Sessizlik çökünce, önce hafif bir uğultu duyarsın zihninde. Belki dışarıdan gelen bir rüzgârın sesi, belki de eski anılarının yankısıdır bu. Zihnin boş kaldığında, anıların birer gölge gibi belirir gözlerinin önünde. Eskiden gülerek hatırladığın anılar, şimdi hüzünle sarılmıştır sanki. Sevinç ve acı iç içe geçmiş, birbirinden ayırt edilemez bir hâle gelmiştir. Sonra kalbine iner bu sessizlik. Kalbin sızlamaya başlar, hafif bir baskı gibi, göğsünün tam ortasında. Özlem yükselir, unutmak istediklerin gün yüzüne çıkar. Kırgınlıkların, içine attığın öfkeler, sakladığın yaralar birer birer açığa çıkar. Sanki geçmiş, içinde gömülü kalmış ama hiç yok olmamış gibidir. Derken bu hisler tüm bedenine yayılır. Bir ağırlık çöker omuzlarına, ciğerlerin sanki tam dolmaz, her nefeste biraz daha batıyormuş gibi hissedersin. Düşünceler bir cam kırığına dönüşür, her hareketinde içine batar, seni acıtır ve ufalar. Yalnızlık, derin bir boşluk gibi çöker üzerine. Ama o seni eritip tüketirken, sen yine de tükenmezsin. Çünkü her sabah, o acının içinde bile olsa, yeni bir güne uyanırsın. Ben Duru. 24 yaşındayım. Hayatım, peşini bırakmayan gölgelerle dolu bir hikâye gibi akıyor. Kardeşimi kaybettiğim o günden beri içimde bir boşluk var; adı konmamış, tarifi imkânsız bir acı. O boşluğu doldurmak için gerçeğin peşine düştüm. Gazeteci oldum, çünkü hakikat bazen en keskin bıçaktan daha derin keser ama aynı zamanda iyileştirir de. Saçlarım omuzlarımda bitiyor, ne uzun ne kısa. Hafif dalgalı, başımı her çevirdiğimde usulca hareket ediyor. Kestirdiğimde herkes fazla sert bulmuştu ama umrumda değildi. Güçlü görünmek için değil, güçlü olduğum için böyleydi. Badem gözlerimi annemden aldım. Onun şefkatle baktığı o gözler, şimdi kararlılıkla yanıyor. Gözlerim, kimi zaman geçmişin yüküyle buğulanıyor, kimi zamansa keskin bir bakışla gerçekleri kazıp çıkarıyor. Bedenim hafif, tıpkı içimde taşıdığım yükün aksine. Ne kadar istesem de düşüncelerimden sıyrılıp bir lokma fazlasını yiyemem, kilo alamam. Belki de zihnim, bedenimi de bu yükten arındırmak için direniyordur. Ama ben direnmekten vazgeçmem. Çünkü kardeşimin hayali, adaletin gölgesi gibi peşimde. Ve ben onu aydınlığa çıkarmadan durmayacağım. Karanlık bir geceye bir kez daha gözlerimi açtım. Zihnimde yankılanan sessiz çığlıklarla, odamın gri tonlarına karışan nefesimle bir geceyi daha bölüyordum. Perdenin arasından sinsice süzülen sokak lambasının soluk sarı ışığı, duvarıma titrek bir gölge düşürüyordu. Havadaki toz taneleri, ışığın altında birer yıldız gibi dans ediyordu. Ve bazen, ben de sadece bir toz tanesi olmak isterdim—hafif, görünmez ve geçmişin ağırlığından kurtulmuş.Ama kaçamıyordum. Uykularım çoktan beni terk etmişti, ben de onları. O günden sonra nefes almak bile yarım kalmıştı, sanki ciğerlerim gerçeğin ağırlığını kaldıramıyordu. Katili bulmaya yemin etmiştim. Bedeli ne olursa olsun, kim olursa olsun... Zaman, acının içinde farklı akar. Bazen saniyeler bir ömür kadar uzun, bazen de haftalar bir an kadar kısadır. Benim içinse her gün aynıydı; tek fark, yaklaştıkça büyüyen boşluk ve çözülmeyi bekleyen düğümlerdi. Defne’nin gülüşü kulaklarımda çınlıyordu hâlâ, sesi rüzgârda kaybolmuş bir şarkı gibi zihnime dolanıyordu. Ama ben burada, bu kasvetli odada, bir sır perdesinin ucunda duruyordum. Sakin ve usulca doğan güneşi seyir ettim bir süre. Her güne yeni umutlarla doğan ve bundan asla pes etmeyene baktım.O sakinlikle doğmaya devam etti ben ise odamı toplamaya koyuldum.Küçük bir odam vardı o yüzden toplaması fazla da uzun sürmemişti. Hayatımın aksine yavaşlığımı korkuyarak mutfağa gittim ve kendime bir kahve yaptım.Bedenimi ve aklımı zinde tutan tek besinim.Mutfak masasında kurulu olan bilgisayarımı açtım. Bilgisayar ekranında titreyen kelimeler, son haberim için bir araya geliyor, sessizce bağırıyordu. Yazdığım her cümlede bir ima, her satırda bir mesaj vardı. Doğrudan söyleyemediğim gerçekleri, cümlelerin arasına saklıyordum. Bu benim en büyük silahımdı. Haberleri tararken önüme düşen bir başlık gözlerimi uzun süre ekrana kilitledi: “İş insanı Yağız Altuğ, basın toplantısında konuşacak.” Kaşlarımı hafifçe çattım. Yağız Altuğ... İsmi hafızamda yankılandı, ama bir yerlerden tanıdık gelmesine rağmen ona dair hiçbir şey hatırlamıyordum. Sadece içimde garip bir his belirdi—rahatsız edici, adını koyamadığım bir his.Kalemi elimde evirip çevirdim. Defne’nin ölümünden bu yana, hislerimi dinlemeyi öğrenmiştim. Ve şu an içimde yankılanan bu garip huzursuzluk, bana dikkat etmem gerektiğini söylüyordu. Telefonumun ekranına göz attım. Aras, mesaj atmıştı: “Toplantıya gelecek misin?” “Evet.” Kelimeler basitti ama anlamı derindi. O toplantıya sıradan bir gazeteci olarak gitmeyecektim. Orada, bir gerçeğin kıyısında duracağımı hissediyordum. Ve içimdeki gölgeler bana fısıldıyordu:Bir şeyler yolunda gitmiyor. --- Basın toplantısı, şehrin en büyük otellerinden birinin geniş salonunda düzenlenmişti. İçeri adımımı attığımda, flaşların ışığı gözlerimi kamaştırdı. Odanın her köşesinde farklı haber kanallarından gazeteciler vardı. İnsanların fısıldaşmaları, kalemlerin kâğıt üzerinde çıkardığı hafif hışırtılar ve ara ara patlayan deklanşör sesleri havada asılı kalıyordu. Derin bir nefes aldım ve kendime geldim. Burası tanıdıktı. Ne de olsa gazeteci olmayı seçmemin bir sebebi vardı: Gerçekleri görebilmek. Aras’ı kalabalığın arasında bulduğumda, o her zamanki rahat tavrıyla bana başını eğerek selam verdi. “Hazır mısın?” diye sordu. “Her zaman.” Ön sıraya doğru ilerlerken, kürsüde konuşmalar başlamıştı. Yağız Altuğ henüz sahneye çıkmamıştı, ama onun hakkında fısıldaşan insanları duyabiliyordum. Önemli biri olduğu belliydi. Sonra, salonun kapısı açıldı. Ve o içeri girdi. Anlık bir sessizlik çöktü. O an, zaman durmuş gibi hissettim. Herkes pür dikkat, ağzından çıkacak birkaç kelimeye odaklanmıştı. Yağız Altuğ, kendisi ve şirketi hakkında son haberleri paylaşırken, göz ucuyla babasının ona kaçamak bakışlar attığını görebiliyordum. Konuşmasını toparladıktan sonra, arkasında duran ve koruması olduğunu düşündüğüm adam ileri çıktı. “Sorularınız varsa alabiliriz, arkadaşlar.” Gazeteciler sırayla sorularını yöneltirken, yanımdaki Aras sıkıldığını belli eden ufak sesler çıkarmaya başladı. Omzumun gerisinden baktığında, biraz daha yaklaşıp alçak bir sesle fısıldadı: “Sence de sıkıcı değil mi?” Tam cevap verecekken, uğultularla dolu salonda tiz bir ses yükseldi: “Son zamanlarda artan kadın cinayetleri hakkında ne söylemek istersiniz? Biliyorsunuz ki son kurban Defne Tangün’dü. Ablası da burada, kendisi de bir gazeteci. Bu konuda nasıl önlemler alınacağını düşünüyorsunuz?” Adımın geçtiğini duyunca, Aras’a kaymış olan bakışlarımı hızla sahneye çevirdim. Dikkatimi toplamak istedim ama salonun gergin havası, nefes almayı bile zorlaştırıyordu. Yağız Altuğ, soruyu soranın kim olduğunu görmek için gözlerini salonun içinde gezdirdi. Yüzlerce gözün arasından bir noktada takılı kaldı. Bana. Bir anlığına her şey sustu. Gözleri gözlerimle buluştuğunda, yüzündeki tüm renk çekildi. Kanı donmuş gibi ifadesizleşti, bakışları sertleşti ama içinde belirsiz bir korku vardı. Yağız Altuğ, gözlerini benden kaçırmadan birkaç saniye daha durdu. Salondaki uğultu hafifçe yükselirken, yüzündeki donuk ifade bir anlığına daha da sertleşti. Sonra, sesi fazla kontrollü ve ölçülü bir şekilde yankılandı: “Öncelikle, baş sağlığı diliyorum arkadaşlar.” Söylediği sözlerde bir duygu kırıntısı aradım ama bulamadım. Ardından, derin bir nefes alıp sanki orada daha fazla kalamazmış gibi çabucak ekledi: “Sorularınız için çok teşekkürler. Herkese iyi günler.” Ve bir anda yerinden kalktı. Onunla birlikte masada oturan herkes de neredeyse aynı anda ayağa fırladı. Salondaki diğer konuklar da birbirlerine bakarak hareketlenmeye başladı. Sanki bir işaret verilmiş gibi herkes onun peşine düşmüştü. Koca salonun içinde, sadece biz geride kalmıştık. Etrafımdaki gürültü, aniden kulaklarımda boğuk bir uğultuya dönüştü. Yağız Altuğ’un az önce bana baktığı an, zihnime kazınmış gibiydi. O bakışta, kelimelere dökülemeyen bir şey vardı. Tanımlayamadığım, ama hissettiğim bir şey… O an acı bir şekilde fark ettim. Bu his, sabahtan beri içimde kıpırdanan huzursuzluktan farklıydı. Daha keskin, daha belirgindi. Sanki, bir şeyler ters gidiyordu ama ne olduğunu bilmiyordum. Yağız Altuğ’un bakışları zihnime kazınmıştı. O an, sadece bir soru sorulduğu için irkilmiş biri gibi değildi. Daha derin, daha karanlık bir şey vardı o bakışta. Ve nedense,; tam da o an, her şeyin yeni başladığını hissettim.
Bölüm 1
1. Perde
