni hatırlamak istiyorsun.”
İdil başını salladı.
Gözleri dolmuştu.
Ama bir damla yaş bile akmıyordu.
Güçlü kalmak istiyordu, benim için, kendisi için… belki geçmişi için.
“Seni unutmuyorum çünkü senin yeniden doğabileceğini biliyorum.
Küllerinden, Duru. Hep yapardın sen.
Yıkılırdın ama kalkardın.
Ve ben… bu sefer kalkarken yanında olmak istiyorum.”
Kafamı ona çevirdim.
Sanki ilk kez gerçekten baktım.
Gözleri hâlâ yaşlıydı.
Yıllar önce tanıdık olan o gözler şimdi sadece anımsadığım bir ufak hatıra bile değildi.
“Senin umudun beni daha da yoruyor, İdil.”
Fısıldadım.
“Ben senin umutla baktığın bir enkaz değilim.
Ben sadece… kendimi bile tanıyamadığım bir karanlığım artık.”
İdil bir süre sessiz kaldı.
Sonra aniden burnunu çekti, ve neredeyse çocukça bir ses tonuyla konuşmaya başladı.
“Hatırlıyor musun?” dedi, sesi titrek ama içinde bir sıcaklık vardı.
“Lise sondu… Arka bahçede o limon ağacının altına oturmuştuk. Bütün sınıf sınav stresiyle kafayı yerken biz orada güneş batana kadar konuşmuştuk. Sen, ben, o saçma hikayeleri uyduran Betül bile… Ama en çok senin anlattığın rüya aklımda kalmıştı. Hani o yangın rüyası…”
Kendi kendine güldü.
“Daha o zamanlardan içimizdeymiş demek ki... ama biz sadece hikâye sanmışız. Halbuki ne çok şeyin habercisiymiş…”
Bir damla yaş aktı yanağından.
Eliyle hemen sildi ama saklayamadı.
“Ben o günü hiç unutmadım. Sırtını ağaca yaslamıştın, gökyüzüne öyle bakmıştın ki… ‘Ben bir gün çok canım yanacak, ama geçecek’ demiştin. Geçmedi, değil mi?”
Hiçbir şey demedim.
Sadece ona baktım.
Yüzündeki o eski, tanıdık kırılganlığı izledim.
Hâlâ içindeki o küçük kızı taşıyordu.
Ama ben… artık içimde ne çocuk kalmıştı ne ağacın altında oturacak bir hâlim.
Sadece… kül vardı.
İdil hafifçe yanıma kaydı.
Elini, çekinerek omzuma koydu.
Teni tenime değdiği an...
Bir şey oldu.
Sanki içimden biri, çok uzaklarda unutulmuş biri, haykırarak uyanmak istedi.
Kalbim yerinden fırlayacak gibi oldu, sanki tüm damarlarımdan bir kıvılcım geçti.
Ve sonra…
İçeride, evin derinliklerinden bir inilti yükseldi.
Birden…
KAPIIIIİ!
Büyük bir şiddetle açıldı.
Duvarlar titredi.
Ve ardı ardına giren üç adam...
Yağız. Boran. Aras.
Gözlerim büyüdü.
Nefesim boğazıma takıldı.
İdil bir anda yerinden sıçradı, elini hızla omzumdan çekti.
“Ben bir şey yapmadım! Yemin ederim, ne yaptım ki ben?!”
Gözyaşları düşmeye başladı aniden.
“Ben… ben sadece onunla konuştum. Sadece konuştum…”
Boran hızla ileri atıldı, İdil’in yanına geçti.
“Tamam, tamam… sakin ol,” dedi, sesinde bir yumuşaklık vardı, ama gözleri sertti.
“Kimse seni suçlamıyor… ya da suçlamıyordur umarım,” diye Yağız’a döndü sertçe.
Yağız...
Bana doğru bir adım attı.
Ama ne bir kelime etti ne de bir yüz ifadesi verdi.
Yalnızca gözleri…
O gözler…
Beni delip geçiyordu.
Sanki "Ne yaptın yine?" diyordu.
Sanki "Sana ne dedim ben?" diyordu.
Sanki… hâlâ seviyordu.
Aras ise köşede durmuş, bana öylece bakıyordu.
Mağdur… kırık… ama bekleyen bir bakışla.
Bir şey söylemek istiyor gibiydi, ama kelimeler boğazında düğümlenmişti.
Sadece bir adım atabildi, sonra durdu.
Ben ise…
Orada, o üç bakışın ortasında…
Donakalmıştım.
İçimdeki o kıvılcım daha da büyüyor, nefesimi kesiyordu.
İçimde bir fırtına dönüyor ama dışımda kıpırtı bile yoktu.
Yağız, sessizce konuştu.
Sesinde öyle bir karanlık vardı ki, odanın içindeki ışık bile soldu sanki.
“İdil... sana sadece dur demiştim neden durmadın neden konuştun duru ile?”
İdil yutkundu.
“Ben... ben sadece geçmişi konuşmak istedim. Onunla. Başka bir niyetim yoktu.”
Yağız bir adım daha yaklaştı.
Ama ben, sanki onu durdurur gibi başımı iki yana salladım.
“Yeter,” dedim.
Sesim, kendimden daha güçlü çıktı.
“Ben iyi değilim. Hiçbirinizin düşündüğü kadar güçlü değilim.
Ve artık... kimseyi taşımaya gücüm yok.”
Salonun ortasında, üç bakış birbirine karıştı.
Ve ben… ilk kez sessizliğimi savunma gibi kullandım.
Çünkü bazen susmak... haykırmaktan daha fazla acıtıyordu
Karşımda üç adam, acımasız yüzleriyle Yağız’a bakıyordu. Aynı ifadeyle Yağız da onlara karşılık veriyordu. Boran ise bir İdil’e, bir adamlara baktı; sonra aniden İdil’e doğru adım attı. Kolunu sıkıca kavrayınca, İdil sessizce homurdanmaya başladı ama nafile... Boran, onu da yanına katıp bana doğru yürüdü. Öteki eliyle de benim bileğimi kavradı ve ikimizi, az önce yattığım odaya doğru sürükledi.
Işığı açıp bizi yatağa oturttu. O anda odanın soğuk havası, sanki daha da keskinleşti. Tehditkâr bir şekilde işaret parmağını kaldırdı ve alaycı bir ciddiyetle,
"Ben gelesiye kadar, kızlar... Ne bu kapı açılacak, ne de kavga edilecek. Lütfen bir de işi siz zorlaştırmayın," dedi.
Onun sert haline aldırmadan kaşlarımı kaldırıp burnumu çektim.
"Aşağıdakiler kim? Niye gelmişler?" diye sordum, inadına umursamaz bir tonda.
Boran, sabrını zorladığımı belli eden bir bakış atarak, "Senin başımıza açtığın tablodan, Duru Hanım. Başka soru?" dedi.
İdil’le göz göze geldik ama ikimiz de konuşmadık. Sessizlik, aramızda görünmez bir duvar örmüştü.
Boran, "O zaman gelesiye kadar düzgün durun!" diye ekleyip kapıyı sertçe kapattı. Ardından adımları uzaklaştı, ev sessizliğe gömüldü.
Odanın içinde bomboş, tuhaf bir huzursuzluk vardı. Ne İdil bana bakıyordu, ne de ben ona. İkimiz de kendi düşüncelerimize gömülmüştük. Ellerimi dizlerime koyup sıkıldım, sonunda dayanamayarak kendimi sırt üstü yatağa attım.
Sanırım İdil, çıkardığım "pof" sesine dayanamayıp kıkırdadı. Ardından o da küçük bir kahkaha ile kendini geriye doğru yatağa bıraktı. Yatağın yayları hafifçe inledi. Şimdi ikimiz de yan yana, tavana bakıyorduk.
Ne yapacaktık şimdi, gerçekten hiçbir fikrim yoktu.
Sessizliği İdil bozdu. Beklemediğim bir anda, merakla:
"Şey... O tablo meselesi neydi?" diye sordu.
Bir an boş boş tavana baktım, sonra dayanamayıp güldüm. Sanki son iki saatte yaşadığımız onca şey hiç olmamış gibi, bu kadar sıradan bir soru sorması komiğime gitmişti.
Kendimi yan döndürdüm, yüzüstü uzanıp ellerimi çenemin altına koyarak İdil'e baktım. Hafif bir sırıtışla cevap verdim:
"Aslında çok uzun bir mesele... Ama garip bir mesele, biliyor musun?"
İdil gözlerini kocaman açtı, yanaklarına yayılan hafif bir gülümsemeyle, "E anlat o zaman, öleceğim meraktan!" dedi.
"Tabloyu çalmak gibi basit bir olay değil," diye devam ettim kıkırdayarak, "Resmen uluslararası saçmalıklar zincirine karıştık biz. Az önce kapıyı kapatan Boran var ya? Onun en büyük hayali FBI'da çalışmakmış."
İdil gözlerini devirerek güldü. "FBI mı? Ciddi olamazsın!"
"İnan bana, gece uyurken gizli görevler için kendi kendine kod adları falan koyuyor," dedim.
İdil, yatağın üzerinde bir takla atar gibi yan döndü ve yüzüme daha da yaklaştı. Gözlerinde eğlenceli bir ışıltı vardı.
"Peki ya Yağız? Onun kod adı ne? 'Somurtkan Casus' falan mı?" dedi.
İkimiz de bastıra bastıra güldük. Sanki o an, odanın bütün kasveti silinmişti.
Bir süre sadece kahkahalarımız duyuldu. Sonra İdil, kahkahasını bastırıp ciddileşti.
"Duru... Gerçekten çok cesursun," dedi fısıldar gibi.
Sözleri beni şaşırtmıştı. Kısa bir an gözlerine baktım. O an, ikimizin de maskeleri düşmüş gibiydi. Sanki kısacık bir anda, gerçek halimizle birbirimize dokunmuştuk.
Omuz silktim hafifçe. "Cesaret falan değil. Sadece... Saçmalıklar içinde yüzmekte iyiyim," dedim. "Sen olsan sen de yapardın."
İdil hafifçe başını salladı. "Belki... Ama seninki başka bir seviye."
O gece, karanlık odada, yan yana uzanırken... Belki ilk defa, gerçekten bir arkadaşım olduğunu hissetmiştim.
Ve belki... bu karmaşanın içinde, en çok ihtiyacım olan şey de tam olarak buydu.
İdil’le kıkır kıkır gülüyorduk. Yatağın üstünde, sanki dünyanın en saçma ama en komik şeyini paylaşmış iki eski dost gibi kıvranıyorduk resmen. Ben, ellerimi karnıma bastırmış nefes almaya çalışıyordum, İdil ise yüzünü yastığa gömmüş, sesi yastığın içinden cızırdayarak çıkıyordu.
Tam o sırada kapı hafifçe tıklatıldı — ama kimse cevap beklemedi.
Kapı açıldı.
Ve karşımızda Boran, Yağız ve Aras belirdi.
Biz ikimiz hâlâ gülüyorduk. Hatta İdil, benim kahkahama daha da fazla katılıp sesini yükseltince, ben de dayanamayıp kahkahadan gözlerimden yaşlar geldiği halde yatağa vurup kendimi yuvarladım.
Boran, kapının eşiğinde öylece kalakalmıştı. Gözleri büyümüş, suratında koca bir "Ne oluyor lan burada?" ifadesi donup kalmıştı.
"Ben... Ben bir şey mi kaçırdım?" dedi Boran şaşkınca, kaşlarını çatarak.
İdil, ağzını eliyle kapatıp gülmesini bastırmaya çalıştı. "Yoook," dedi. "Yatağın yaylarının çıkardığı seslerden opera yapıyoruz!"
Boran gözlerini kısıp şüpheyle baktı. "Siz... deli misiniz nesiniz?"
Ben, hâlâ kıkırdayarak, "Bence biz tamamen normaliz. Asıl sen ciddi ciddi FBI ajanı olacaktın, hatırlıyor musun?" dedim.
Bu lafı duyunca İdil yeniden patladı. Yastığı alıp bana hafifçe fırlattı.
Boran'ın yüzündeki ifade o kadar komikti ki, Yağız bile dudak kenarını belli belirsiz kıpırdattı.
Tabii sadece bir saniyeliğine.
Aras...
O hiçbir şey söylemeden kapıya yaslanmıştı.
Gözleri benim üzerimdeydi.
Bir kelime bile etmeden, sadece beni izliyordu.
Bakışları öyle yoğun, öyle sessizdi ki, sanki bu odadaki gürültüyü bile susturabilirdi.
Boran ellerini iki yana açtı. "Yağız, ben anlamıyorum. Biz bunları buraya tutsak ettik mi, yoksa kreşe mi bıraktık?"
İdil hemen araya girdi, parmağını sallayarak: "Bizim adımıza ‘tutsak’ demeyin. Biz burada kendi isteğimizle kalıyoruz. Kafamız çok rahat."
Ben göz kırpıp ekledim: "Hatta isterseniz, buraya çay servisi yapabilirsiniz."
Boran başını iki yana salladı. "Hayır, siz iyice delirmişsiniz."
Yağız derin bir nefes alıp soğuk bir ifadeyle, "İş bitti mi?" diye sordu.
Boran kaşlarını kaldırıp ciddi bir sesle, "Evet. Şimdilik," dedi.
Sonra bize dönüp, yarı ciddi yarı pes etmiş bir sesle ekledi:
"Toparlanın. Aşağı ineceğiz."
İdil gözlerini devirdi. "Ama tam da rahatlamıştık!"
Ben de alaycı bir şekilde elimi kalbime götürüp sahte bir dramla, "İçimizdeki çocuk yeni doğmuştu, Boran. Günah değil mi?" dedim.
Aras'ın gözleri kısacık bir an gülümsedi.
Ama tek kelime etmedi.
Sadece beni izlemeye devam etti.
Boran homurdandı, "İçinizdeki çocuğu alın da aşağı getirin o zaman."
Onlar önden biz hala gülerek aşağıya inmeye zorlanmıştık.
Aşağı indiğimizde evin büyük salonu hafif loştu. Sanki yaşadığımız o küçük komik anların aksine, şimdi ağır bir hava inmişti üstümüze.
Boran eliyle salonun köşesindeki geniş koltuk grubunu işaret etti.
"Toplanın."
İdil hemen kanepeye kendini attı, ayaklarını altına alıp yayıldı.
Ben ise biraz tedirgin bir şekilde İdil’in yanına oturdum.
Aras, gözlerini üzerimden hiç çekmeden tam karşımıza yerleşti.
Yağız ise biraz daha uzak bir koltukta, dirseklerini dizlerine dayayıp öne eğildi. Ellerini kenetlemişti. Suratında o ciddi ve mesafeli ifade vardı. O bakışı görünce, içimde garip bir huzursuzluk hissettim.
Boran, hafifçe öksürdü. "Şimdi ciddi olalım."
Yağız başını kaldırdı. Bakışları doğrudan bana saplandı.
Sanki odadaki herkes yok olmuştu ve o anda sadece ikimiz vardık.
"Bugün," dedi Yağız, sesi kararlı ve net, "bize bir haber geldi."
Hafifçe yutkundum. İçimdeki gülme hevesi, ansızın ciddiyetle boğulmuştu.
"Tablonun kaybolduğu geceye dair," diye devam etti, gözlerini benden ayırmadan, "bizim o mekânda olmadığımıza dair bir kanıt istiyorlar."
Bir an için kalbim duracak gibi oldu.
"Aksi takdirde," diye ekledi ve sesi bir nebze daha yumuşadı, "işler bizim için gerçekten kötüye gidecek."
İçim ürperdi. Sanki biri az önce üstüme bir kova buz dökmüştü.
Yağız'ın gözlerinde, sözlerinden çok daha fazlası vardı.
Sanki...
Sanki beni korumak istiyordu.
Ben gözlerimi kaçırırken, İdil ayaklarını yere vurdu ve ayağa kalktı.
"Hiç gerek yok bunlara!" dedi kendinden emin bir şekilde. "Ben eğitimini aldım. Böyle durumlar için teknikler biliyorum. Sizi kurtarabilirim."
Aras hemen öne atıldı, sesi normalden birkaç ton daha sertti:
"Hayır. Asla."
İdil gözlerini devirdi. "Aras, dramaya gerek yok."
Ama Yağız aniden ayağa kalktı.
Bir anda tüm salonu saran bir güç yaydı etrafa.
"Yeter!" dedi tok bir sesle.
Aras, Yağız'ın bakışlarına karşı gelmedi. Omuzlarını sertçe geriye çekip sustu.
İdil kollarını kavuşturup Yağız’a meydan okur gibi dikildi.
"Benim evimde malzemelerim var," dedi. "Sadece birkaç şeye ihtiyacım var. Ve..." dedi, gözlerini hafifçe kıstı, "sadece Duru benimle gelsin istiyorum."
Bu talep karşısında salondaki hava bir an dondu.
Ben, nefesimi tutmuş bir şekilde İdil’e bakıyordum.
Sadece ben mi gidiyordum?
Hem korkmuş hem de garip bir şekilde... onurlanmış hissetmiştim.
Aras anında itiraz etmek için bir adım atar gibi oldu ama Yağız bir adım öne çıkıp gözleriyle durdurdu.
Sonra bana döndü.
"Duru," dedi.
İsmimi öyle bir söyledi ki...
İçinde hem güven vardı, hem de tuhaf bir hüzün.
"Eğer istemiyorsan, gitme."
Kalbim çarpıyordu.
Bir an için her şeyi unutup sadece onun bakışlarına gömüldüm.
"İsterim," dedim, kendimi şaşırtarak.
"İdil’le giderim."
İdil zafer kazanmış gibi sırıtıp çantasını kaptı. "Hadi prensesim, operasyon zamanı!"
Ben ayağa kalkarken göz ucuyla Aras’a baktım.
Sanki yüzünde bir endişe vardı ama o hislerini bastırıyordu.
Yağız ise...
Sanki beni bir yere bırakıyormuş gibi bakıyordu.
Tam kapıya doğru yürürken Boran arkamızdan seslendi:
"İlk iş telefonları bırakın. James Bond moduna geçtik."
İdil cebinden sakız çıkardı ve ağzına bir tane atarken ciddiyetle:
"James Bond değil, Mission Impossible bu."
Ben kıkırdadım.
Kapıdan çıkarken Aras'la göz göze geldim.
O, bir şey demedi.
Sadece başıyla hafifçe onayladı.
Ve bu bakış bana "Dikkat et," demekten çok daha derin bir şey anlatıyordu.
İdil koluma girip beni dışarı çektiğinde, içimde garip bir his vardı.
Heyecan, korku, güven ve... başka bir şey.
Adını koyamadığım bir şey.
İdil’le birlikte taksiye atladık.
İdil şoföre adresi verir vermez, çantasından sakız paketini çıkardı ve bana da uzattı.
"Al. Strese iyi gelir."
Bir sakız aldım, ağzıma attım.
O an fark ettim, sakız çiğnerken daha az stres oluyormuş gerçekten.
Ama İdil sakızı popkorn gibi çiğniyordu, ağzından küçük şapırtı sesleri çıkıyordu.
Dayanamayıp gülmeye başladım.
İdil de güldü. "Ne var yaa, James Bond böyle mi sakız çiğniyordu sanıyorsun?"
"Evet," dedim ciddiyetle. "Şap şap diye sakız çiğnerken dünyayı kurtarıyordu."
İkimiz de kahkahalara boğulduk.
İdil'in evi, şehrin biraz dışında, küçük ama çok tatlı bir apartmandaydı.
Taksi durunca, İdil heyecanla atladı.
Kapıyı açarken anahtarı deliğe oturtamadı, sürekli kaydırıyordu.
"Şimdi mi elin titredi?" dedim.
"Benim doğal vibes'ım böyle," dedi ciddiyetle.
Sonunda kapı açıldı. İçeri girer girmez, burnuma vanilya kokulu bir mumun kokusu geldi.
Evin içi... tam bir karmaşaydı.
Kanepeye atılmış yastıklar, duvarda "Girl Power" yazan posterler, mutfakta üst üste dizilmiş kupalar...
"Yuvaa geldik!" diye bağırdı İdil.
Sonra hemen bir yerlere dalıp bir sürü alet edevat çıkardı.
Gözlüğünü taktı. Ciddiyetle bana döndü.
"Şimdi, ajan moduna giriyoruz. Duru, bu gece bizim gecemiz."
Gözlüklerin kenarından bana bakıyordu.
O hali o kadar komikti ki, yere yığılıp gülmemek için kendimi zor tuttum.
İdil bir dizüstü bilgisayar açtı, minik bir kamera çıkardı, kabloları birbirine bağladı.
Ben anlamaz gözlerle bakınca "Şaka yapıyorsun, değil mi?!" diye haykırdı.
"Benim teknoloji geçmişim var!" dedi gururla. "Küçükken DVD player tamir ettim!"
"Sonra ne oldu?" dedim, sırıtarak.
"Patladı," dedi sanki bu bir başarıymış gibi.
Kahkahalarla kırıldık.
Sonra ciddi ciddi bana döndü.
"Bak," dedi. "Sana ihtiyacım var. Sen... en önemli görevde olacaksın."
"Ne yapacağım?"
"Güzel oturacaksın ve arada moral vereceksin."
Şaşkınlıkla göz kırptım. "Yani asıl görev sensin, ben destek takımıyım?"
"Beni motive etmezsen bu işin sonu kötü biter," dedi dramatik bir şekilde.
Başımı salladım. "Anlaşıldı. Psikolojik destek birimi hazır."
İdil hemen eline birkaç kablo aldı ve bilgisayarı çalıştırdı.
Birkaç yanlış denemeden sonra, sonunda sistemleri kurmayı başardı.
Bilgisayar ekranında karınca duası gibi bir sürü kodlar aktı.
Ben hiçbir şey anlamıyordum ama İdil ciddiyetle başını sallayıp "Bu iyi haber," diyordu.
Ben de koltuğa yayıldım, ellerimi arkaya atıp "Müthişiz be!" diye bağırdım.
Tam o anda İdil’in bir kabloyu ters taktığını fark ettim.
Kabarttığı havaya rağmen, sistem aniden “bip bip bip” diye ötmeye başladı.
Göz göze geldik.
İdil elindeki tornavidayı fırlatır gibi kenara attı ve ikimiz de aynı anda yere yatıp siper aldık.
Film sahnesi gibi!
Ama ortada patlayan bir şey yoktu, sadece bir prizden küçük bir kıvılcım çıkmıştı.
Yerde yatarak kıkır kıkır gülmeye başladık.
Resmen ağlayarak güldüm.
İdil’in gözlerinden yaş geldiğini gördüm.
Benim de midem ağrıyordu.
Sonra İdil yattığı yerden başını çevirip bana baktı.
"Biliyor musun," dedi nefes nefese, "seni iyi ki yanıma aldım."
Gülümsedim.
O an, bu kadar saçma bir gecede bile, içimde bir sıcaklık yayıldı.
İdil'le ilk defa gerçek anlamda yakın hissediyordum.
Kıkırdayarak ayağa kalktık.
Sonunda bilgisayarı doğru çalıştırmayı başardı.
Küçük bir video hazırlayıp dosyaları gizlemeyi ayarladı.
İdil, bir hacker gibi sırıtıyordu.
"James Bond ve Kızıl Hacker görev başında!" diye fısıldadı.
Ben ise bir elimle ağzımı kapatarak güldüm.
İçimden "Keşke Yağız şimdi bizi görebilseydi," diye geçirdim.
Hem gururlanırdı.
Hem de kesin kalp krizi geçirirdi.
Kapıdan çıkmak üzereydik.
İdil cebinde anahtarları çeviriyor, ben de arkamı dönüp şöyle bir etrafa son kez bakıyordum ki...
Bir anda, koltuğun kenarına ilişmiş bir şey gözüme çarptı.
Küçük, kırmızı bir saç tokası.
Üzerinde minicik, sarkan gümüş bir yıldız vardı.
Bildiğin çocuk tokası.
Ama benim için... çok daha fazlasıydı.
Elimi uzatıp aldım.
Parmaklarım titrek bir şekilde o minicik yıldızı okşadı.
Ve o anda, bir film şeridi gibi bir anı gözümde canlandı:
---
İdil'le ortaokulda bir gün, okul çıkışı parktaydık.
Ben ağlıyordum, elimde kopmuş bir toka vardı.
İdil yanıma gelip cebinden bu yıldızlı tokayı çıkarıp saçımın arasına takmış, sonra kollarını iki yana açıp:
"Ne zaman yıldızını kaybetsen, ben buradayım!" demişti.
Ben de o gün ağlarken ona sarılmış ve fısıldamıştım:
"Bir yıldız kayarsa, dilek tutarım; dileğim de hep sen olursun."
---
Şimdi... yıllar sonra o tokayı avucumda tutarken, birden bir şeyler boşaldı içimde.
İçim ezildi.
Gözlerim doldu, dudaklarımı sıktım ama yetmedi.
Sessizce, sıcak yaşlar yanaklarımdan süzülmeye başladı.
Elimde o minicik yıldızla öylece kalakaldım.
İdil, bir şeylerin ters gittiğini fark etmiş olacak ki hemen yanıma geldi.
Hiçbir şey demeden, güçlü kollarıyla beni sarıp sarmaladı.
Başımı göğsüne yasladım.
Kalbinin hızlı hızlı attığını hissedebiliyordum.
İdil, o eski günlerdeki gibi, başımı okşayarak kulağıma fısıldadı:
"Ne zaman yıldızını kaybetsen, ben buradayım..."
Bu cümleyi duyar duymaz, içimden daha büyük bir hıçkırık koptu.
İdil de gözyaşlarını tutamamıştı, hissedebiliyordum.
Birbirimize daha sıkı sarıldık.
O an... dünya durmuş gibiydi.
Sadece biz vardık.
Geçmişin küçük bir parçası, bugünle sarılıyordu.
Kısık bir sesle, gözyaşları arasından mırıldandım:
"Bir yıldız kayarsa... dilek tutarım... dileğim de hep sen olursun..."
İdil bu sefer dayanamadı, yüzümü ellerinin arasına aldı.
Gözlerimizin içine bakarak:
"Ve ben hep burada olacağım, salak," dedi gözleri dolu dolu.
İkimiz de gülerek ağladık.
Öyle saçma, öyle güzel bir anda, kahkaha ile gözyaşları birbirine karışmıştı.
Sonra İdil, burnunu çekip kendini toparladı.
Kollarını iki yana açıp şakacı bir tavırla:
"Tamam tamam, yeter bu kadar duygusallık! Beni ağlatırsan su geçirmez rimelim biterse suçlusu sensin!" dedi.
Kahkaha atarak tokayı ceketimin cebine sıkıca koydum.
Kalbimin en sıcak köşesine de yerleştirdim aynı anda.
İdil, anahtarları havaya savurur gibi savurup "Hadi, dünyayı kurtarmaya gidiyoruz!" diye bağırdı.
Ben de, gözlerimi silip kıkırdayarak peşinden koştum.
İkimiz de kapıyı kapatırken hâlâ yarım ağızla gülüyorduk.
Taksiye atladık.
Araba çalışırken ben cama başımı yasladım, dışarıdaki geceyi izlemeye başladım.
Kalbimde, sımsıcak bir his vardı.
Küçük bir yıldız gibi... içten içe parlayan.
İdil şoföre şakacı bir sesle "Sür baba, peşimizde FBI var!" dediğinde, kahkahayı bastım.
Şoför de aynadan bize bakıp gülümsedi.
O an, biliyordum.
Ne olursa olsun...
Ne kadar karanlık olursa olsun...
İçimde bir yıldız hep yanacaktı.
Ve İdil, o yıldızın en parlak köşesiydi.
İdil arabanın direksiyonuna geçmiş, kahramanca bizi Duru Apartmanı’na doğru sürüklüyordu.
Ben ise yan koltukta, kemerimi sıkı sıkıya bağlamış, bir elimle tokamı bir elimle montumun ucunu mıncıklayarak heyecandan titreşiyordum.
Yol boyunca İdil'in heyecanlı sesini dinliyordum:
"Bak, evine gitmek bile macera oldu be! Senin hayatın dizi gibi, ben de konuk oyuncu gibiyim resmen!"
Kahkaha attım istemsiz.
"İstersen başrolü veririm, benim yerime sen gir," dedim gözlerimi devirerek.
İdil kahkahalarla direksiyona vurdu:
"Yok ya! Kızım, başrol acı çeker, ben böyle yancı olup çılgınlık yapmayı seviyorum!"
Gülüşerek sonunda evime vardık.
Ben arabadan atlar atlamaz, anahtarla kapıyı açmaya çalışırken İdil omzuma yüklenip mızmızlandı:
"Hadiii aç şu kapıyı, soğuktan mozarella peyniri gibi oldum!"
Zar zor kapıyı açtım, ikimiz de birden içeri daldık.
Ev sıcak ve tanıdıktı.
Ben anında rahatladım.
İdil ise içeri girer girmez montunu çıkarıp kanepeye attı, ayakkabılarını çıkardı ve çorapla kayarak salona girdi.
"Eveeet," dedi ellerini ovuşturarak, "şimdi plan yapacağız. Önce sıcak çikolata, sonra plan!"
Gözlerimi devirdim ama içim ısınıyordu.
İdil gibisi yoktu gerçekten.
Mutfakta ona sıcak çikolata yaparken, gözüm raftaki bir kutuya takıldı.
Eski bir kutu.
Üzeri tozlanmış, ama hâlâ rengarenk çıkartmalarla kaplı.
Birden elim kayıp kutuyu düşürdüm.
İçinden bir şeyler yere saçıldı.
Fotoğraflar, eski kartpostallar, küçük notlar...
Ve…
Minicik, mor bir bileklik.
Hafızamda bir yıldırım çaktı.
---
Yıllar öncesi:
İdil'le bir parkta oturuyorduk.
O zamanlar çocuk gibiydik.
Elinde o mor bilekliği sallayıp bana vermişti ve şöyle demişti:
"Ne olursa olsun, biz birbirimizin kahramanı olacağız."
Ben de bilekliği takıp söz vermiştim:
"Sonuna kadar!"
---
O anı hatırlayınca içim burkuldu.
Gözlerim doldu, istemsizce elim titredi.
Bilekliği avucuma aldım.
İdil hemen geldi yanıma.
Yerde diz çöküp, yüzüme baktı.
"Ne oldu be kuzum?" dedi şaşkınlıkla.
Gözyaşlarımın ilk damlası yanaktan kayınca İdil anında kollarını açtı ve bana sımsıkı sarıldı.
Bilekliği elimde sıkarak fısıldadım:
"Sonuna kadar, İdil..."
İdil hafif titreyen bir sesle kulağıma fısıldadı:
"Ne olursa olsun, tamam mı?"
Bizi bir anlık ağır bir sessizlik sardı.
İkimizin de gözleri dolmuştu.
İdil daha da sıktı sarılışını, sonra kafasını benim omzuma yaslayıp burnunu çekti.
İdil'le sarılıp birbirimize kıkırdayarak ağlarken, tam o sırada bir öksürük sesi duyduk.
Başımı hafifçe çevirince, kapının eşiğinde duran Boran'ı gördüm.
Arkasında da Yağız dikiliyordu.
İkisi de bize şaşkın şaşkın bakıyordu.
Hani böyle sanki "Yanlış mı geldik?" gibi bir ifadeyle.
Boran kaşlarını çatıp kollarını göğsünde bağladı:
"Ne yapıyorsunuz siz ya? Film sahnesi mi çekiyorsunuz gizli gizli?"
İdil hemen burnunu çekip başını dikleştirdi:
"Romantik dram + aksiyon temalı... 'İki Kız ve Bir Bileklik' adlı yapımımıza hoş geldiniz!"
Boran yüzünü buruşturdu:
"Ben aksiyon kısmını alayım ama dram kısmı kalsın."
Yağız ise sessizdi, bana bakıyordu.
O her zamanki gibi gözlerini hiç kaçırmadan, sanki tüm yüzümü ezberliyormuş gibi dikkatle.
Göz göze gelince biraz başımı eğdim, saçlarımın arkasına saklanır gibi.
Boran gülerek kapıya yaslandı:
"Vallahi biz yukarıdan gülme sesleri, sonra ağlama sesleri falan duyunca Aras'ı nöbete diktik, biz geldik."
İdil hemen savunmaya geçti:
"Ya abartıyorsun, duygusal an yaşadık işte! Yeterince travmamız var zaten, bi' ağlayalım dedik."
Boran kıkır kıkır gülerken Yağız hafifçe öne çıktı, sesi biraz daha yumuşaktı:
"İyi misin Duru?"
Sesi öyle bir anda, öyle bir tonda geldi ki, boğazım düğümlendi bir an.
Gülümsedim hafifçe, gözlerim parladı istemsizce.
Başımı salladım:
"İyiyim. Bileklik... eski bir anı işte."
İdil hemen araya girdi, sanki ortamı hafifletmek ister gibi:
"Şimdi ciddi meseleye geçelim, ciddiii... Hem de süper kahraman kostümlerimizi giymeden!"
Boran güldü:
"Senin süper kahraman kıyafetin kesinlikle pembe tütülü bir şeydir İdil."
İdil gözlerini devirerek ceketinin yakasını düzeltti:
"Yanıldın. Mor pelerin. Ve üzerinde 'Queen of Trouble' yazıyor."
O an gülme krizine girdik.
Ben İdil'e kısık sesle:
"Kraliçe değil, kaos kraliçesi," dedim.
İdil kahkaha attı:
"Tabii ki! Ben her yere kaos getirmekle meşgulüm!"
Yağız araya girdi, sesi bu sefer daha ciddi:
"Şimdi... Şaka bir yana... Bizim gerçekten bir şeye ihtiyacımız var."
Gözlerini yine benim gözlerime dikti.
"Bizim, o gün orada olmadığımıza dair kesin bir kanıt istiyorlar."
İdil ciddileşti hemen.
Ben ise kalbimin hızla atmasına engel olamıyordum.
Yağız’ın bakışı, sesi...
Sanki içimde bir yerlere dokunuyordu.
Boran da ekledi:
"Video, fotoğraf, şahit... Her şey olabilir. Ama bir şey bulmazsak işimiz zor."
İdil kollarını sıvayarak ayağa fırladı:
"Sorun yok! Eğitimini aldım! Böyle işlerde elimiz güçlü!"
Boran kaşlarını kaldırdı:
"Ne eğitimi aldın sen?"
İdil gururla ellerini beline koydu:
"Fotoğraf ve video manipülasyonu. Amatör düzeyde."
Boran kahkaha attı:
"Amatör mü?! Bize pro lazım, İdil Hanım."
Yağız büyük bir ciddiyetle:
"Bu kadar yeter... Hadi idil."
Demişti ve idil de:
"Çabuk," dedi, ciddiyetle. "Çantaları buraya."
Ben hâlâ olan bitenin hızına yetişmeye çalışırken montumu çıkarıp yere fırlattım.
Yağız, Boran ve Aras da peşimizden girdiler.
Aras sessiz ve gülümseyerek bize bakıyordu.
Boran ise her zamanki gibi suratını ekşitmişti:
"Yalnız biz sanırım kaçırıldık? Rehin miyiz şu anda?"
İdil ciddi ciddi gözlüklerini taktı, dizüstü bilgisayarını açtı ve ellerini kütletti.
"Hayır Boran Bey. Şu an tarihe geçecek bir kurtarma operasyonunun içindesiniz. Lütfen oturun ve susun."
Boran koltuğa yayıldı, Aras yanına oturdu.
Yağız ise ayakta kalıp bana hafifçe göz kırptı.
İçim bir anlığına ısındı.
İdil hızlıca birkaç kabloyu bağladı, bir cihazı çalıştırdı, diskin içinden bir sürü dosya çıkardı.
Ekranda eski tarihler, kamera kayıtları, fotoğraflar akıp geçiyordu.
Ben elimde çikolatalı sütle geldim, kutuyu İdil’in yanına bıraktım.
"Şarj ikmalin geldi Kraliçe," dedim.
İdil başını kaldırmadan:
"Canım benim, bir de pötibör bisküvi alabilir miyim?"
Ben kıkırdadım, mutfağa koşup bisküvileri kaptım.
İdil ekrana eğilmiş, gözlerini kısmış, bir hacker edasıyla çalışıyordu.
Parmakları klavyede dans ediyordu resmen.
Boran sessizce yanaşıp fısıldadı:
"Buna 'İdil Modu' diyoruz. Bizi adam etmeye çalışıyor."
Ben kahkaha bastım.
Aras sadece gülümsedi, gözleri bir anlığına yine bana kaydı.
O sessiz ama hep izleyen halini seviyordum.
İdil bir yandan çikolatalı sütünü bitiriyor, bir yandan da ekranı tarıyordu.
Biten her kutuyu kenara fırlatıyordu.
Ben de her bitişte sessizce yenisini getiriyordum.
Artık mutfakla salon arasında mekik dokur olmuştum.
Üçüncü sütü getirdiğimde Boran alaycı bir ifadeyle:
"Bu kızın şeker komasına girmesi kaç dakika sürer, sizce?" dedi.
İdil klavyeye abanırken cevap verdi:
"Ben karbonhidratla çalışıyorum Boran, bilime aykırı şeyler söyleme."
Aras hafifçe güldü, Yağız ise hâlâ sessizdi.
O sadece bana bakıyordu, arada İdil’in ekranına kayıyordu bakışı.
Bir saat geçti...
İki saat geçti...
İdil durmadan çalıştı.
Parmaklarını esnetti, boynunu çevirdi, bazen kendi kendine mırıldandı.
O kadar odaklanmıştı ki, araya girmeye bile korktuk.
Sonunda bilgisayarın başından kalktı, ellerini kütletti, zafer kazanmış gibi arkasına yaslandı.
Hepimiz otomatik olarak ona odaklandık.
Ben elimde boş çikolatalı süt kutusuyla, Yağız elleri cebinde, Boran ağzında sakız çiğner gibi bir ifadeyle, Aras hafif başını yana eğmiş bekliyorduk.
İdil gözlüklerini çıkarıp bir kenara koydu.
Sonra küçük bir USB bellek salladı:
"Ve işte çocuklar... Kurtuluş biletimiz!"
Boran kıkırdadı:
"Şaka yapıyorsun."
İdil ciddiyetle başını salladı:
"Şaka yapmıyorum Borancığım. O gün orada bulunmadığımıza dair zaman damgalı bir video buldum. Güvenlik kameralarının kör noktasındaki bir kameradan alınmış yedek kayıt."
Ben ağzım açık bakıyordum.
Boran da hayretle:
"Sen nasıl buldun onu?!"
İdil omuz silkerek dramatik bir edayla:
"Beni küçümsediğiniz her saniyede güçleniyorum," dedi.
Aras hafifçe güldü, Yağız ise dudaklarının kenarını belli belirsiz kıvırdı, bir şey demedi.
Sadece bana dönerek, alçak sesle:
"Bu kadarı yeterli bizim için," dedi.
Göz göze geldik.
İçimde bir sıcaklık yayıldı.
İçimden sadece "İyi ki buradayız," demek geçti.
İdil tam o anda aniden ayağa kalktı, belini tuttu:
"Yaşlandım ben ya! Artık hackerlık işini bırakıp yoga yapacağım."
Boran sırıtarak:
"Sen yoga yapsan dizlerin kırılır," dedi.
İdil eline boş süt kutularından birini aldı, Boran'a fırlattı:
"Konuşma yok! Kurtardım işte sizi, şükredin!"
Kutunun Boran’ın suratına isabet etmesiyle hepimiz kahkaha krizine girdik.
Aras başını iki yana sallayıp gülerken, Yağız hafifçe gözlerini devirdi ama dudaklarındaki hafif tebessüm kaybolmadı.
Ben mutlu bir şekilde İdil’e sarıldım.
"Sen mükemmelsin," dedim fısıldayarak.
İdil ise kıkırdayarak:
"Ben hep öyleydim ama sen daha yeni biliyorsun," diye karşılık verdi.
Gecenin sonunda herkes hafiflemişti.
Sanki o ağır yük, o korku...
Bizi biraz olsun terk etmişti.
Ve biz o gece, salonun ortasında yerlere yayılmış halde, süt kutuları ve kahkahalar içinde belki de ilk kez "biz" olmuştuk.