Hayat bir insanı nereye getirir neleri alıp neleri geri verir bilinmez. Yüreğim deniz gibi gelgit yaparken bambaşka şeyler çıkıyordu her sefer. Ey Garadeniz Ha ben mi yıkacağum seni, ha sen mi geleceksun bana? Bakacaz bakalum, kaderun ipini kim çeker…
Yol bitmek bilmemişti. Dokuz saattir yoldaydık ve hâlâ üç saat vardı. Arabada canımız çıkmıştı resmen. Önce yolun başındaki neşeli sohbetler tükenmiş, sonra sessizlik çökmüş, en sonunda da kafam da durmuştu sanki. Düşünmeyi bile bırakmış, boş boş camdan dışarı bakıyordum. Bizi neyin beklediğini bilmediğimiz bir yere, Aras’ın memleketi Rize’ye gidiyorduk.
Üçü de gergindi. Hatta Yağız'ın elleri direksiyonda sıkılıyordu, Aras dalgın bir şekilde dışarıyı izliyordu, Boran’sa gözlerini kapatmış, kollarını göğsünde kavuşturmuştu. Benim içimde heyecan vardı. Karadeniz’i hiç görmemiştim ve şu an ona doğru gidiyorduk. Ama heyecanımı paylaşacak kimse yoktu. Birbirine zıt duygularla, sessizliği bozmadan üç saati daha devirdik.
Ve sonunda, Rize.
Camdan gördüğüm ilk şey devasa dağlar oldu. Yeşil, hiç bu kadar yeşil görünmemişti gözüme. Ağaçlar sık ve uzun, hava temiz, her şey olduğundan daha canlıydı sanki. Aras gözleri buğulu bir şekilde etrafa bakıyor, Yağız’a yolu tarif ediyordu. Yol şehir merkezine çok uzak değildi ama yine de epey içeri girdik. Toprak yolları geçtikçe arabada hafif sarsılıyorduk. Yolun sonuna yaklaştığımızda gördüğüm şey karşısında şaşkına döndüm.
Kocaman, ağır demir kapılar.
Kapının iki yanında da ellerinde silahlarla dikilen adamlar vardı. Kaşlarımı çatıp Aras’a döndüm ama o, arabadan indiği gibi adamlarla gülerek sarıldı. Demek tanıdıklarıydı. Yine de bu kadar korunaklı bir yer olmasına şaşırmıştım. Kapılar, Aras’ın gelişiyle ardına kadar açıldığında gördüğüm şey nefes kesiciydi.
Devasa bir ev. Ahşaptan yapılmış, beş katlı ve doğanın tam ortasında. Evin önündeki geniş bahçede üç tane ardı ardına dizilmiş beyaz masa, sayısız sandalye vardı. Bahçede çiçekler, ağaçlar ve yemyeşil bir çimenlik… Doğa evle iç içe geçmiş gibiydi. Manzara tam anlamıyla mükemmeldi.
Yağız arabayı ağır bir şekilde sürerek bahçenin girişine doğru ilerledi ve durdu. Kapılar kapanırken, biz de hep beraber arabadan indik. Aras’ı bekliyorduk. Tam o sırada arkamdan neşeli bir çığlık yükseldi.
“Duru ablaaaa!”
Ses o kadar ani ve yüksek çıkmıştı ki irkildim. Arkama döner dönmez hızla bana doğru koşan bir çocuğu gördüm. Küçüktü, belki sekiz-dokuz yaşlarında. Kıvırcık siyah saçları alnına düşüyor, kocaman kahverengi gözleri neşe içinde parlıyordu. Yüzünde kocaman bir gülümsemeyle bana doğru koşarken kollarını açmıştı.
Leyla!
Bu kıvırcık saçlı minik afacan, Aras’ın en küçük kuzeniydi. Daha önce defalarca görüntülü konuşmuştuk ve her seferinde bana ne kadar güzel olduğumu söyleyip duruyordu. Şimdi de kollarını açmış, bana doğru koşuyordu. E haliyle ben de kollarımı açıp ona sarıldım. Küçücük kollarıyla bana öyle sıkı sarıldı ki nefes alamadım sandım. “Tamam Leylacım, kemiklerim henüz kırılmasın,” diye mırıldandım ama o hâlâ bırakmıyordu.
Tam o sırada arkadan, nefes nefese ama kocaman gülümseyen biri daha geldi. Perihan yenge. Leyla’nın annesi, yani Aras’ın yengesi. Kadın öyle hızlı gelmişti ki, sanki maraton koşusundan yeni çıkmış gibi hafif eğilip dizlerini tuttu, sonra bir anda doğrulup kollarını açtı.
“Aras'ım, Duru'm, hoş celdunuz çocuklar!”
Hepimize tek tek sarıldı ama Aras’ı sona bırakmıştı. Ve tabii ki ona sarılmak için değil, dövmek için!
“Ulan deve, altı yıldır celmiyesun ha buralara! Bu kiz mi çaldı senü bizden?”
Şok! Direkt suç bana mı atıldı? Kaşlarımı kaldırıp Aras’a baktım. Perihan yenge, onu tokatlar eşliğinde severken ben de işin içinden sıyrılmak için hemen atıldım.
“Valla Perihan yenge, kendisi gelmek istemedi. Bana hiç suç atmayın.”
Aras gözlerini devirdi ama yenge durur mu? Bir tane daha pat pat sırtına vurdu. Sanırım Aras’ın boyu bir santim kısaldı.
“İyi hoş da siz niye geldunuz? Ha bu arkadaşlarun kimdir uşağum?”
Evet, işte kritik soru! O kadar yol geldik ama neden geldiğimizi düşünen olmamıştı. Hepimiz bakıştık. En sonunda, “Bu topu biz değil, Aras karşılasın,” bakışı atarak ona devrettik.
Aras önce bir boğazını temizledi. Sonra…
“Yengacum bu Yağız, ha şu da Boran. Bizim Duru ile arkadaşumuz. Bu gadar istemeyecağunu bileydum gelmezudum da.”
Bir saniye… Ne?
Şive mi yaptı?
Ben elimle ağzımı kapatıp gülmemi bastırmaya çalışırken yan gözle Yağız ve Boran’a baktım. Onlar da krize girmek üzereydi ama güç bela kendilerini tuttular. Tam o sırada Perihan yenge de gözlerini kıstı ve Aras’a bir tane daha sırtına patlattı.
“Bir uşağa bu kadar mı şive yakuşmaz! Allah Allah, insan bir Rize’ye gelince nasıl konuşacağını bilecek ya!’’
İşte idolüm! Şive polisliği yapan bir yenge. Kendi çapımda kahkaha atmamaya çalışarak başımı eğdim ama içeride fırtınalar kopuyordu.
“Hadi gelun, galdınuz ayakta.”
Dedi ve Aras’ın koluna girip önden yürümeye başladı. Biz de arkalarından gülmemek için kendimizi tutarak yürüdük. Ama belli ki, bu evde Aras’ın başına daha çok iş açılacaktı!
Kapıdan içeri girer girmez kendimizi bambaşka bir dünyanın içinde bulduk. Şimdiye kadar tanıdığım tüm aile toplantılarını unutun! Burası resmen bir insan labirentiydi. İçerisi kalabalık mı kalabalık, gürültülü mü gürültülü… İnsanlar sağdan soldan bir yerlerden çıkıyor, sürekli bir hareket, bir koşuşturma… Daha kapının eşiğinde dururken bile en az yedi teyze, beş hala, üç dayı, dört amca, sayısız kuzen tarafından çevrelendik.
Tam nefes alacakken…
“Hele bi durun, hele bi durun! Kim geldiiiii?”
Salonun baş köşesinden bir sandalye sesi duyuldu. Ve işte o an, herkesin toparlanmasına, saygı duruşuna geçmesine neden olan kişi sahneye çıktı: Büyük Babaanne.
Ve tabii ki hedefinde tek bir kişi vardı…
“ARAS!”
Yemin ederim, adını öyle bir tonla söyledi ki, Aras o an sahte bir bayılma numarası yapsa hepimiz inanırdık. Aras usulca yutkundu, başını öne eğdi, tıpış tıpış büyük babaannenin yanına yürüdü. Biz de nefesimizi tutarak olanları izlemeye başladık.
“Gel bakayım buraya, gel, gel, GEL dedum sana!”
Aras neredeyse sürünerek yanına vardı. Büyük Babaanne baştan aşağı süzdü, gözlerini kıstı, dudaklarını büzdü ve kaşlarını çattı. İşte kıyamet kopacak…
“Ula deve, insan bir arar, bi sorar! Altı yıldır neredesun! Uşağum evlendun mi, ölüdun mü, diri misun, ne edeysun bilen yok! İnsan bir babannesini aramaz mı ha? Kızgın yağı dökerum ha başına!”
Aras’ın dili tutuldu. Ama yanındaki halalar, teyzeler, yengeler anında ateşe odun atmaya başladı.
Hala 1: “Ay babaannem ne güzel dedi! Altı yıldır ne edeysun sen? Yok oldun!”
Teyze 1: “Telefon da mı yok elinde uşağum?”
Amca 1: “Şimdi geldi işte, anasına babasına hesap verecek!”
Yenge 1: “Bir kız mı vardı yoksa ha? Dey hele!”
Aras gözlerini kapattı, derin bir nefes aldı. Biz, dışarıdan izleyenler olarak, bu işten nasıl sıyrılacağını çok merak ediyorduk. O sırada büyük babaanne elindeki bastonla Aras’ın dizine tık tık vurdu.
“Bak bak, daha konuşmii! Konuşsana be oğlum!”
Aras hafifçe eğildi, iki elini birleştirdi, neredeyse itiraf eder gibi bir surat yaptı.
“Babaannem… İşler vardı… Çok yoğundum… Şey… Valla çok üzüldüm ama şimdi buradayım işte!”
Büyük Babaanne kaşlarını kaldırdı. Gözlerini kısıp Aras’ın suratını inceledi. Sonra başını iki yana salladı.
“Hadi oradan! İstemeye mi geldunuz yoksa?”
Bir sessizlik oldu. BOM! Odanın tam ortasına bomba düşmüş gibiydi!
Biz. Şok.
Boran bir anda nefesini tuttu, Yağız’ın suratı düştü, ben gözlerimi kocaman açıp Aras’a baktım. Ama en büyük tepkiyi Aras verdi.
“Ne?! Babaannem! Yani… Şey… Ne istemesi? Kim kimi istiyor?”
Büyük Babaanne bastonunu yere vurdu.
“Daha soruyor! Oğlum, getirdiğin kız Duru değil mi? Madem getirdin, isteyeceksun gari! Tüm aile toplanmış, kaçışın yok!”
Bu sefer bütün halalar, teyzeler, yengeler, amcalar aynı anda bir ağızdan:
“AYNEN ÖYLEEE!”
Ben ne olduğunu anlayamadan halalar beni koluma girip alıp götürdü. Birisi saçımı düzeltiyor, biri yüzüme allık sürmeye çalışıyor, biri elbisemi düzeltiyor.
“Ayy maşallah! Çok güzelmiş kız!”
“Gelin gibi de çok yakışır ha!”
“Allah’ım gözümüz açık gitmeyecek! Gelinimiz gelmiş!”
Aras ise şokun zirvesinde:
“YA DURUN BİR! DURUUUUN!”
Ama çok geçti. Büyük Babaanne bastonuyla üç kere yere vurdu ve kararını verdi:
“Bu akşam isteme var! Hadi bakalım!”
O an anladım ki, biz buraya yanlışlıkla geldiysek de artık çıkış yoktu…
İsteme Var mı, Yok mu?
Ben hâlâ olayın şokunu atlatamamışken, teyzeler halılar gibi üzerime üşüşmüştü. Birisi saçımı düzeltiyor, biri yanağıma allık sürmeye çalışıyor (o da neyle bilmiyorum ama tehlikeli bir madde olabilir), biri kolumu sıkarak “Ayyy mis gibi gelin oldu, çok tatlı maşallah!” diye böğürüyordu.
O sırada Aras hâlâ çaresizce ortada dönüyor, kime ne diyeceğini bilemiyordu. Boran ve Yağız ise bu kaotik ortamda kenara geçmiş, gözlerinden yaş gelene kadar gülmemek için kendilerini zorluyorlardı.
Büyük Babaanne en önden, “Bu akşam isteme var! Hadi bakalım!” diye bastonunu yere vurunca, Aras en sonunda panikle ortaya atıldı.
“DURUN! DURUN! DURUNNN!”
Ama bu çığlık kimsenin umurunda olmadı. Teyzeler halalar şimdiden “Kahveye tuz koyacak mıyız?” tartışmasına başlamıştı bile.
Hala 1: “Tuz koyacan tabii, adettendir!”
Teyze 1: “Ay yok ya, yazık çocuğa!”
Yenge 1: “Bence içine azıcık limon sıkalım, midelerini yaksın!”
Bunu duyan Yağız Boran’a dönüp, “Bence Aras’ın şu an en büyük sorunu kahvenin tadı değil, genel olarak isteme olayından nasıl yırtacağı,” diye fısıldadı.
Aras artık ne yapacağını bilemez haldeydi. Büyük Babaanne ona dik dik bakarken, en sonunda derin bir nefes alıp, “Babaannem, bir sorun var…” diye başladı.
“Haa? Ne sorunu?”
Aras ellerini açtı.
“Ben… Ben Duru’yu istemeye gelmedim.”
Salondaki herkes şok. Birkaç saniyelik sessizlik oldu.
Büyük Babaanne bastonunu yere vurdu.
“NE DEMEK İSTEMEYE GELMEDUN? UŞAĞUM BİZ BOŞA MI HEYECANLANDUK?”
“Evet!” dedi Aras, “Yanlış anlaşıldı! Biz aslında… Duru’nun Rize’yi görmesini istedik! Gelin mi yapmaya geldik, gezmeye mi geldik, bi karar verin!”
Teyzeler, halalar, amcalar bir anda susup birbirlerine baktı. Ardından…
Kahkaha patladı!
“HAAHAAHAHA! ULAN ŞAKA YAPTIK YA!”
Ne?
Benim çenem düştü. Aras’ın gözleri büyüdü. Yağız ve Boran neredeyse yere düşecek kadar gülüyordu.
Babaannem bastonuyla bir kez daha yere vurdu.
“Ulan hamsi beyinli, biz şaka ettuk! Anan dedi ki azcık aklını alalım, Rize’ye gelince hafif bir kalp krizi geçirsin! HAHAH!”
Aras olduğu yerde dondu kaldı. Ben de… Bir dakika, gerçekten şaka mıydı? Büyük Babaanne, halalar, amcalar, yengeler, herkes kıkır kıkır gülüyordu.
Boran gözlerini silerek: “Aras, seni resmen harcadılar kardeşim…”
Yağız omzunu silkti. “Adamı Rize’de kız isteme olayına sokup çıkardılar, helal olsun.”
Ben ise gülmekten nefes alamıyordum. Teyzeler halalar hâlâ bana “Ay senin de yüzün nasıl attı öyle kızım!” diye takılıyorlardı. Aras sonunda nefesini verip derin bir iç çekti.
“Sizden korkulur yemin ediyorum… Resmen mezarım kazıldı sandım.”
Babaannem bastonuyla omzuna şak diye vurdu.
“Hee, kazılır! Ama düğün için!”
Ve kahkaha tufanı devam etti…
Bu sırada Boran ve Yağız biraz daha kenara çekilip bir köşeye geçmişti.
Boran gözlerini devirdi. “Bu evde hayatta kalabilir miyiz emin değilim.”
Yağız omuz silkti. “Ne diyeyim, şu an bu kadar mutlu insan görmek garip geliyor. Kendi evimde bu kadar gülen insan hiç görmedim.”
Boran hafifçe kaşlarını kaldırdı, ama çok da derine inmedi. “Benim de…”
İşte o an, garip bir şey oldu. Boran ve Yağız göz göze geldiler. Sanki ikisi de ilk kez birbirlerini fark etmiş gibi…
Boran kıkırdadı. “Bak sen… Yağız da duygu mu gösteriyor ne?”
Yağız hemen yüzünü sertleştirdi. “Saçmalama.”
Ama iş işten geçmişti. Boran artık onu iğnelemeye başlamıştı bile.
“Ağlayacak mısın? Gel, omzuma yaslanabilirsin.”
Yağız gözlerini devirdi. “Umarım şu anda üzerine basıp düşmene sebep olurum.”
Ama ikisi de hafifçe gülümsedi.
Rize macerası yeni başlıyordu…
Aras hâlâ halalarla, teyzelerle sarmaş dolaş olmuşken, Babaannem gözlerini kıstı ve göz açıp kapayıncaya kadar Yağız ile Boran’ın kollarına yapıştı.
“Siz… Gelun buraya bakalım!”
Yağız ve Boran ne olduğunu anlayamadan Babaannem ikisini de adeta kancalamış, sıkı sıkı kollarına girmişti. İki adam da afallamış bir şekilde birbirlerine baktı.
Boran kaşlarını kaldırdı. “Ne oluyoruz?”
Yağız kıkırdadı. “Sanırım sorguya çekiliyoruz.”
Babaannem onları neredeyse sürükleyerek bahçedeki büyük, eski ahşap sandalyeye oturttu. Kendi de hemen karşılarına dikildi, bastonunu yere vurdu ve gözlerini kıstı.
“Bakın uşaklar, Aras kimdir, nedir bilirim. Hadi Duru da bizim kızumuz oldu artık, ama siz... Siz neredensunuz? Kimlerdensunuz?”
Boran boğazını temizledi. “Ben… Boran. İstanbul’dan geldim.”
“İstanbul! Haa… Oranın havası soğuktur ama sizin gibi sert midur bilmem!” Babaannem başını salladı. “Peki, sen Yağız? Senin anan baban kim?”
Yağız biraz gerildi. “Ben… Onlarla pek görüşmüyorum.”
Babaannem gözlerini kıstı ama sert bir şey söylemedi. Sadece hafifçe kafasını salladı ve elini dizine vurdu. “Öyle olsun bakalum. Ama size bir şey diyeyim mi?”
Yağız ve Boran aynı anda merakla baktı.
“Bu evde misafir olan, bizdendir. Yani şu andan itibaren siz de bizim uşaklarsunuz! Ona göre, kapıyı çalmadan girersunuz, aç kalırsanız mutfağa dalarsunuz, derdunuz olursa bana gelirsunuz. Anladınız mı?”
Boran şaşkın bir gülümsemeyle başını salladı. “Yani… Kabul edildik mi?”
Babaannem bastonunu onun ayağına hafifçe vurdu. “Sen benim torunum sayılursun, kabul edilmek ne demek!”
Yağız hafifçe gülümsedi. Çok alışık olmadığı bir durumdu bu. Bir aile sıcaklığı, şaka yapan, sevgi gösteren insanlar… Ama hoşuna da gitmişti sanki.
Tam o sırada ben de dayanamayıp Babaanneme sarıldım. Kocaman, sıcacık bir şekilde sardı beni. “Durucum, seni çok sevduğumu bilesun. Sen bizim evin kızı oldun artık.”
Gözlerim doldu. “Babaannem, siz harika bir insansınız.”
Babaannem burnumu sıktı. “Hadi hadi, duygu seline girmeyek, akşam ziyafet var!”
Sonra aniden bir yengeye döndü ve bastonunu şak diye yere vurdu. “Haydi kızum! Ziyafet var! Aras’ım, çocuklarım geldi! Çağırun herkesi! Donatın sofraları! Tüm köyü çağırun! Hadi bakalım!”
Yenge heyecanla mutfağa doğru koşarken, Bahçede koşturan halalar teyzeler hemen mutfağa akın etti. Aras ise birini daha kucaklamaya çalışırken bir anda dondu. “Ne? Ziyafet mi? Ne ara ya?”
Boran kıkırdadı. “Aras kardeşim, senin evde hayatta kalma şansın var mı sence?”
Yağız başını iki yana salladı. “Ben sadece etrafta olan biteni sindirmeye çalışıyorum.”
Ben ise kahkahalarla Babaanneme sarıldım. Bu evde, bu ailede, bu sıcaklıkta olmak… Gerçekten mükemmel hissettiriyordu.
Ve akşam ziyafet… Kesinlikle olaylı olacaktı!
Babaannem, bastonunu yere vurarak komutları sıralıyordu:
"Hadi kızum, odaları hazırlayun! Yağız'la Boran’a iyi oda verun ha, bak çocuklar yol yorgunu!"
Hizmetçi kadınlar hemen işe koyulmuştu. Boran kıkırdayarak Yağız’a fısıldadı:
"Görüyor musun, en özel odaları biz kapıyoruz. Aras da hâlâ halalarıyla sarmaş dolaş."
Yağız omuz silkerek mırıldandı: "Aras resmen açık artırmaya çıkmış gibi, herkes sırayla sarılıyor çocuğa."
Gerçekten de, Aras o kadar kişiyle sarılmıştı ki bir süre sonra başı dönmeye başladı. Bir amca omzuna pat pat vururken, halası yanaklarını sıkıştırıyordu. "Uşağum, az daha büyürsen tanıyamayrum seni ha!"
Ben ise tam bu karmaşadan sıyrılmışken, iki yengenin koluma yapışmasıyla irkildim. "Hadi gel bakalum Duru, seni bi Rize’ye yakışır hale getirek!"**
"Ne? Nasıl yani? Ben iyiyim böyle!" dedim ama beni dinleyen yoktu. İki yenge beni çekiştire çekiştire yukarı çıkardılar.
Beni odaya soktuklarında gözlerim kocaman açıldı. Üstüme giyeceklerim yatağın üstüne serilmişti:
Başımı bağlamak için desenli, renkli bir puşi
Bol, desenli, rahat bir şalvar üstüne uzun Beyaz işlemeli, düğmeli bir gömlek ve daha da yetmezmiş gibi onun da ystüne giymem için işlemeli kısa bir yelek.
"Yok artık, ben bunları giymem!" dedim ama yengeler çoktan beni giydirmeye başlamıştı.
"Daha dur, seni bi de mutfağa sokacayuz!" dedi Perihan yenge göz kırparak.
"Nasıl yani? Ben yemek falan yapamam ki!"
Ama dinleyen yoktu…
Mutfakta Rize Sınavı
Mutfakta, teyzeler, yengeler, halalar, hepsi harıl harıl çalışıyordu. Bir masa dolusu mantı hamuru vardı ve herkes bir şeyle meşguldü. Babaannem mutfağın ortasında dikilmiş, her şeyi yönetiyordu.
"Şimdi bakalım, Duru kızum, sen mantı açmayı bilirsun de mi?"
Ben gözlerimi kocaman açtım. "Yani… Yiyorum ama yapmıyorum?"
"Hee, yemeği bilmeyen yok zaten. Hadi bakalum, hamuru aç da görelim!"
Tereddütle hamurun başına geçtim. Oklavayı elime aldım. Biraz bastırarak açmaya çalıştım ama hamur bir yana, oklava bir yana gitti. Boran ve Yağız kapıdan bakarken, Boran kahkahasını zor tuttu.
"Durucum, hamura değil, masaya saldırıyor gibisin!"
Yağız kollarını bağladı. "Ben bu kadar mücadeleci mantı açan görmedim."
Babaannem gözlerini kıstı. "Bak bakalum Duru, böyle olmaz. Oklavayı hafifçe tutacaksın. Hamura hissettirerek dokunacaksın."
Bunu nasıl başardığını bilmem ama babaannem bir anda arkamdan geçti, ellerimi tuttu ve resmen benimle birlikte hamuru açmaya başladı. "Hah! Şimdi oldi işte!"
Boran kahkahayı patlattı. "Duru’yu mutfağa sokan ilk insan oldunuz, babaannem!"
"İnsan insana her şeyi öğretebilir uşağum," diye cevap verdi babaannem, bir yandan mantıyı kesmeye devam ederken. "Şimdi bunları güzelce dolduracaksun, kapatacaksun. Hadi bakalum!"
Ben de elimden geldiğince mantıları doldurmaya başladım. Ama birini fazla doldurdum, patladı. Diğerini az koydum, yamuk oldu. Bir an başımı kaldırınca herkesin bana bakarak güldüğünü fark ettim.
"Tamam ya, bu kadar kolay gözüküyordu ama zor!" diye söylendim.
Yağız gülerek mutfağa yaklaştı. "Dur, ben de deneyeyim."
Babaannem Yağız’a dikkatle baktı. "Hadi bakalum, İstanbul çocuğu, sen ne yapacaksun?"
Yağız mutfağa girdi, bir mantıyı aldı, iç harcı koydu ve kapattı. Gözleri pırıl pırıl parlıyordu. "Bence oldu."
Babaannem mantıya baktı. "Hee… Oldi sayılır, ama biraz ezik oldi."
Boran kahkaha attı. "Yağız Bey, mükemmeliyetçiliğiniz burada geçerli değilmiş galiba?"
Yağız sinirli sinirli Boran’a baktı ama gülmekten kendini alamadı. "Sen daha iyisini yap da görelim!"
Boran hemen bir mantı açmaya çalıştı ama iç harcı elinden düştü. Babaannem kahkahalarla güldü. "Siz ikiniz de mutfakta çok yaşanmazsınız uşağum! Neyse, denedunuz en azından!"
O sırada yengeler, halalar, herkes gülmeye başladı. Ortam sıcacık bir hale gelmişti. İlk başta korktuğum bu mutfak, bana sanki yıllardır burada yaşıyormuşum hissini vermişti.
Babaannem mutfağın ortasında elini beline koydu ve gururla baktı. "Hadi bakalum! Akşama ziyafet var! Bu mantılar sofraya çıkacak!"
Herkes tezahürat yaparak mutfağı inletti.
Ve işte böyle, Rize'deki ilk günüm… Efsanevi bir mutfak sınavıyla başlamıştı!
Akşam yavaş yavaş inerken, babaannemin büyük bahçesinde hazırlıklar başlamıştı. Uzun uzun sofralar kurulmuş, sandalye sesleri havada yankılanmıştı. Yengeler, halalar, amcalar, kuzenler, herkes telaşla bir oraya bir buraya koşturuyordu. Çay kazanı fokurduyor, et kokuları havaya yayılıyordu.
Ben ise hâlâ üzerimdeki kıyafetlere alışmaya çalışıyordum. Şalvarın verdiği rahatlık bir yana, puşiyle başımı bağlamış olmamın tuhaf hissi hâlâ üzerimdeydi. Yağız ve Boran çoktan bir köşeye geçmiş, yemeğin kokularını içine çekerken kahkahalarla konuşuyorlardı. Aras ise bizden biraz uzakta, ailesiyle selamlaşmakla meşguldü.
Tam birine sarılırken, bir an donakaldı. Gözleri, kalabalığın içinde bir noktaya kilitlenmişti. Yüzünde beliren o bir saniyelik şaşkınlık neredeyse fark edilmeyecek kadar kısaydı ama ben fark etmiştim. Kaşları hafifçe çatıldı, sonra hemen toparlandı, gülümsemesini geri takarak kaldığı yerden devam etti. Ama ben… O kısa bakışın ardında bir şeyler olduğunu anlamıştım.
Yanıma gelen Yağız, fısıldayarak, “Sen de gördün mü?” diye sordu.
“Evet,” dedim, başımı Aras’ın duraksadığı noktaya çevirerek. Ama orada kim olduğunu göremeden kalabalık arasında kaybolmuştu bile.
Boran yanımıza yaklaştı, elinde koca bir ekmek parçasıyla. “Ne kaçırdım?”
“Aras birine bakıp dondu,” dedi Yağız, hafifçe gülümseyerek.
Boran gözlerini kısarak Aras’a baktı. “Hmmm… İşin içinde aşk mı var, eski bir yüz mü?”
“Bilmem.” Omuz silktim. Ama içimde garip bir his vardı.
Sofraya oturduğumuzda, her şey sıcacık bir aile yemeğine dönüşmüştü. Babaannem baş köşeye kurulmuş, herkese laf yetiştiriyordu. Yemekler masaya taşınırken, Aras normalmiş gibi davranıyordu ama ben fark ediyordum; bakışları arada bir etrafı tarıyordu.
Boran, “Duru, bak, bunu senin için yaptım!” diyerek önüme koyu renkli, içi peynirlere bulanmış bir şey koydu.
“Bu ne?” diye sordum şüpheyle.
Yağız gülerek, “Boran’ın mutfakta yaptığı ilk ve son şey,” dedi.
Babaannem kahkaha attı. “Ha o mu? O mantı değil uşağum, o Boran icadı.”
Herkes gülmeye başladı, ben de kahkahayı patlattım. Bütün gün süren mutfak macerasının ardından, bu an gerçekten huzur vericiydi.
Yemekten sonra, aileden biri eline sazı aldı. Gitar ve bağlama sesleri yükseldi. Bu, ailenin eski bir geleneğiydi. Her akşam yemeğinden sonra mutlaka canlı müzik olurdu.
Tam müzik yükselmeye başlamıştı ki, Aras’ın kuzeni yanına yanaşıp ona hafifçe vurdu.
“Hadi Aras, bir şarkı söyle!”
“Hadi be!” diye destek çıktı diğerleri.
Aras başını iki yana sallasa da, herkes ısrar edince sonunda pes etti.
Gözlerini kısarak, hafifçe gülümsedi. Sonra saz çalan amcaya döndü. “Şevval Sam’dan Ander Sevdaluk çalabilir misin?”
İlk notalar duyulunca, ortam sessizleşti.
Aras, gözlerini karşısındaki bir noktaya dikerek, yavaşça söylemeye başladı:
"Ha bu akan dereler denizlere dolacak
Söylesana güzelum sonumuz ne olacak
Ah duman karaduman sardi dört yanumuzi
Ander kalsun sevdaluk oy alacak canumuzi…"
Sesi yumuşaktı ama içinde derin bir şeyler vardı. Sanki içinde kalmış, yıllardır bir yere dokunmamış bir duyguyu açığa çıkarıyormuş gibiydi.
Ben Aras’ın baktığı yere göz gezdirdim. Ve işte o an…
Gözleri karşısındaki kıza kilitlenmişti. Kızıl dalgalı uzun saçları vardı. Masmavi gözleri Arasa bakıyordum pür dikkat. Gözlerinin içinde duygu diye bir şey yoktu. Sadece bakıyordu. Yüzü çok güzeldi. Makyaj değiştirmediği belliydi.
Kim olduğunu bilmiyordum ama Aras’ın ona nasıl baktığını görüyordum.
Şarkı bittiğinde, herkes alkışladı. Islıklar havaya karıştı. Ama o kız, hafifçe gülümsedi ve öne doğru bir adım attı.
Tam o an, derin bir nefes aldı ve gözlerini Aras’tan ayırmadan, sesiyle geceyi doldurdu:
"İki can sığdırdım yüreğime ağlarım derdime
Duysun dağlar duysun taşlar eller yerine
Deli dalgalar vurur yüreğime gözyaşlarım yerine
Duysun dağlar duysun taşlar eller yerine"
İşte o an, Rize’nin akşamı büyülü bir hale büründü.
"Gittiğin günden beri kalbimin acısına
Dağlar derman olmadı yüreğimin yasına
Beklediğim yer bura çarpıyor kalbim sana
Ha bu Karadenizin rüzgarı deysin sana"
Aras sadece ona kilitlenmişti.
Yağız başını bana yaklaştırıp fısıldadı: “Bence bir hikâye başlıyor.”
Ben ise içimden sadece şunu düşündüm: Gerçekten de bir şeyler başlıyordu.
Geceyi Paylaşmak
Eve vardığımızda hava iyice kararmıştı. Günün yorgunluğu üzerimize çökmüştü ama içeride hâlâ bir huzur vardı. Babaannem, biraz önce herkesin karnını doyurduğunu ve artık yatma vaktinin geldiğini ilan etmişti. Boran hemen esneyerek “Ben yattım bile.” diye salonun ortasında yuvarlanırken Aras başını iki yana sallayıp odasına çekildi.
Ben de uzun bir günün ardından yatağımın hayalini kurarak odamın kapısını açtım. Tam içeri girip kapıyı kapatıyordum ki bir anda Yağız hızla içeri süzüldü.
Gözlerimi kocaman açarak “Sen ne yapıyorsun?!” diye fısıldadım.
Yağız, sanki tamamen doğal bir şey yapıyormuş gibi yatağın kenarına oturdu. “Sadece biraz sohbet etmeye geldim.”
Ellerimi belime koyup ona şüpheyle baktım. “Sohbet etmeye mi? Bu gece fazla mı temiz hava aldın?”
Yağız gülerek başını salladı. “Duru, cidden bazen çok tatlısın.”
Gözlerimi kıstım. “Dalga mı geçiyorsun?”
Yağız hafifçe öne eğildi, gözleri parlıyordu. “Dalga mı geçiyorum, flört mü ediyorum? Karar ver.”
Yanaklarımın ısındığını hissedip hemen konuyu değiştirmek için yatağa oturdum. “Ne anlatacaksan anlat da git, uykum var.”
Yağız bana dikkatlice baktı, sonra hafifçe başını eğip kokladı.
“Senin gibi kokmuyor.”
Şaşkınlıkla kaşlarımı kaldırdım. “Ne?”
Yağız başını yana eğdi. “Odam. Senin gibi kokmuyor.”
Bir an ne diyeceğimi bilemedim. “Ben nasıl kokuyorum ki?”
Yağız parmaklarını çenesine dayayıp düşündü. “Hafif vanilya, biraz da tarçın. Bir de… nasıl desem… sıcacık.”
Yüzümü buruşturdum. “Sıcacık mı? Yağız, ben battaniye değilim.”
Yağız hafifçe güldü. “Ama benim battaniyem olabilirsin.”
Gözlerimi devirdim. “Şimdi kesinlikle dalga geçiyorsun.”
Yağız eğilip yüzüme yaklaştı. “Bence sen de hoşuna gittiğini biliyorsun.”
Tam bir şey diyecekken, kapı bir anda hızla açıldı ve Boran büyük bir kahkahayla üzerimize atladı.
“YAKALANDINIZ!”
Ben çığlık attım, Yağız ise Boran’ı kenara itmeyi denerken homurdandı. “Boran, çık git odamızdan.”
Boran kıkırdayarak göz kırptı. “Ne demek bizim odamız? Ooo, babaanneme mi gitsem acaba?”
Yastığı alıp ona fırlattım. “Defol!”
Boran kahkaha ata ata odadan çıkarken, Aras kapıda belirdi. “Hadi babaannem bizi kahvaltıya değil ama uyumaya çağırıyor. Sessiz olun biraz.”
Yağız hafifçe gülümseyip bana baktı. “Tamam tamam, gidiyorum.”
Ama çıkmadan önce hafifçe yanağımdan makas alıp fısıldadı. “Bu konuşmanın devamını gece getiririz, umarım.”
Ardından kapıyı çekip çıktı.
Ben ise kalbim deli gibi çarparken yastığa gömüldüm. Bu çocuk beni kesinlikle çıldırtacak!
Gözlerimi araladığımda, burnuma tanıdık ama bir o kadar da baş döndürücü bir koku doldu. Sıcacık, huzur veren ama bir yandan da içimi titreten bir şeydi bu… Ve sonra fark ettim.
Ben yalnız değildim.
Yatağımın diğer ucunda, başını bir eline yaslamış, yüzünde sanki tüm dünyayı çözmüş bir bilgenin gülümsemesiyle bana bakan Yağız vardı.
Gözlerim hâlâ uykunun ağırlığıyla yarı kapalıydı ama beynim anında devreye girdi. Kalbim hafifçe hızlandı. “Ne yapıyorsun sen burada?” diye mırıldandım, sesim sabah mahmurluğuyla çıkmıştı.
Yağız başını hafifçe yana eğdi, çapkın bir gülümsemeyle kaşlarını kaldırdı. “Sabahın köründe gözlerini açar açmaz beni görmek istemen ne büyük bir şans, değil mi?”
Kaşlarımı çatıp ona ters ters baktım. “Sen ne zaman girdin odaya?”
Yağız parmaklarını çenesine götürüp düşündü, ama bakışları hâlâ üzerimdeydi. “Ne zaman değil de, nasıl sorusunu sormalısın.”
Gözlerimi devirdim. “Tamam, nasıl?”
Yağız gülümsedi, ama gülümsemesi hafifçe kurnazdı. “Bana kapıyı açtın.”
Şokla gözlerimi kırpıştırdım. “Ne? Hayır, açmadım!” dedim şaşkınca. Ve benimle dalga geçer gibi kahkaha atmıştı. Sakin ol duru kızım sakiiin.
Kendimi bir kaç derin nefes ile toplayıp
“Ee? Rüyanı görebildin mi?” diye sordum
Yağız önce esnedi, sonra elini boynuna götürüp hafifçe ovaladı. “Göremedim. Çok garip bir şey oldu.”
Kaşlarımı kaldırdım. “Ne oldu?”
Battaniyeyi açtı, bana biraz daha yaklaştı. “Sen gece benim rüyamı çalmış olabilir misin?”
Bir an gözlerimi kırpıştırıp kahkaha attım. “Ne saçmalıyorsun?”
Ciddi bir ifadeyle başını salladı. “Bilmiyorum. Normalde rüyamda her şey çok net olur ama bu sefer… sadece bir his vardı. Tanıdık bir sıcaklık, huzur… Ama görüntü yoktu. Sadece o sıcaklık.”
Gözlerimi devirdim. “Sen kesin yorgunluktan sızıp kaldın da rüya falan görmedin.”
Yağız hafifçe gülümsedi. “Belki. Ama sıcaklığın tanıdık olması garipti.”
Gözlerimi ona kısarak baktım. “İpucu veriyorum, o sıcaklık büyük ihtimalle battaniyendi.”
Gülerek başını iki yana salladı. “Battaniyem senin gibi kokmuyor ki.”
Bir an duraksadım. Şaşkınca gözlerimi kırpıştırdım. “Benim gibi kokuyor mu?”
Yağız hafifçe omuz silkti, ama o kendinden emin ifadesi hiç kaybolmadı. “Bilmiyorum. Rüyanın içinde mi vardı, sabah odana yakın olduğum için mi, emin değilim. Ama… senin gibi.”
"Ben nasıl korkuyorum ki?"
Başını biraz daha bana yaklaştırıp "sen tam..." Derken kapı büyük bir hızla açıldı ve Boran odanın içine bir bomba gibi daldı!
Ben bir çığlık attım, Yağız ise anında geriye çekildi. Ama kaçamadan önce Boran’ın üstümüze doğru atladığını gördüm.
“SARILMA VAKTİİİİ!” diye bağırarak kendini yatağa bıraktı ve Yağız’la birlikte beni ezdi.
“Boran!” diye bağırdım, kahkaha atarak onu itmeye çalışırken.
Yağız ise inleyerek Boran’ı üstünden itmeye çalışıyordu. “Kardeşim, bak, seni öldürmek yada boğmak gibi bir planım yok ama sabah sabah bu ne ya?!”
Boran kahkahalarla kollarını iki yana açtı ve bizi daha da ezdi. “Ama sizi özlediiiim!”
Tam o sırada kapıda Aras belirdi. Kapı eşiğinde kollarını göğsünde kavuşturmuş, manzarayı izliyordu. Sonunda başını iki yana sallayarak iç geçirdi. “Tamam, çocuklar, yeter. Babaannem bizi çağırıyor, kahvaltı hazır.”
Boran, “Oley!” diye bağırarak anında yerinden fırladı ve dışarı koştu. Ama giderken de durmadı, kapının eşiğinde geriye dönüp bize sinsi bir gülümsemeyle bakarak ekledi:
“Ne yapıyorsanız yapıyordunuz, umrumda değil fakat böööle bölündüğü için iiiiinnnşşsaaalllaaahhh sinir olmamışsınızdır!”
Sonra kahkaha ata ata gözden kayboldu.
Ben derin bir nefes alıp yorganı üzerime çektim. “Çocuk ruhlu olmak güzel ama bazen fazla oluyor.”
Yağız hafifçe gülerek yataktan kalktı, ama çıkmadan önce başını hafifçe eğdi, yüzünü biraz daha yaklaştırdı. Yanağıma yumuşacık bir makas aldı.
“Bu konuşmanın devamını gece getiririz, umarım.” diye fısıldadı ve göz kırpıp odadan çıktı.
Kalbim deli gibi atıyordu. Elimi yanağıma götürdüm, hissettiğim sıcaklık hâlâ oradaydı.
Ve o an anladım…
Yağız’ın battaniyesi artık gerçekten benim gibi kokacaktı.
Kahvaltıya inmek için aceleyle çantamdan bir kıyafet çekip üzerime geçirdim. Yağız’ın sabahki son sözleri hâlâ aklımda dönüp duruyordu.
"Bu konuşmanın devamını gece getiririz, umarım."
Kendi kendime söylenerek aynaya kısa bir bakış attım. “O kadar da etkilenmedim canım, ne abartıyorsun?” dedim ama yanağımın hâlâ sıcacık olduğunu fark edince kaşlarımı çattım.
Derin bir nefes alıp merdivenleri hızlıca indim. Kahvaltının hazır olduğu mutfak ve yemek salonunun olduğu alana geldiğimde, içeriden gelen kahkahalar ve tatlı sohbet sesi evin sıcaklığını iyice hissettiriyordu.
İçeri adım attığım anda gözlerim otomatik olarak onu buldu.
Yağız, masasındaki ince belli çay bardağını tutuyordu… ya da tutuyor muydu? Emin olamadım, çünkü elinin içinde bardak görünmüyordu bile.
Gözleri anında benimkilerle buluştu. Hafifçe kaşlarını kaldırıp dudağının kenarını kıvrımlı bir gülümsemeyle yukarı kaldırdı. Gözleri hâlâ o tanıdık, hafif alaycı ama aynı zamanda derin bir sıcaklık taşıyan bakışlarla doluydu. Yanındaki sandalyeyi hafifçe çekip eliyle işaret etti.
Gülümseyerek yerine oturdum ama daha tam yerleşemeden, sadece benim duyabileceğim bir tonda fısıldadı:
“Konuşmanın etkisinden çıkmadın galiba, geç geldin.”
Başımı hızla ona çevirdim, kaşlarımı çatıp “HİC DE BİLE!” diye itiraz ettim ama...
Bir saniye...
NEDEN BU KADAR YÜKSEK SESLE KONUŞTUM?!
Bir anda herkes sustu, masadaki çatal bıçak sesleri bile kesildi.
Ve tabii ki en kötüsü... Boran.
Kendi tabak çanağını bırakıp ellerini dizlerine vurdu ve kaşlarını kaldırarak, ağzını kocaman yayıp tiz bir sesle bağırdı:
“NE HİÇ DE BİLE DURU HEH? NİYE BÖYLE DİYESUN SÖYLE A BAKAM, BİZE DE DA!”
Gözlerimi devirip Boran’a ters ters baktım. “Boran, Allah aşkına, sabah sabah dramaya mı ihtiyacın var?”
Ama Boran durur mu?
Kollarını kocaman açıp, teatral bir şekilde derin bir nefes aldı. “BİZ BURADA GÜZEL GÜZEL KAHVALTIMIZI EDİYORUZ, SEN GELİP ‘HİÇ DE BİLE’ DİYORSUN! SÖYLE, HELE SÖYLE, KİMİN İÇİN BU TEPKİLER?”
İçimden “Senin için değil kesinlikle!” diye geçirirken, tam ona laf yetiştirmeye hazırlanıyordum ki…
Babaannem kaşlarını çatıp eliyle Boran’ın kafasına hafifçe vurdu.
“Uşağum, bi şive Aras’a bir de sana yakuşmaye, susun, kafa deyoz biz buna da. Cızımla uğraşır isen a bu evden atayrum seni, bilesin!”
İçimden derin bir oh çektim. Yine yırttım!
Gözlerimi zaferle kısıp kahvaltılıklardan kendime bir lokma alıp ağzıma attım. Tam rahatladım derken, sağ tarafımdan gelen tanıdık, hafif eğlenceli ama aynı zamanda şeytani bir ses duyuldu:
“Bundan yırtabilirsun ama benden asla yırtamazsun, Duri uşağum.”
Gözlerimi hızla devirdim, ama gülmemek için kendimi sıkmam gerekiyordu. Çünkü Yağız, bildiğin ŞİVE yapıyordu!
Dişlerimi sıkarak ona bakmadan tabağımdaki reçele odaklandım. “Seninle uğraşamam, Yağız.”
Ama tabii ki Yağız bununla yetinecek biri değildi.
Masada kimse fark etmeden, masa altından ayağıyla hafifçe tikime dokundu. Önce bir anlığına ne olduğunu anlamadım ama sonra…
Aman Tanrım!
Oyun oynuyordu!
Ayağımı hızlıca kaçırıp, hafifçe çatalımı masaya bıraktım. “Yağız, yapma.” diye fısıldadım.
O ise kahvesini içer gibi yapıp sırıttı. “Ne yapıyorum ki?”
Dişlerimi sıkarak geri döndüm. Ama bu çocuk kesinlikle durmayacaktı, biliyordum. Masum görünerek yemeğini yemeye devam etti ama ayakları masanın altından hâlâ beni rahatsız ediyordu!
En sonunda derin bir nefes alıp tabağımdan bir şeyler alıp yerken içimden geçirdim:
“Bu çocuğun dili dursa eli durmuyor, eli dursa ayağı durmuyor! Bence genleri burada bir yerlere dayalı…”
Beklenmedik Bir Plan
Kahvaltının sonlarına doğru, Aras bir anda ellerini masaya vurdu. “Bugün dışarı çıkıyoruz!” diye ilan etti.
Ben şaşkınlıkla gözlerimi kırpıştırdım. “Nereye?”
Boran hemen heyecanlandı. “Kesin varım! Yalnız nereye gidiyoruz?”
Aras, kollarını göğsünde bağlayıp sırıttı. “Şehir dışında harika bir sahil kasabası var, deniz kenarında yürüyüş yaparız, güzel bir kafeye otururuz.”
Yağız başını kaldırıp ilgileniyormuş gibi yaptı ama ben fark ettim, aslında baştan beri kulağı bizdeydi. Bir an sustu, çayını yudumladı ve sonra omuz silkti. “Ben de gelirim.”
Hemen kaşlarımı kaldırdım. “Sen mi? Şaşırttın.”
Yağız gözlerini devirerek kaşığını bıraktı. “Ne yani, sadece sizin gibi başıboş tipler mi eğlenebiliyor?”
Boran kahkaha attı. “Senin eğlenebildiğini görmek güzel olacak.”
Yağız bana dönüp hafifçe göz kırptı. “Aynen, çünkü Duru’nun eğlenirken nasıl sakarlıklar yapacağını görmek için geliyorum.”
Gözlerimi kıstım. “Sakarlık mı? Çok ayıp ediyorsun Yağız Bey, çok.”
Yağız başını hafifçe eğip “Göreceğiz.” dedi.
Aras hemen toparladı. “O zaman hadi, yarım saat içinde arabada olun!”
---
Deniz Kokusu ve Kahkaha Sesleri
Yola çıktığımızda hava mis gibi deniz kokuyordu. Camdan dışarı bakarken Yağız hafifçe dirseğiyle bana dokundu.
“Emin misin? Bir kazaya kurban gitmeyelim.”
Gözlerimi devirdim. “O kadar kötü değilim Yağız.”
O sadece gülümsedi. “Göreceğiz.”
Aras bizi sahil kenarında tatlı bir kafeye getirdi. Küçük ahşap masalar, mis gibi kahve kokusu ve tatlı telaş içindeki garsonlar vardı. Deniz kenarında yürüyüş yapan çiftleri izlerken Boran hemen atıldı.
“Ben dondurma alıyorum, isteyen?”
Ben elimi kaldırdım. “Ben isterim!”
Yağız başını salladı. “Ben kahve.”
Boran sırayla siparişleri alırken, bir anda birinin bize doğru yaklaştığını fark ettim.
Gözleri Aras’ta takılıp kalmıştı.
Yağız da fark etti sanırım çünkü bana bakıp hafifçe kaşlarını kaldırdı. “Bu ne şimdi.”
Kız, gülümseyerek Aras’a baktı. “Burada olman ne güzel.”
Aras biraz afalladı ama kibarca gülümsedi. “Aa, sen de mi buradasın?”
Kız biraz mahcup ama mutlu bir şekilde saçını düzeltti. “Evet, hafta sonları hep buraya gelirim.”
Boran hemen araya girip bana fısıldadı. “Bir şeyler dönüyor burada.”
Ben hafifçe güldüm. “Sence de mi?”
Kız, göz ucuyla bana bakıp gülümsedi. “Duru, değil mi? Arasın çocukluk arkadaşı .”
Başımı salladım. “Evet, yeni başladım.”
O sırada Yağız hafifçe araya girip sırıttı. “Aras’ın hayranları da çokmuş.”
Aras gözlerini devirdi. “Saçmalama.”
Kız biraz daha konuşmaya çalıştı ama Aras fazla uzun sürmesini istemediği için nazikçe vedalaşıp geri döndü.
Yağız, bana dönüp kısık sesle “Demek mesele ben değilmişim.” diye gülümsedi.
Göz kırptım. “Şaşırttı mı?”
Yağız omuz silkti. “Biraz.”
Boran, gülerek dondurmaları getirdi. “Ne kaçırdım?”
Aras hemen atıldı. “Hiçbir şey.”
Boran alaycı bir gülümsemeyle “Hadi ya?” dedi.
Ben kahkahamı tutamadım. “Aras, bence seninle ilgilenen biri var.”
Aras kaşlarını kaldırdı. “Saçmalama Duru.”
Yağız hafifçe bana yaslanarak “Sanırım yakalandı.” dedi.
Aras gülerek başını salladı. “Siz ikiniz fazla oluyorsunuz.”
Ama yüzündeki hafif kızarıklığı hepimiz fark etmiştik.
---
Dönüş yolunda hava kararmıştı. Hafif esen rüzgârla birlikte yolda ilerlerken herkes keyifliydi. Yağız, camdan dışarı bakarken birden bana dönüp hafifçe eğildi.
“Bugün fena geçmedi, ama…”
Şüpheyle ona baktım. “Ama?”
Yağız gülümseyerek “Ördeklerin olmadığı bir yer olduğu için.” dedi.
Boran kahkaha attı. “Ördekler mi?!”
Aras bile güldü. “Yağız, bazen gerçekten korkutucusun.”
Ben gözlerimi devirdim ama içten içe gülmemek için kendimi zor tutuyordum. “Bence fena bir gün değildi.”
Yağız hafifçe eğilip kısık sesle “Asıl konuşmanın devamını gece getiririz, umarım.” dedi ve yanağımı sıkarak arkasına yaslandı.
Kalbim yerinden çıkacak gibi oldu. Bu çocuk beni çıldırtacak!
Eve vardığımızda hava iyice kararmıştı. Günün yorgunluğu üzerimize çökmüştü ama içeride hâlâ bir huzur vardı. Babaannem, biraz önce herkesin karnını doyurduğunu ve artık yatma vaktinin geldiğini ilan etmişti. Boran hemen esneyerek “Ben yattım bile.” diye salonun ortasında yuvarlanırken Aras başını iki yana sallayıp odasına çekildi.
Ben de uzun bir günün ardından yatağımın hayalini kurarak odamın kapısını açtım. Tam içeri girip kapıyı kapatıyordum ki bir anda Yağız hızla içeri süzüldü.
Gözlerimi kocaman açarak “Sen ne yapıyorsun?!” diye fısıldadım.
Yağız, sanki tamamen doğal bir şey yapıyormuş gibi yatağın kenarına oturdu. “Sadece biraz sohbet etmeye geldim.”
Ellerimi belime koyup ona şüpheyle baktım. “Sohbet etmeye mi? Bu gece fazla mı temiz hava aldın?”
Yağız gülerek başını salladı. “Duru, cidden bazen çok tatlısın.”
Gözlerimi kıstım. “Dalga mı geçiyorsun?”
Yağız hafifçe öne eğildi, gözleri parlıyordu. “Dalga mı geçiyorum, flört mü ediyorum? Karar ver.”
Yanaklarımın ısındığını hissedip hemen konuyu değiştirmek için yatağa oturdum. “Ne anlatacaksan anlat da git, uykum var.”
Yağız bana dikkatlice baktı, sonra hafifçe başını eğip kokladı.
“Senin gibi kokmuyor.”
Şaşkınlıkla kaşlarımı kaldırdım. “Ne?”
Yağız başını yana eğdi. “Odam. Senin gibi kokmuyor.”
Bir an ne diyeceğimi bilemedim. “Ben nasıl kokuyorum ki?”
Yağız parmaklarını çenesine dayayıp düşündü. “Hafif vanilya, biraz da tarçın. Bir de… nasıl desem… sıcacık.”
Yüzümü buruşturdum. “Sıcacık mı? Yağız, ben battaniye değilim.”
Yağız hafifçe güldü. “Ama benim battaniyem olabilirsin.”
Gözlerimi devirdim. “Şimdi kesinlikle dalga geçiyorsun.”
Yağız eğilip yüzüme yaklaştı. “Bence sen de hoşuna gittiğini biliyorsun.”
Tam bir şey diyecekken, kapı bir anda hızla açıldı ve Boran büyük bir kahkahayla üzerimize atladı.
“YAKALANDINIZ!”
Ben çığlık attım, Yağız ise Boran’ı kenara itmeyi denerken homurdandı. “Boran, çık git odamızdan.”
Boran kıkırdayarak göz kırptı. “Ne demek bizim odamız? Ooo, babaanneme mi gitsem acaba?”
Yastığı alıp ona fırlattım. “Defol!”
Boran kahkaha ata ata odadan çıkarken, Aras kapıda belirdi. “Hadi babaannem bizi kahvaltıya değil ama uyumaya çağırıyor. Sessiz olun biraz.”
Bu çocuk da hep uyarıp geri gidiyordu. Sanki bir oyunun içindeydik Allah'ım yarabbim ya. Bir değil ki seveyim 10 değil ki savaşayım hepsiyle.
Yağız hafifçe gülümseyip bana baktı. “Tamam tamam, gidiyorum.”
Diyerek olduğu yerden doğruldu.
"Teklifim hala geçerli ama.."
Der demez bir başka yastığı ona da fırlattım ama o boran değildi ki. Yastığı tutup o da bana fırlattı ve odadan çıkıp gitti. Şimdi kocaman odada kendimle ve sessizliğim ile kalmıştık. Mükemmel tek kelimeyle. Yaptığımı elimle yumuşattım. Eliminen dayı eliminen. Daha sonra yorganı da üstüme çektikten sonra Boydan boya cam olan tarafa kendimi çektim. Ağaçlar gece süslüyordu. Aynı yıldızlar ve ay gibi. Bir gece olsam acaba beni kim süslerdi ki böyle. Aklıma evim gelmişti. Onunla beraber arkada bıraktığımız yıkım. Evime ne olmuştu acaba şimdi. Yağız söz vermişti. Umarım... Umarım sözünde dururdu.
Kötü düşünceleri atmak için yataktan kalkıp camı açıp geri yatağa geçtim. Yorgunluk bedenimi serinlik ise ruhumu almadan önce son hatırladığım yağızın yüzü olmuştu...
Gözlerimi araladığımda odanın soğukluğuyla yüzleştim. Tüm vücudum titriyordu, sanki odanın her köşesi ayazla mühürlenmişti. Şükür ki bu sabah odamda kimse yoktu ama içimde anlam veremediğim bir sıkıntı vardı. Üzerime kalın bir şeyler geçirip camı hızla kapattım, soğuğun içime işleyen sızısını engellemeye çalıştım. Derin bir nefes alıp kapıyı araladım ve dışarı çıktım.
Evde olağan dışı bir sessizlik hâkimdi. Ne mutfaktan gelen bir tıkırtı vardı ne de herhangi bir konuşma. Bu tuhaf sessizlik içime ağır bir yük gibi oturdu. Telefondan saate bakmak istedim ama o da bende değildi. Yağız'daydı ve şu an ne durumda olduğunu bilmiyordum. Bir an için telefonun yokluğundan çok, Yağız'ın neden onu hâlâ geri getirmediğini düşündüm.
Yavaşça merdivenlerden indim. Adımlarımı yavaşlatırken içimde giderek büyüyen endişeyi bastırmaya çalışıyordum. Salona vardığımda gözlerim onları buldu. Yağız. Aras. Boran. Üçü de oradaydı, fakat normalde dolup taşan enerjileri yerini kasvetli bir suskunluğa bırakmıştı. Sanki odanın içindeki hava ağırlaşmış, nefes almak zorlaşmıştı. Beni ilk fark eden Boran oldu. Gözleri… Tanıyamadığım bir ifadeyle doluydu. O her zaman şakalaşan, neşeli adam gitmiş, yerini bambaşka biri almıştı.
Bana doğru başıyla işaret yaptı, yanına oturmamı istiyordu. Tereddüt ederek ilerledim ve mindere çöktüm. Gözlerimi odadakiler üzerinde gezdirdiğimde hepsinin yüzünde aynı donuk ifadeyi gördüm. Bu… kötü bir şeydi. Bunun sebebini bilmiyordum ama içimde tuhaf bir huzursuzluk kabarıyordu.
Boran’a doğru eğildim, sesimi yalnızca onun duyabileceği kadar alçak tuttum.
"Ne oluyor?"
Boran gözlerini benden kaçırdı, ardından sert bir şekilde yutkundu. Dudakları aralandı ve yalnızca bir kelime, on harf fısıldandı dudaklarından:
"Aranıyoruz."
Kelime beynimde yankılandı, her bir harfi içimde yankılanarak büyüdü. Aranıyoruz? Kim, neden, ne için? Bir anda vücudumun buz kestiğini hissettim. Kafamı kaldırıp salonun köşesinde sessizce çalışan televizyona baktım. Ve işte o an, ekrandaki yüzü gördüm.
Haldun Ünal Altuğ.
Yağız’ın ve Boran’ın babası.
Gözlerimi ekrana kilitlemiş halde kaldım. İçimde bir şeyler kırılıyordu. Kaçınılmaz bir felaketin eşiğindeydik ve ben henüz neyle karşı karşıya olduğumuzu bilmiyordum.
Haldun Ünal Altuğ’un yüzü ekrana yansırken içimde tuhaf bir sıkıntı yükseldi. Adamın her zamanki gibi sert ama kendinden emin bakışları vardı. Kameralar ona çevrilmiş, mikrofonlar önüne uzatılmıştı. Salondaki sessizlik daha da ağırlaştı. Herkes ekrana kilitlenmişti.
Babaları derin bir nefes aldı, ardından o tok sesiyle konuşmaya başladı:
“Bu haberlerin hiçbir aslı yoktur. Ailem ve şirketim hakkında yayılan bu yalanlara itibar edilmemesi gerektiğini özellikle belirtmek istiyorum.”
Sesindeki öfkeyi saklamaya bile çalışmıyordu. Çenesi gerilmiş, gözleri hiddetle kısılmıştı. Muhabirlerden biri ısrarla mikrofonu uzatarak bir şeyler sordu, ancak Haldun Altuğ elini kaldırarak sertçe susturdu.
“Oğullarımın adını bu tür saçmalıklarla yan yana getirmeye çalışan herkes, bunun bedelini ödeyecek.”
Bir saniyeliğine gözlerimi Yağız’a çevirdim. Hiçbir şey söylemeden oturuyordu ama parmakları farkında olmadan koltuğun kenarına sıkıca gömülmüştü. Çenesini kasmıştı, gözleri babasına odaklanmıştı ama içinde fırtınalar koptuğunu hissedebiliyordum.
Haldun’un sesi salonda yankılanmaya devam etti:
“Şirketimiz yıllardır sağlam temeller üzerine kurulmuştur ve bu tür iftiralarla sarsılacak değildir. Oğullarımın ne yaptığı, nerede olduğu hakkında çıkan bu uydurma haberlere karşı yasal süreci başlatıyoruz.”
Aras iç çekti, Boran ise kaşlarını çatmış, dudaklarını sıkıyordu. Bir şey saklıyorlardı. Kesinlikle bir şey olmuştu.
Televizyonun sesi kısıldığında odada sadece ağır soluk alışverişleri kaldı. Haldun’un sert yüzü ekrandan kaybolduğunda Yağız yerinde doğruldu ve ellerini saçlarının arasına geçirdi. Sonra babasının söylediklerini duymazdan geliyormuş gibi gözlerini yere dikerek konuştu:
“Ne kadar da güven verici, değil mi?”
Sesindeki alaycı ton, havadaki gerilimi daha da artırdı. Boran bir şey diyecek gibi oldu ama vazgeçti. Aras gözlerini kaçırdı. Bense içimdeki sorulara engel olamıyordum.
“Biri bana neler olduğunu anlatacak mı?”
Yağız derin bir nefes aldı, başını yavaşça bana çevirdi. Gözleri hâlâ öfke ve bastırılmış bir şeylerle doluydu.
“Öğrenmek istediğine emin misin, Duru?”
Sesindeki o soğukluk tüylerimi diken diken etti. Evet. Öğrenmek istiyordum. Ama hislerim, duyacaklarımdan hiç hoşlanmayacağımı söylüyordu.
Yağız’ın gözleri üzerimde ağır bir gölge gibi duruyordu. O soruyu sorarken içinde bir şeyler kırılıyor gibiydi. Sesi soğuktu, yüzü ifadesizdi ama gözleri... Gözleri her şeyi anlatıyordu.
“Öğrenmek istediğine emin misin, Duru?”
Bir an tereddüt ettim. Fakat bu belirsizlik daha fazla süremezdi. Boğazımı temizleyip, kendimi biraz daha güçlü göstermeye çalışarak başımı salladım.
“Evet.”
Yağız dudaklarını sıkıp yüzünü diğer tarafa çevirdi. Ellerini ensesinde birleştirdi ve tavana uzun uzun baktı. Sanki nereden başlayacağını bilmiyordu. Boran elindeki bardağı sinirle masaya koydu ve öne eğildi.
“Bize suç atıyorlar.”
“Ne suçu?” diye sormamla birlikte kalbimin daha hızlı çarptığını hissettim.
Aras gözlerini devirdi. “Görmedin mi? Televizyonda ne dediğini? Babamız bizi savunduğuna göre, başımıza gelen şey kesin bizim suçumuz değil, öyle değil mi?” Sesi dalga geçiyordu ama içinde ciddi bir öfke vardı.
Boran kaşlarını çattı. “Şirketle ilgili bir şey olmalı.”
Yağız, Aras’a keskin bir bakış attı, onu susturur gibi. Ama Aras bundan hiç etkilenmedi. “Zaten sıkıntı da burada. Bunun bir iş meselesi olduğunu sanmıyorum.”
Tüylerim diken diken oldu. “O zaman ne?”
Yağız başını eğdi, bir anlık sessizlikte yalnızca odadaki nefes alışverişleri duyuluyordu. Sonra yavaşça gözlerini bana kaldırdı.
“Çalınan tablo.”
Bir an beynim durdu. Ne?
Yağız, elimde olmadan yaşadığım şaşkınlığı görünce hafifçe başını salladı. “Evet, o tablo. O gece yaşananlar.”
Gözlerim hızla Boran’a kaydı, Aras’a, sonra tekrar Yağız’a. Şimdi anlıyordum. O gece... Tablonun çalındığı gece, oradaydık. Ama ben bunun bu kadar büyük bir meseleye dönüşeceğini hiç düşünmemiştim.
“Bize mi suç atıyorlar?” diye fısıldadım.
Boran arkasına yaslandı. “Direkt olarak değil. Ama...” Gözleri Yağız’a kaydı.
Yağız dişlerini sıktı, yumruğunu sıkarken bileklerindeki damarlar belirginleşti. Sonra boğuk bir sesle konuştu:
“O gece birileri bizim orada olduğumuzu gördü.”
İçim buz kesti.
“Ve şimdi... Hırsızlıkla suçlanıyoruz.”
Beynimin içinde kelimeler yankılanıyordu. Hırsızlıkla suçlanıyoruz.
Bu... bu delilikti. O gece oradaydık, evet. Ama hırsızlık mı? Hayır.
Düşüncelerim hızla birleşmeye başladı. Kendi içimde parçaları birleştirmeye çalışırken derin bir nefes aldım. Ellerimi saçlarımın arasına geçirip sıkıca tuttum. İçimdeki korkuya, belirsizliğe rağmen bir şey açıktı: Bu suçlamadan kurtulmanın bir yolu olmalıydı.
Derin bir nefes alarak sırtımı dikleştirdim. “Tamam, toparlıyorum.”
Yağız başını hızla bana çevirdi, gözleri kısıldı. Boran ve Aras dikkat kesildi.
“Şimdi şöyle düşünelim. Bizi suçluyorlar, çünkü o gece oradaydık. Ama işin püf noktası şu; biz o gece oradayken, elimizde bizi temize çıkaracak bir kanıt var.”
Boran kaşlarını çattı. “Ne kanıtı?”
Gözlerimi hızla Yağız’a çevirdim. “O gece ben ve Yağız dans ettik. Ve benim telefonumda o anın videosu var.”
Salondaki hava aniden değişti. Boran gözlerini kırpıştırdı, Aras bir kaşını kaldırdı. Yağız ise yerinde hafifçe öne eğildi, gözleri gözlerime kenetlendi.
“Duru, hayır.”
Ama artık duramazdım. “Beni dinleyin! Eğer elimizde bu video varsa, demek ki biz o gece oradaydık ama kameralar bizi kaydetmedi. Yani, olay anında güvenlik kayıtlarında biz yokuz. Bu ne anlama geliyor?”
Aras anladı. Yüzü aniden değişti. “Bizi izleyen biri, gerçek zamanlı olarak orada olmadığımızı biliyor olamaz.”
Boran hızla düşündü, ardından başını salladı. “Evet! Yani bizi suçlayanlar sadece görgü tanığına ya da bazı tahminlere güveniyor. Ama o gece bizim nerede olduğumuzu kesin kanıtlayan bir şeyleri yok.”
Yağız başını iki yana salladı, gözleri sertleşti. “Hayır. Hayır, Duru. Bu videoyu ortaya koyamazsın.”
Sert sesiyle bir an duraksadım. “Neden?”
Yağız gözlerimi delip geçercesine bakıyordu. “Çünkü sen bu olayın içinde değilsin. Eğer bu videoyu paylaşırsan, kendini de işin içine sokarsın.”
Dudaklarımı ısırdım. “Yağız, zaten işin içindeyim. O gece oradaydım, hatırlıyor musun? Ne yapalım yani? Hiçbir şey yapmadan bekleyelim mi?”
Yağız dişlerini sıktı. Parmaklarını saçlarının arasına geçirdi, nefesi hızlanmıştı. “Duru, kendini ateşe atıyorsun.”
Aras geriye yaslandı ve bir kahkaha attı. “Yani, Yağız, mantıklı olan şeyi yapmak istemiyorsun çünkü Duru’nun adının karışmasını istemiyorsun, öyle mi?”
Yağız, Aras’a sert bir bakış attı ama Aras umursamadı. Gözlerini bana çevirdi ve gülümsedi. “Bence bu plan mantıklı. Hem bir de şöyle düşünün; eğer bizi suçlayanlara karşı elimizde bir bahane olursa, olayın üzerimize yapışmasını engelleyebiliriz.”
Boran başını salladı. “Aynen öyle. O gece tatilde olduğumuzu kanıtlamamız gerek.”
Yağız dudaklarını sıktı, yumruklarını dizlerine dayadı. “Ne demek tatilde olduğumuzu kanıtlamak?”
Aras gülümsedi, elini iki yana açtı. “Yağız, dostum, sence de biraz rahatlamaya ihtiyacımız yok mu? Mesela güzel bir tatil? Üstelik...” Telefonunu çıkardı, ekrana bakarak konuştu. “Eğer birkaç güzel fotoğraf paylaşır, şu an tatilde olduğumuz izlenimini verirsek, herkes bu olayın uydurma olduğunu düşünmez mi?”
Boran başını salladı. “Evet. Yani, kaçtığımızı değil, sadece normal bir şekilde tatilde olduğumuzu gösterebiliriz.”
Yağız gözlerini kıstı, derin bir nefes aldı. “Siz gerçekten ciddisiniz.”
Ben hızla başımı salladım. “Evet. Ve bu bizim için en mantıklı seçenek.”
Yağız gözlerini yere indirdi, bir süre düşündü. Sonra gözlerini tekrar bana dikti. İçindeki öfkeyi, koruma içgüdüsünü ve çaresizliği görebiliyordum.
Sonunda derin bir nefes verdi. “Bu işin sonunda başımızın belaya girmeyeceğinin garantisini veremem.”
Gözlerimin içine baktı. “Ama eğer yapacaksak... o zaman doğru düzgün yapalım.”
Yağız’ın gözleri gözlerime kenetlendi. İçindeki tereddütü görebiliyordum. O, beni korumak istiyordu. Ama ben, onunla aynı yolda yürüyordum.
Başımı hafifçe yana eğdim, dudaklarıma meydan okuyan bir gülümseme yerleştirdim. “Batarsak beraber batarız, Yağız.”
Gözleri hafifçe kısıldı, dudağının kenarı belli belirsiz seğirdi. Sesim daha da meydan okuyucu çıktı. “Ama biliyorsun... Ben yüzmeyi iyi bilirim.”
Aras anında kahkaha attı. “Vay, vay, vay! Şu özgüvene bak! Yağız, fena çarpıldın.”
Boran kafasını iki yana salladı. “Bu kız başımıza bela olacak.”
Yağız derin bir nefes alıp gözlerini kapattı, sonra pes eden bir adam edasıyla ellerini havaya kaldırdı. “Tamam. Peki. Öyle olsun.”
Tam o an, odanın sessizliğini dağıtan bir ses yankılandı.
“Hadi bakalım, o zaman kahvaltıya!”
Başı hızla arkamıza çevirdik. Babaannem, mutfağın kapısında elinde bir bezle duruyordu. Yüzünde, yılların getirdiği bilgelikle yoğrulmuş bir gülümseme vardı. “Ne bu böyle, sabah sabah yüzler asık? İnsan önce bir çayını içer, sonra dünyayı kurtarmaya girişir.”**
Aras anında ayağa fırladı. “Babaannem konuştu, saygı duyun!”
Boran kaşlarını kaldırdı. “Sanki sabahları kendisi de asık suratla gezmiyor.”
Aras ona ters ters bakarken, biz yavaşça kahvaltı masasının etrafına toplandık. Babaannem tabakları dizerken bir yandan da mırıldanıyordu. “Bugün çay toplayacağız. Hava güzel, biraz temiz hava alırsınız.”
Ben keyifle gülümsedim, gözlerim Yağız’a kaydı. “Harika! Fotoğraf için güzel bir ortam olur.”
Yağız kaşlarını kaldırdı, dudaklarını kendinden emin bir şekilde büzdü. “Elbette. Güzel bir şeyin içinde ben varsam, zaten kötü çıkmaz.”
Boran anında homurdandı. “Senin şu egonla bir gün çay tarlasına düşmen yakındır.”
Aras kahkahayı patlattı. “Aman diyeyim, çay yaprakları bile senin ağırlığını kaldıramaz!”
Ben gözlerimi devirerek çatalımı aldım. “Tamam çocuklar, kavga etmeyin. Çayımızı içelim, sonra tartışırız.”
Babaannem çaydanlığı masaya koyarken bir yandan gülümsedi. “Ah be çocuklar, siz tartışırken dünya dönmeye devam ediyor. Boşuna birbirinizi yormayın.”
Aras gözlerini kocaman açtı, ciddi bir ifadeyle başını salladı. “Babaannem, kahvaltıda felsefe yaptı. Bugün kesin başımıza bir şey gelecek.”
Boran kaşığını bıraktı, derin bir iç çekti. “Zaten her gün başımıza bir şey geliyor.”
Yağız, çayından bir yudum alırken yüzüme kısa bir bakış attı. “Bu da alışkanlık yaptı artık.”
Ben ise sadece gülümsedim. Çünkü bir şeyden emindim.
Ne olursa olsun, biz bu işin içinden birlikte çıkacağız.
Babaannem çaydanlığı masaya koyarken bir yandan da gözlerini devirip söylenmeye başladı. “Ula uşağum, sabah sabah neyin derdindesunuz? Bi çay içmeden dünya meselelerine dalıyisunuz ha? Aç karnına iş konuşmak şeytan işidir, diyrum size!”
Aras anında gülerek babaannemin yanında yerini aldı, abartılı bir Karadeniz şivesiyle konuşmaya başladı. “Babaane, bi haklısın ha! Aç karnına iş mi konuşulur? Önce karnı doyuralum, sonra ne edeksek edek! Hayde çayı koy da içelim gari!”
Boran kaşlarını kaldırıp Aras’a ters ters baktı. “Sen ne ara Rizeli oldun?”
Aras aldırmadan devam etti, çayını bardağa koyarken yüzü ciddileşti. “Bak Boran, bu işler böyledir. Çay içmeden akıl çalışmaz, kafa basmaz. Babaannem demedi mi? Bi kulak ver gari!”
Babaannem memnun bir ifadeyle başını salladı, çaydanlığı biraz daha eğerek bardakları doldurdu. “Hee, bak Aras ne güzel diyri. Önce bi çayınızı içun, sonra plan kurun gari.”
Ben kahkahayı bastım, masanın kenarına yaslandım. “Babaane, çok doğru diyorsun ama bizim de biraz işimiz var.”
Babaannem kaşlarını kaldırıp beni baştan aşağı süzdü. “Ne işin var gene ha? Gene nereni belaya soktun sen?”
Yağız hafifçe homurdandı. “Aynı şeyi ben de sordum, babaanne.”
Ben hızla elimi kaldırıp ikisini de susturdum. “Yok öyle bir şey, gayet masum bir tatil planı yapıyoruz.”
Babaannem şüpheli gözlerle bir bana, bir de Yağız’a baktı. “Sizi bilirim ben, sizin masumunuz bile tehlikelidur.”
Boran kahkahayı bastı. “Sonunda biri mantıklı konuştu.”
Aras, çay bardağını havaya kaldırıp ciddi bir ifadeyle konuştu. “Ama babaane, biz şimdi tatil planı yapcaz ya hani, fotoğraflar paylaşcaz ya hani... İşte o zaman anlayacaklar ki biz o gün olay yerinde değilduk!”
Babaannem başını sallayıp çayından bir yudum aldı. “Hee, bak bu iyi fikir. Zaten bu kadar bela içinde bi tatil yapmaniz lazim gari! Gidin bi kendinize gelin.”
Yağız derin bir nefes alıp elini saçlarının arasından geçirdi. “Bari çay tarlasına gitmeyelim. Tatile gidiyoruz dedik, çalışmaya değil.”
Babaannem hemen kaşlarını çattı. “Ula Yağız! Çay tarlasına gitmeden tatil mi olur ha? Hem fotoğraf çekeceksunuz diyrsunuz, yeşilliklerin içinde poz verirsiniz gari!”
Ben hızla atıldım, gözlerim parladı. “Aslında harika olur! Çay tarlaları şahane görünür, doğallık katar!”
Yağız kaşlarını kaldırdı, hafifçe böbürlenerek konuştu. “Elbette, güzel bir şeyin içinde ben varsam, zaten kötü çıkmaz.”
Boran gözlerini devirdi. “Senin şu egon var ya… Çay tarlasına girersek, yapraklar bile kendini küçümser.”
Aras kahkahayı bastı. “Uyy, çay bile gölgeye çekilir, ‘Bu adamın yanında soluk kalıyoruz’ der!”
Babaannem çay bardağını masaya koyup başını iki yana salladı. “Uşağum, siz birbirinizle didişmeye devam edun. Ben bi gidip bi ekmek getireyim, sizi aç bırakınca daha çok konuşuyisunız gari.”
Hepimiz kahkahalar içinde sofraya iyice yerleştik. En azından, ne olursa olsun, bu kahvaltıda biraz eski neşe geri gelmişti.
Babaannem ekmek almaya giderken masadaki sessizlik yerini hafif hafif atılan kahkahalara, göz göze gelip gülümsemelere bıraktı. Yağız hâlâ plan konusunda tereddütlüydü ama ben onun da sonunda yelkenleri suya indireceğini biliyordum.
Elimi çay bardağıma uzattım, bir yudum alırken başımı iki yana salladım. “Bence harika bir tatil olacak. Fotoğraflarımızı da paylaşınca olay kapanır.”
Aras hemen atıldı, gözlerini kocaman açarak dramatik bir ifadeyle konuştu. “O zaman bir şey soruyorum. Biz çay tarlasında poz verirken, kim çay toplayacak?”
Boran derin bir iç çekti, alnını masaya yasladı. “Ben neden buradayım?”
Yağız kollarını göğsünde kavuşturup ukala bir ifadeyle konuştu. “Tabii ki sen toplayacaksın, Boran. Her ekibin bir çalışanı olur.”
Boran hızla başını kaldırdı, Yağız’a ters ters baktı. “O zaman sen kimsin? Patron falan mı?”
Yağız omuzlarını silkti, dudaklarını büzdü. “Bunu sen söyledin.”
Ben gülmemek için kendimi zor tuttum, çayımı yudumlayarak ikisini izledim. Aras hemen fırsatı kaçırmadı, tekrar şivesini takınıp konuştu. “Ula uşağum, Boran çay toplayacak da, Yağız n’apiyi? Kenarda poz mu veriyi?”
Yağız başını iki yana sallayıp dramatik bir ifadeyle iç çekti. “Ne yapayım, herkes doğuştan çalışkan doğmuyor. Bazıları doğuştan karizmatik doğuyor.”
Boran anında sandalyesine yaslandı, gözlerini kısarak Yağız’ı süzdü. “O karizmayı çay tarlasına gömeceğim, haberin olsun.”
Ben kahkahamı bastım, elimle Boran’ın kolunu tuttum. “Tamam, tamam. Herkesin görevi belli. Boran çay toplayacak.”
Boran homurdanarak gözlerini devirdi. “Neden ya neden?! Kim bana bu görevi verdi?”
Ben göz kırptım. “Ben verdim.”
Aras hemen parmağını kaldırdı. “Ben şahit oldum!”
Yağız çenesini kaşıdı, gülümseyerek ekledi. “Bence de gayet mantıklı.”
Boran başını masaya yasladı. “Hata yapıyorsunuz… Hepiniz hata yapıyorsunuz…”
Tam o sırada babaannem geri döndü, elinde taze ekmekle mutfağa doğru yürürken bize baktı. “Hee, tartışmanız bittiyse bi kahvaltıya devam edelim gari!”
Ben hemen yerimden doğruldum, gülümseyerek çay bardağımı kaldırdım. “Babaane, biz karar verdik. Tatile gidiyoruz ama çay da toplayacağız.”
Babaannem gözlerini kısarak şüpheyle hepimizi süzdü. “Hadi hayırlisi gari. Ama bakun uşağum, çay tarlasına girince bi ‘Uyyy’ çekmeyeni geri almiyrum ha!”
Aras anında ayağa fırladı, elini göğsüne koyup dramatik bir şekilde başını salladı. “Uyyy! Çaya geldik uyyy!”
Babaannem kahkahayı bastı, elini şak diye Aras’ın sırtına vurdu. “Heh, bak Aras oldu. Diğerleri de öğrensin gari!”
Yağız kaşlarını kaldırdı, kolunu yaslayarak bana baktı. “Duru, sen başlatsan? Çay tarlasında ‘Uyy’ diye bağırmak tam sana göre.”
Ben hızla ona döndüm, gözlerimi kısıp meydan okuyan bir gülümsemeyle konuştum. “Merak etme Yağız, ben öyle bir ‘Uyy’ çekerim ki, bütün Karadeniz duyar.”
Aras hızla elini kaldırdı. “Bu meydan okuma resmen Karadeniz’in onur meselesi haline geldi. Boran, kameranı hazırla!”
Boran gözlerini devirdi ama ben onun da bu işe gizliden gizliye eğlendiğini görebiliyordum. Babaannem ekmeği keserken mırıldandı. “Hee, uşağum, siz şimdiden çok eğleniyisunuz gari. Hadi bakalım, bi kahvaltınızı yapun da sonra çaya gideruz.”
Ben Yağız’a döndüm, göz kırptım. “Hazır mısın?”
Yağız başını yana eğdi, hafifçe gülümsedi. “Batarsak beraber batıyoruz değil mi?”
Ben çayımı kaldırıp gülümseyerek cevap verdim. “Aynen öyle, Yağız. Ama unutma… Ben yüzmeyi iyi bilirim.”
Ve masada kahkahalar yükselirken, içimde ilk kez gerçekten hafifleyen bir şeyler olduğunu hissettim. Bu tatil, sadece bir plan değil, gerçekten ihtiyacımız olan bir şeydi.
Babaannem kahvaltıdan hemen sonra hepimizi mutfağa çekip bir çamaşır sepetini önümüze koydu. Sepetin içinde eski ama temiz, mis gibi sabun kokan kıyafetler vardı. Kollarını göğsünde kavuşturup ciddi bir ifadeyle bize baktı.
“Hee uşağum, şimdi hepiniz bi güzel bunları giyeceksunuz. Çay tarlasına gitmek demek, şıklık yarışı değil, çalışmak demektur.”
Boran, eline aldığı bol paçalı koyu yeşil pantolona ve üzerine giymesi için uzatılan eski, solmuş gömleğe bakarken yüzünü ekşitti. “Babaane, bunlar nedir Allah aşkına?”
Babaannem ona ters ters baktı. “Ne olacak uşağum? İş kıyafeti! Moda dergisinde poz vereceksun sanduydum ha?”
Aras kahkahayı bastı, kendisine uzatılan gömleği alıp hızla Boran’a yaklaştı. “Kabul et, bu kıyafetle de yakışıklıyız. Yani, bazıları yakışıklı değil, ama olsun.”
Yağız, eline geçen bol gömleğe baktıktan sonra kaşlarını kaldırıp bana döndü. “Bari sen ne giyeceksin, Duru? Aynı kıyafet mi?”
Ben tam cevap verecekken babaannem hızla araya girdi ve bana başka bir kıyafet uzattı. “Sen bunu giyeceksun gari.”
Sepetten çıkan şey, ince, uçuş uçuş bir beyaz elbiseydi. Kolları hafifçe şişkin, etekleri ise hafif rüzgâr esse dans edecek kadar hareketliydi. O an içimden bir şeylerin sıcacık aktığını hissettim. Beyaz elbise… Saflık, ferahlık ve biraz da romantizm.
Yağız’ın kaşları hızla çatıldı. “Babaane, bu çay toplama kıyafeti mi şimdi?”
Babaannem elini salladı. “Duru kızum, misafirdur. O çalışmayacak, o fotoğraf çekilecek.”
Boran hızla lafa atıldı. “Beni de misafir ilan edebilir miyiz?”
Babaannem ona ters ters baktı. “Hee, Boran, tabi tabi! Çaya gidince de seni hamakta sallayacam gari!”
Aras kahkahayı bastı. “Boran, senin işin bitti dostum.”
Ben ise Yağız’a dönüp hafifçe gülümsedim. O, hâlâ bana kıyafetimle ilgili ters ters bakıyordu. “Bu elbise, çay toplamak için fazla güzel.”
Kaşlarımı kaldırıp hafifçe başımı yana eğdim. “Ben zaten çay toplamıyorum. Ama çay tarlasında uçuşan beyaz bir elbise, harika fotoğraflar için mükemmel bir fırsat değil mi?”
Yağız, bana bir an uzun uzun baktı, sonra iç çekti ve pes edercesine başını salladı. “Seninle tartışmanın bir anlamı yok.”
Ben hafifçe gülümseyerek ona göz kırptım. “Aferin, bunu öğrenmen biraz uzun sürdü ama olsun.”
---
Arabada
Herkes arabalarına yerleşirken, biz dört kişi—ben, Boran, Yağız ve Aras—bir arabaya düştük. Ben önde oturuyordum, Yağız şoför koltuğundaydı. Arka koltukta Boran ve Aras, yolculuk boyunca durmaksızın tartışıyordu.
Boran, telefonundan bir fotoğraf açıp Aras’a gösterdi. “Bence şu açı daha iyi. Çay tarlasında, güneş arkada, hafif eğimli bir duruş.”
Aras başını iki yana salladı. “Hayır, hayır. Bence daha doğal bir poz lazım. Hani böyle, sen çalışırken birinin seni yakaladığı an gibi.”
Ben kahkahayı bastım. “Boran zaten çalışmıyor ki! Çay toplama bahanesiyle model olmayı planlıyor.”
Boran hafifçe bozuldu. “Duru, beni yanlış anlatıyorsun. Ben… İşin artistik kısmını yönetiyorum.”
Yağız gözlerini yoldan ayırmadan konuştu. “Boran, laf çevirme. Sen çalışmayacaksın, senin derdin sosyal medyaya malzeme çıkarmak.”
Aras hızla telefonunu çıkardı, ön kamerayı açıp Boran’ı çekmeye başladı. “Boran’ın iş ahlakı: 0.”
Boran kameraya ciddi bir şekilde poz verdi. “Bu sadece bir strateji. Tarihte büyük işler başaran liderler de işin artistik yönünü ihmal etmemiştir.”
Yağız başını yana eğdi, hafifçe güldü. “Boran, Churchill bile çay tarlasında çalışırdı, emin ol.”
Ben hafifçe yana döndüm ve Yağız’a baktım. “Senin pozun nasıl olacak?”
Yağız kaşlarını kaldırıp bana döndü. “Ben çalışırken çekilecek pozlar, tabii ki.”
Boran hemen araya girdi. “Hayır! Yağız’ı sadece çalışırken değil, Duru’yla poz verirken de çekeceğiz.”
Ben hafifçe gülümsedim. “Bence çok iyi bir fikir.”
Yağız kaşlarını çatıp bana döndü. “Duru, sen şu an oyun oynuyorsun.”
Göz kırptım. “Batarsak beraber batıyorduk, unuttun mu?”
Yağız bir an sustu, sonra hafifçe başını iki yana sallayıp gülümsedi. “Unutmadım.”
Aras hemen elini çırptı. “Tamam, tamam! Planımız şu: Çaya varınca önce biraz çalışır gibi yapacağız, sonra güzelce fotoğraflarımızı çekeceğiz.”
Boran hızla ekledi. “Ve Yağız’la Duru’nun pozları en romantik olacak.”
Ben hafifçe gülümsedim, Yağız ise derin bir nefes alıp başını direksiyona yasladı. “Ben neden bu arabaya bindim?”
Aras kahkahayı bastı. “Çünkü Duru’yla poz vereceğini sen de biliyorsun.”
Ben hafifçe Yağız’a eğildim ve fısıltıyla sordum. “Hazır mısın?”
O, bana hafifçe gözlerini kısarak baktı. “Seninle hiçbir şeye hazır olmam mümkün değil.”
Ben gülümsedim. “Çünkü hayatım macera dolu.”
Yağız hafifçe güldü, sonra gözlerini tekrar yola çevirdi.
Ve biz kahkahalar, tatlı atışmalar ve küçük küçük aşk dolu anlarla çay tarlasına doğru yol almaya devam ettik.
Arabadan indiğimizde etrafı tatlı bir telaş sarmıştı. Yağız ceketini düzeltti, ben de derin bir nefes aldım. Etrafta bir sürü insan vardı. Aras, Boran, babaannem, dayılar, yengeler… Hep birlikte çay toplamaya gelmiştik. Tarlaya adım atar atmaz babaannem hemen talimatları sıraladı.
"Bakın, yaprakların en tazesini alacaksınız! Hadi bakalım, tembellik yok."
"Tamam da babaanne, bu iş tam benlik değil," diye sızlandım.
"Senin işin neymiş peki?" diye sordu Boran, elinde boş sepetle.
"Hikâye yazmak, fotoğraf çekmek, sanatın peşinde olmak," dedim burnumu havaya dikerek.
"Sanatın peşinde değil, Yağız’ın peşinde geziyorsun," diye mırıldandı Aras.
Derin bir nefes alıp gülümsedim. "Evet, ama bunu yüksek sesle söyleyince pek hoş olmadı."
Yağız bana dönüp gözlerini kısarak baktı. "Çok rahatsın."
"Sen de çok gerginsin," diye karşılık verdim ve bir yaprak koparıp burnuma götürdüm. "Hımm, sanat ve doğa iç içe.
Çay tarlasındaki telaş yerini yavaş yavaş yorgunluğa bırakırken Boran, elindeki telefonu Aras’a uzatıp "Gel oğlum, bi' fotoğrafını çekeyim," dedi.
Aras kaşlarını kaldırdı. "Sen fotoğrafçılığı yeni mi keşfettin Borancım?"
"Ya hadi, bak çok sanatsal çekeceğim, seni derin biri gibi göstereceğim," dedi Boran, ciddi bir ifadeyle.
"Beni olduğum gibi çek Boran, çok derin biri olamam," diye gülerek yerini aldı Aras.
Ben bir adım geri çekilip olanları izlerken Yağız koluma dokundu. "Hadi gidiyoruz," dedi alçak bir sesle.
"Ne? Nereye?" diye sordum, şaşkınlıkla.
"Arabaya, birkaç şey almamız lazım," dedi ve usulca beni çekiştirdi.
Babaannem arkamızdan seslendi: "Haçan nereye gidisun uşaklar? Çay topla da gel, boş dönmek yok ha!"
"Tamam babaanne, geliyoruz!" diye cevap verdim.
"Geliyruz değil, getiriysun! O Yağız gavatuna uyma! Bak hele, Yağız! Kızı çok dolandırma ha, sinir ederim seni!"
Yağız kahkaha attı. "Tamam babaanne, kaçırmıyorum!"
Arabaya vardığımızda Yağız bagajı açarken ben hemen telefonumu çıkardım. "Tamam, şimdi seni burada çekiyorum."
"Beni mi?" dedi kaşlarını kaldırarak.
"Evet, buradaki ışık çok güzel. Biraz yana kay, çeneni kaldır, tamam şimdi biraz daha cool dur!" dedim ve hızlıca çekmeye başladım.
Yağız kollarını göğsünde kavuşturup kaşlarını çattı. "Ben zaten cool değil miyim?"
"Hmm," dedim fotoğrafa bakarak, "fena değil. Ama daha iyisini çekebiliriz. Şöyle yana dön—"
Tam o anda Yağız elini cebine sokup gözlerini hafifçe kısarak başını yana eğdi. İşte o an… mükemmeldi!
"Yağız, tam şu an! Kımıldama!" diye bağırıp deklanşöre bastım.
Tam arabanın yanındaki güzel kareyi yakalamıştım ki Yağız bir adım attı ve bana yaklaştı. "Şimdi sıra bende," dedi.
"Ne?"
"Seni çekeceğim," dedi, telefonu elimden alarak.
"Hayır, ben fotoğrafçı olarak kalmayı tercih ediyorum!"
"Olmaz, şimdi de sen poz ver," diyerek telefonu kaldırdı.
Biraz gerildim. "Yağız, ben pek—"
"Hadi Durucum, şansını zorlama," dedi gülümseyerek.
Derin bir nefes alıp gözlerimi devirdim. "Tamam. Ama güzel çekmezsen seninle bir daha konuşmam."
Güldü. "Tehdit ediliyorum ama keyfim yerinde."
Arabanın önünde durdum. Hafifçe yana döndüm ve doğal bir poz verdim. Yağız, beni dikkatlice inceledi.
"Çok güzel oldu," dedi bir süre sonra.
Boğazım kurudu. "Bakalım, göster," dedim ve yanına gidip ekrana baktım.
Gerçekten de güzeldi. Ama fotoğrafa bakarken Yağız'ın bana bakışlarını yakaladım. O an içim titredi.
Mükemmel bir kareydi.
"Bir de beraber çekilelim," dedim yanına yanaşıp.
Tam selfiyi çekecekken Yağız hafifçe eğilip kulağıma fısıldadı: "Bir de böyle çek."
Titredim. Bir saniye nefes alamadım. Sonra hızla geri çekildim. "Sen... sen böyle hareketler yapmazdın!"
"Değişiyorum belki," dedi hafif bir gülümsemeyle.
Kaçmalıydım. "Ben... gidiyorum!" diye hızla arkamı döndüm ve koşmaya başladım.
"Durucum, kaçamazsın," diye seslendi Yağız.
"İzle bakalım!" diye bağırdım kahkahalarla.
Peşimden geliyordu! Ayak seslerini duydum ve heyecanla daha da hızlandım. Ama Yağız uzun boyuyla yetişti, tam omzuma dokunacakken çay yapraklarının arasında sendeledim.
"Neredeyse düşüyordun," dedi hızla bileğimi kavrayarak.
"Sayende!" diye hırçınca cevap verdim ama ikimiz de gülüyorduk. İlk önce ben doğrulup onun önüne geçip hızlıca yürüdüm.
Yağız birkaç saniye durdu, sonra kahkaha atarak peşimden geldi. "Yine kaçıyorsun, Durucum!"
"Daha ne kadar dayanacaksın bakalım?" diye takıldı. Sadece gülmüştüm çünkü... Çünkü yağız beni çok utandırıyordu...
Çay tarlasına döndüğümüzde herkes bir araya toplanmış, fotoğraflara bakıyordu. Boran bizi görünce sırıtarak telefonu uzattı.
"Fotoğraflarınıza bakın hele, efsane olmuş!"
"Ne fotoğrafı?" diye sordum.
Boran, ekrana dokundu ve bir kareyi açtı. Oradaydık. Çay yapraklarının arasında, Yağız bana bakarken, ben ona hafifçe gülümserken…
Şok oldum. "Bu ne zaman çekildi?"
Yağız bir şey söylemedi. Sadece ekrana baktı, gözleri fotoğrafın üzerinde uzun süre gezindi.
Sonra kaşlarını çatıp homurdandı. "Bu fotoğrafı kimse görmeyecek, anladınız mı?"
Boran kahkaha attı. "Ooo, neden? Gayet tatlı çıkmışsınız."
Yağız kaşlarını daha da çattı. "Çünkü…" diye başladı ama sustu.
Gözleri hâlâ fotoğraftaydı. Ben hafifçe başımı eğdim, içimde bir sıcaklık yayıldı.
Belki de… en güzel anlar, farkında olmadan yakalanıyordu.
Tam herkes çay yapraklarını topladığı sepetleri bir araya yığarken babaannemin sesi tarlanın içinde yankılandı:
"Hadi uşaklar! İş bitmiştir, toplayun kendinizi! Eve gideyruk!"
İçimde garip bir duygu belirdi. Hafifçe çay yapraklarına baktım, sonra başımı gökyüzüne kaldırdım. Güneş alçalmış, etraf tatlı bir turuncuya bürünmüştü.
Kendi kendime fısıldadım: "Biz ne zaman gideceğiz evimize?"
Tam iç çekip yürümeye başlamıştım ki Yağız yanımdan geçerken başını bana çevirdi. "Efendim?"
Kendimi toparlayıp yüzümü buruşturdum. "Kendi kendime konuşuyordum ya! Ama bak işte, sen her şeyi duyarsın."
Yağız hafifçe kaşlarını kaldırdı, gözleri kısıldı. Sonra yüzünde belli belirsiz bir tebessüm belirdi. "Öyleyimdir."
Arabaya doğru ilerlerken içimde tuhaf bir sıkıntı vardı. Nedenini bilmiyordum ama göğsümde hafif bir ağırlık hissettim. Arabaya vardığımızda Aras kapıyı açıp içeri oturdu, direksiyona Boran geçti. Yağız arka koltuğa geçtiğinde ben de onun yanına yerleştim.
Aras’ın sesi arabayı doldurdu. "Garip bir gün oldu, değil mi?"
Boran kahkaha attı. "Aynen! Bir ara babaannem bizi çay yaprağı değil de torba torba altın topluyor sanacak sandım."
Aras gülerek başını salladı. "Cidden! Hele o Boran’ın ‘sanatsal’ fotoğrafçılık denemeleri… Hayatımda gördüğüm en dramatik çay yaprağı pozlarını çektik."
Boran direksiyonu tutan elini kaldırıp havaya savurdu. "Sen anlamıyorsun Aras! O ışık! O açılar! Bak, bir gün sanatımı takdir edeceksiniz."
Aras kahkahayı patlattı. "Sana altın kaplama bir kamera alacağız Borancım!"
İkisi de kahkahalarla gülerken ben, arka koltukta camdan dışarı bakıyordum. İçimde garip bir boşluk vardı. Gülmek istiyordum, en azından tepki vermek. Ama yapamadım.
Yağız yan gözle bana baktı ama bir şey söylemedim.
Boran, dikiz aynasından beni fark etmişti .Gülümsemesi biraz soldu.
"Hey, Duru? Sen niye sustun?"
Aslında gerçekten tepki vermedim.
Boran gözlerini tekrar yola çevirip omuz silkti. "Sanırım yorgunluktan bayılmak üzere."
Aras başını salladı. "Bugün epey yorulduk ya, haklı."
Yağız yine bir şey demedi ama bakışları benim yüzümde bir anlığına daha gezindi.
Ve sonra… bacağıma hafifçe dokundu.
Sıcak, fark edilir ama çok nazik bir temas.
Bu irkilmeme sebep olmuştu, başımı hızla çevirdim. "Ne? Efendim?"
Boran kaşlarını kaldırdı. "Ne efendimi, sana bir süredir sesleniyorum! İyi misin?"
Bir süre gözleri kırpıştırdım. Boğazım düğümlenmiş gibiydi. Sonra zorla bir şeyler mırıldandım:
"Dalıyorum galiba, iyiyim."
Ve zorlama bir gülümsemeyle Boran’a baktım.
Boran pek tatmin olmuş görünmüyordu ama daha fazla üstelemedi.
Yağız ise gözlerini bende çekmisti ve camdan dışarı bakmaya devam etti.
Ama elini benim bacağımdan çekmemişti.
Bu dokunuşu hissetmiştim.İçimde bir şey kıpırdandı.
Ama konuşmadım.
Eve gelmiştik bir kaç saatin ardından. Herkes bir yana dağılmaya başlamıştı. Erkekler çayı ayırıyor. Kadınlar ise mutfağa geçip yemek hazırlamaya başlıyordu.
Hizmetliler de olsa buradaki kadınlar kendi eli değsin istiyordu hep. Çok kişi olduğumuz için hemencecik sofra kurulmuştu.
Yemek masasına oturdugumuzda herkes yorgundu ama ortam sıcacıktı. Babaannem bir yandan çorba servisi yaparken, dayılar ve yengeler günün yorgunluğunu sohbetle atıyordu.
Ben ise önümdeki tabağa bakıyordum. Kaşığımı elime aldım ama çorbayı karıştırmaktan öteye gitmedi.
Bir lokma aldım. Ama… boğazımdan geçmiyordu.
Bir süre sonra usulca sandalyeyi geri ittim.
"Ben… kalkayım. Biraz yorgunum. Kusura bakmayın."
Babaannem kaşlarını çattı. "O yemeği bitir de kalk! Bak, genç kız dediğin yemek yemeden güzelleşemez ha!"
Hafifçe başımı sallayıp zorlama bir tebessüm ettim. "İştahım yok… biraz dinleneyim."
Ayağa kalktım ve odama yöneldim.
Ama daha merdivenleri çıkmadan, babaannemin sesi mutfağı doldurdu:
"Yağız! Sen mi üzdün kızı ha?! Sen mi gavatluk ettun?! Bak, git, gönlünü al! Almadan gelmeyin bak ha!"
Hızlıca odama geçip kapıyı sıkıca kapattım. Yataktan yorganın ucunu çekerek cama doğru yürüdüm. Yorganı yataktan kurtardıktan sonra pencereyi sonuna kadar açtım ve yorganı üstüme atıp pencerenin önüne uzandım. Serin rüzgâr tenime hafifçe çarpıyordu ama içimdeki sıkıntıyı söküp atamıyordu. Gözlerimi kapattım. Bugün olanları düşünmek istemiyordum. Düşünmemeliydim.
Ama zihnimde, istemsizce her şey tekrar tekrar dönüyordu.
Yağız’ın bakışları… Elinin bacağıma dokunuşu… Boran’ın bana seslenip duymadığım anlar… Arabada hissettiğim o anlamsız boşluk…
İçim sıkılıyordu.
İnsan bu kadar insanın arasında olup da nasıl bu kadar yalnız hissedebilirdi?
Kendime sinirlenmem mi gerekiyordu? Üzülmem mi? Belki de hiçbiri… Sadece biraz uyumalıydım.
Ama gözlerimi kapatınca bile rahatlayamıyordum.
Kapı açıldı.
Birden kasıldım. Ama başımı kaldırmadım, hareket etmedim bile.
Ayak seslerini duydum. Bir değil… iki değil… üç kişi.
Boran. Aras. Ve… Yağız.
Boran her zamanki gibi fazla düşünmeden konuştu:
"Uyudun mu?"
Uyumadığımı biliyordu. Sadece beni konuşturmaya çalışıyordu. Ama cevap vermedim.
Aras içini çekti. "Duru, sen böyle susunca hepimiz huzursuz oluyoruz, farkındasın değil mi?"
Gözlerimi açtım. Karşımda üçü de duruyordu. Boran kollarını göğsünde kavuşturmuş, Aras başını hafifçe yana eğmişti. Ama gözlerim… istemsizce Yağız’a kaydı.
O konuşmamıştı. Ama bakışları üzerimdeydi.
Boran kaşlarını çattı. "Gerçekten, ne oldu sana? Arabada da öyleydin, yemek yerken de… Biz bir şey mi kaçırdık?"
Yine konuşmadım.
Boran dayanamadı, ellerini beline koydu. "Allah Allah! Bir kere de derdini kendin anlat ya, vallahi yoruldum seni çözmekten."
Aras hafifçe Boran’ın koluna dokundu. "Baskı yapma. Söylemek isterse söyler."
Boran içini çekti. "Tamam da söylemek istemediği her şey bizim başımıza patlıyor, ben bunu biliyorum!"
Bunu duyunca, elim farkında olmadan sıkıldı.
İçimde bir düğüm oluştu.
Ve tam o an…
Yağız hareket etti.
Bana yaklaştı.
Sonra… hiçbir şey söylemeden… elini bacağıma koydu.
Sıcak, belirgin ama nazik bir dokunuştu.
Nefesim kesildi.
İçimdeki tüm düşünceler aniden sustu.
Başımı hızla kaldırdım, gözlerimi kırpıştırdım. "Uykum var sadece."Odadaki havayı tarif edemem. Yoğun, ağır… Sanki nefes aldıkça içime çöküyordu.
Boran ve Aras, benim cevabımı yeterli bulmamış gibi birbirlerine baktılar. Aras’ın gözlerinde endişe, Boran’ınkinde ise sinirle karışık çaresizlik vardı.
Ama Yağız…
O, kıpırdamamıştı.
Elini bacağımdan çektikten sonra olduğu yerde oturmaya devam etti. Ama gözlerini… gözlerimi terk etmemişti.
Bakışları sabitti. Sorgulayıcı değildi. Öfkeli de değildi. Ama… bir şey vardı içinde. Adını koyamadığım bir şey.
Belki de koymak istemediğim bir şey.
“Bence Duru’nun uykuya değil, konuşmaya ihtiyacı var.”
Aras’ın sesi odanın içinde yankılandı. Yumuşak ama net bir sesle konuşmuştu.
“Ben iyiyim,” dedim.
Boran anında patladı.
“Sen iyi olduğunda biz anlarız, Duru! İyi değilsin! O arabada sen değildin, yemekte sen değildin, şu an karşımızda duran da sen değilsin!”
Sesinde öfke vardı ama Boran’ın öfkesi her zaman en sonunda endişeye dönüşürdü.
Kaşlarımı hafifçe çattım.
“Ne bekliyorsun Boran? Gülerek mi karşılayayım her şeyi? Bazen insanın konuşmak istemediği anlar olur.”
Boran hızla başını iki yana salladı. “Bazen olur, evet. Ama sen… Sen böyle değilsin! Bize ne olduğunu söylemeyecek misin?”
Sadece sustum.
Çünkü bilmiyordum.
İçimde bir ağırlık vardı. Boğazıma oturan, göğsümü sıkan bir şey. Adını bilmiyordum.
Ama Yağız… O beni anlıyordu.
Biliyorum, çünkü bana hâlâ bakıyordu.
Tek kelime etmeden.
Oturduğu yerden bile kıpırdamadan.
Ve o an fark ettim…
Boran ve Aras seslerini yükselttikçe, üzerime geldikçe, içimdeki düğüm daha da sıkı hale geliyordu.
Konuşmaya zorluyorlardı beni. Ama Yağız zorlamıyordu.
Sadece bekliyordu.
Bana baktıkça içimde daha büyük bir yangın başlıyordu. Çünkü onun gözlerinde görmezden gelinmek istemeyen bir adamın sessiz iddiası vardı.
"Ne yapmamız gerekiyor Duru?"
Aras’ın sesi daha yumuşaktı bu kez. "Sana nasıl yardım edebiliriz?"
İçimi çektim.
"Bana yardım edemezsiniz."
Aras’la Boran’ın yüzü gerildi.
“Bu kadar kapalı olma Duru, biz senin arkadaşınız!” diye patladı Boran.
Ama Yağız hâlâ sessizdi.
Ben ona bakmadığım sürece hareket etmeyeceğini, konuşmayacağını biliyordum.
Ve bu beni daha da geriyordu.
O bakışları üzerimde hissediyordum.
Boran artık sabırsızlanmıştı, ellerini saçlarına attı. “Sana ulaşamıyorum. Bir şekilde ulaşmam lazım, Duru. Çünkü böyle kaybolmanı izleyemem.”
İçimde bir şey titredi. Ama yüzüm ifadesiz kaldı.
Sessizlik çöktü.
Sonra Aras iç çekti. “Tamam, yeterince üzerine gittik. Belki gerçekten biraz yalnız kalmak istiyordur.”
Boran derin bir nefes aldı ama gözlerini devirdi. “Eğer şimdi konuşmazsa, yarın da konuşmayacak, öbür gün de… Sonra tamamen içine kapanacak!”
Aras usulca başını salladı. “Ama şu an zorlamak onu iyice kapatır, Boran.”
Boran içini çekti ve geriye doğru bir adım attı.
Aras da.
Ama Yağız?
O kıpırdamadı.
Ve sonunda, ilk defa gözlerini kaçırdı benden.
Birkaç saniye başını eğdi, elini çenesine götürdü.
Sonra yavaşça ayağa kalktı.
Ben de farkında olmadan nefesimi tuttum.
Boran ve Aras’a dönmeden, kapıya yöneldi.
Ama tam çıkarken… durdu.
Ve bir kez daha doğrudan gözlerimin içine baktı.
"Sen kendine inanıyor musun?"
Göz kırpmadan bakıyordu bana.
Gözlerimi kırptım. "Ne?"
Sesi alçaktı. Ama odada yankılandı.
"Sen, Duru… kendine inanıyor musun?"
Boğazım düğümlendi. Neden bunu soruyordu?
Yağız, sessiz ama derindi. Ve cümleleri her zaman üzerimde uzun süre yankılanırdı.
Şimdi de… kelimeleri içime saplanıyordu.
Ama ona cevap veremedim.
Çünkü kendime inanıp inanmadığımı bilmiyordum.
Ve belki de bu yüzden, gözlerimi kaçırdım.
Yağız daha fazla bir şey söylemedi.
Sadece kapıyı açtı ve dışarı çıktı.
Boran ve Aras, arkasından ona baktı.
Sonra bana döndüler.
Boran kaşlarını çattı ama bu sefer… sinirli değildi.
Sadece üzgündü.
"Hadi, biz de gidelim," dedi Aras usulca.
Ve çıktılar.
Kapı kapandı.
Ben odada yapayalnız kaldım.
Ama yalnızlığım, Yağız’ın son bakışı kadar ağır değildi.Görünmeyen Dalgalar
Gözlerimi açtığımda, odanın içine sızan ışık gözbebeklerime doldu. Güneş… Tam da yüzüme vuruyordu. Kirpiklerimin arasından süzülen parlak ışık huzmeleri, göz kapaklarımı kısmama sebep oldu.
Tıkırtılar…
Hafif, düzensiz bir ses odanın içinde yankılanıyordu. Bir şeylerin yer değiştirdiğini, fermuarların kapanıp açıldığını, kumaşların hışırdadığını duyuyordum.
Beli tutulsun kendini zar zor hareket ettirsin.
Ama hareket etmeye kalktığım an, keskin bir sancı belimde patladı. Kaşlarımı çattım, yüzümü buruşturdum. Dün gece burada, pencerenin önünde mi uyuyakalmıştım?
Yavaşça, kas katı kesilmiş sırtımı düzelterek arkamı döndüm.
Ve o an gözlerim büyüdü.
Aras.
Odanın köşesinde, sırtı bana dönük halde çantasını topluyordu. Eşyalarını yerleştiriyor, montunu katlıyor, fermuarları çekiyor, sanki bir yere gitmeye hazırlanıyordu.
Kalbim hızlandı. Bir yere mi gidiyordu?
Aniden paniğe kapıldım.
“Neler oluyor, Aras?”
Sesim uykulu ama endişeliydi.
Aras birden durdu, omuzları hafifçe sıçradı. Ardından başını bana doğru çevirdi ve rahat bir ifadeyle gülümsedi.
“Aa, uyandın mı?”
Onun bu kadar sakin olması, içimdeki paniği daha da büyüttü. Kaşlarımı çattım.
“Evet, uyandım! Ama asıl sen ne yapıyorsun?”
Hızla ayağa kalkmak istedim ama belimdeki o keskin sancı bir kez daha beni yere çiviledi. Canım yanınca hafifçe inledim, elimi belime götürdüm.
Aras’ın yüzü anında ciddileşti. Birkaç adımda yanıma geldi.
“Ağır hareket et, Duru! Dün gece ne şekilde uyuduğunu hatırlıyorsun değil mi? Kendini mahvetmişsin.”
Ama ben onun çantasını toplamaya devam etmesini unutamıyordum.
“Beni geç, sen neden çantanı topluyorsun?” diye sordum, sesim keskin çıktı.
Aras derin bir nefes aldı. Yüzüne, her zamanki o dingin ama bilge ifadesini takındı.
Sonra hiç acele etmeden, ellerimi avuçlarının içine aldı ve beni nazikçe yatağa oturttu.
“Bir sakin ol,” dedi yumuşakça. “Önce sen düzgün otur.”
Ama içimdeki gerginlik geçmemişti. Kaşlarımı çatmaya devam ettim.
“Aras, ne olduğunu söyler misin?”
O da bana dikkatlice baktı.
“Sen bana söyler misin?” diye sordu aniden.
Gözlerimi kırpıştırdım. “Ne?”
Aras başını yana eğdi.
“Dün gece neden bu kadar üzgündün? İçindeki o ağırlık neydi?”
Bir an, cevap veremedim.
Çünkü gerçekten neyin beni bu kadar incittiğini bilmiyordum.
Gözlerimi kaçırdım. Ellerim istemsizce dizlerimde birleşti. Boğazım düğümlendi.
“Eve gitmek istiyorum,” diye fısıldadım.
Ve ilk defa içten bir şekilde söyledim.
Aras’ın gözlerindeki hüzün ve anlayış aynı anda parladı.
Sonra yavaşça gülümsedi. Buruk ama içten bir gülümsemeydi.
“O zaman harika haber…”
Sesi alçaktı ama kelimeleri odanın her köşesinde yankılandı.
“Eve gidiyoruz.”
Başımı hızla kaldırdım.
Gözlerim büyüdü.
“Ne?”
Ama tam o an, kapı açıldı.
Boran.
Elinde telefonla içeri girdi.
Ama bakışları benim üzerimdeydi.
Yavaşça yatağa geldi ve bizim yanımıza oturdu.
Sonra, telefonu bana doğru uzattı.
“Bunu görmelisin.”
Kalbim aniden hızlandı. Bir şey olmuştu.
Ellerimi uzattım ama titriyordular.
Neden titriyordu ellerim?
Sonunda telefonu aldım.
Ve ekran… Yağız’la benim dans ettiğimiz videoyu oynatıyordu.
Benim kahkahalarım.
Yağız’ın bana bakışı.
Aşk dolu bir bakış.
O kadar saf, o kadar gerçekti ki…
Gözlerim istemsizce doldu.
Boran, elimdeki telefonu nazikçe aldı ve ekrana birkaç kez dokundu.
Sonra…
Bütün sosyal medya hesaplarındaki benim ve Yağız’ın fotoğraflarını önüme getirdi.
Milyonlarca izlenme.
On binlerce beğeni.
Binlerce yorum.
Bütün dünya bizi izliyordu.
Şok içinde nefes aldım.
“Bu… bu ne şimdi?”
Sesim zayıf çıktı.
Boran hafifçe gülümsedi. Telefonu cebine koydu ve sessizce yatağın ucundan kalktı.
Sonra elini bana uzattı.
Gözlerinde yorgun ama umutlu bir ışık vardı.
“Battık, Duru,” dedi. “Bizimle yüzer misin?”
Nefesim titredi.
Gözlerim buğulandı.
Ve istemsizce ayağa kalktım.
Ama hala biraz sarsılıyordum.
Sonra… bir anda Boran’ın boynuna atıldım.
Parmak uçlarımda yükseldim, gözyaşlarım istemsizce süzüldü.
Ve fısıldadım.
“Evet… evet, sizinle yüzerim.”
Boranın kolları arasından çıkınca yatağı topladık ve aşağıya indik. Herkes bahçeye çıkmıştı. Kapıdan görmüştüm kalabalığı. Aras güç vermek için omzumu sıktı ve samimi içten bir şekilde gülümseyip dışarıya çıktık.Evden ayrılma vakti geldiğinde, içimde garip bir boşluk vardı.
Ne üzgündüm ne de sevinçli.
Sadece… bir şeyler bitiyor, başka bir şeyler başlıyormuş gibi hissediyordum.
Herkes kapının önünde toplanmıştı. Halalar,yengeler,teyzeler,amcamalar, dayılar,babaannem, birkaç çalışan…
Hepsi bir şekilde yanımda olmuş, beni bu evde ağırlamıştı. Ama şimdi… şimdi gidiyordum.
Herkese tek tek sarıldım.
Perihan yenge mollarını açıp beni kendine çekti.
"Bak, yol boyunca düzgün beslen, tamam mı? Yine yemek seçmeye kalkarsan seni gelip kendim doyururum, anladın mı?"
Gözlerimi devirdim ama içten içe gülümsedim. "Tamam, yenge!"
O sırada babaannem bana sıkıca sarıldı.
Küçücük ama sapasağlam bir vücuda sahipti. O kolların arasına girdiğinizde, sanki bütün dünyadan korunuyormuşsunuz gibi hissederdiniz.
"Bir daha bu kadar uzun süre ortadan kaybolursaniz," dedi, sesi sert ama gözleri sevgi doluydu. "Sizi bulur, kulaklarınızi çekerum!"
Gülümseyerek başımı salladım. "Söz veriyorum, babaannem."
Ama tam o sırada, gözüm uzakta bir siluete takıldı.
Kızıl saçlı bir kız.
Bahçenin ötesinde, kalabalığın gerisinde duruyordu.
Başını hafifçe eğmiş, sessizce ağlıyordu.
Kaşlarımı çattım.
Onu tanıyor muydum?
Adımımı ona doğru atmaya çalıştım ama…
Tam o an, kız kafasını kaldırdı ve göz göze geldik.
Buz gibi mavi renkte gözleri vardı. Ağlamaktan kızarmıştı bu uzaktan belli oluyordu. Solgun ve bitik bir ten rengi vardı.
Ve bir anda arkasını dönüp koşmaya başladı.
Sanki… yakalanmak istemiyormuş gibi.
Bir an ne yapacağımı bilemedim.
Ama etraftaki uğultular, Boran’ın omzuma dokunuşu, babaannemin tembihleri beni tekrar gerçeğe döndürdü.
"Haydi artık," dedi Aras. "Yola çıkmamız gerek."
Son bir kez etrafıma bakındım. Evin, bahçenin, ağaçların…
Ve kalbimde o belirsiz hisle birlikte arabaya doğru yöneldim.
Aras, bagaj kapağını kapattıktan sonra derin bir nefes alarak gözlerini etrafında gezdirdi.
Sanki her bir detayı hafızasına kazıyormuş gibi.
"Aras?" diye fısıldadım.
Ama o beni duymadı. Sanki buradaki her şeyi son kez görüyormuş gibi bakıyordu.
Sonunda başını salladı ve gözleriyle bitti dedi.
Arabanın kapısını açıp direksiyona geçti.
Ben ve Yağız da arka koltuğa yerleştik.
Babaannem, arabanın arkasından su döktü.
"Güle güle gidin, güle güle gelin!" diye seslendi.
Aras motoru çalıştırdı, eli korna düğmesine gitti ve sert bir kez bastı.
Ev, geride kalmaya başlamıştı.
Ve yine uzun bir yolculuk başladı.
---
Yolun başında sessizlik hâkimdi.
Boran, ön koltukta camdan dışarı bakıyordu.
Yağız da yanımda sessizdi. Ama varlığını o kadar yoğun hissediyordum ki…
Ama sonra Aras, dikiz aynasından Yağız’a bakarak konuştu:
"Duru belini incitti."
Yağız’ın yüzü anında bana döndü.
Kaşları çatıldı. "Ne?"
Aras omuz silkti. "Dün gece pencere kenarında uyumuş. Bu sabah kalkarken zorlandı."
Tam itiraz edecektim ki Yağız eli ile bacağına vurdu yatmam için. Yattıktan sonra belime elini götürdü.
Ve nazikçe, çok nazikçe dokundu.
İlk başta gerildim. Ama parmakları yavaşça ovmaya başladığında…
Bütün bedenim gevşedi.
Göz kapaklarım ağırlaşmaya başladı.
Giderek… uykum geliyordu.
Gözlerimi kapattım.
Ve belki de ilk kez gerçekten güvende hissettim.
Kendimi karanlığa bıraktım.
...
Bir ara… uykunun ortasında fısıltılar duydum.
Yağız’ın sesi.
Gözlerimi tam açamıyordum ama konuştuğunu fark ettim.
Elinde telefon vardı.
"Her şey tamam mı?" dedi.
Ses tonu ciddi ve kontrollüydü.
Ama bunu kime söylüyordu?
Ona bakmak istedim ama göz kapaklarım ağırdı.
Ve tekrar uykuya daldım.
...
Kaç saattir uyuyordum veya ne kadar yağızın bacağında o şekilde kalmıştım tam emin değilim. Bir el, omzuma nazikçe dokundu.
"Duru."
Derin bir nefes aldım. Gözlerimi ağır ağır açtım.
Yağız, bana bakıyordu.
Yüzü… o kadar yakındı ki.
Gözleri hafifçe gülümsüyordu.
Ama asıl ifadesi… aşk doluydu.
"Eve geldik."
Kalbim hızlandı.
Yolculuğumuz bitmişti. Evime kavuşmuştum.
Ama hikâyemiz yeni başlıyordu.