Merhaba.
Sessizliğin Mirası, tamamen kurgusal bir romandır. Ancak satırların arasına, gerçek duygular ve hayattan izler de karıştı.
Bu hikâye; sessiz kalan insanların, yarım kalmış cümlelerin ve geçmişiyle yüzleşmeye çalışan bir genç kadının yolculuğunu anlatıyor.
Umarım Elif’in hikâyesinde kendinizden küçük de olsa bir parça bulursunuz.
Şimdiden keyifli okumalar. 🤍
“𝓢𝓮𝓿𝓰𝓲𝓵𝓲 𝓑𝓪𝓫𝓪,
𝓢𝓪𝓷𝓪 𝓼ö𝔂𝓵𝓮𝔂𝓮𝓶𝓮𝓭𝓲ğ𝓲𝓶 𝓱𝓮𝓻 ş𝓮𝔂, 𝓫𝓾 𝓼𝓪𝓽ı𝓻𝓵𝓪𝓻ı𝓷 𝓪𝓻𝓪𝓼ı𝓷𝓭𝓪 𝓫ü𝔂ü𝓭ü.“
Elif yine her zamanki gibi işten eve gelmişti.
Dağınık çantasının içinde ev anahtarını ararken apartman boşluğunda yankılanan ayak seslerini dinledi. Gün boyu ayakta kalmaktan yorulmuştu. Anahtarı sonunda bulup kapıya uzattı.
Kilit döndü.
Ev her zamanki sessizliğiyle onu karşıladı.
Derin bir nefes alarak içeri girdi ve ayakkabılarını çıkardı. Tam odasına geçecekken mutfaktan gelen tencere sesleri dikkatini çekti. Annesi akşam yemeğiyle uğraşıyordu.
Susadığını fark edince mutfağa yöneldi. Dolabı açıp bir şişe su aldı. Başını geriye yaslayarak birkaç yudum içti.
Annesi kısa bir an ona baktı.
“İş nasıl geçti?”
Elif şişenin kapağını kapatırken gözlerini annesinden kaçırdı.
“İyi.”
Tek kelime.
Ne eksik ne fazla.
Annesi başka bir şey söylemedi.
Elif de söylemedi.
Bu evde bazı konuşmalar başlamadan bitiyordu.
Şişeyi tezgâha bıraktıktan sonra odasına çıktı.
Elif odasının kapısını sessizce kapattı.
Burası evin en düzenli köşesiydi. Çalışma masasının üzerindeki kitaplar boylarına göre dizilmişti. Kalemlikteki kalemler aynı yöne bakıyor, yatağın üzerindeki örtü tek bir kırışıklık bile taşımıyordu. Pencerenin önündeki küçük saksı bitkisi ise odadaki tek canlı renk gibiydi.
Çantasını her zamanki yerine bıraktı. Ceketini askıya astı, ayakkabılarını yatağın altına paralel şekilde yerleştirdi.
Düzen, onun için sadece temizlik değildi.
Her şey yerli yerindeyse, sanki zihnindeki karmaşa da biraz olsun susuyordu.
Masasının üzerindeki defterleri düzeltirken eli yatağın altına uzandı. Parmakları sert kartona dokundu.
Eski bir ayakkabı kutusu…
Tozlanmıştı.
Kaşlarını hafifçe çattı.
“Ben bunu neden daha önce fark etmedim?” diye fısıldadı.
Elif dizlerinin üzerine çöktü.
Kutunun üzerindeki ince toz tabakasını avucuyla yavaşça sildi. Kartonun rengi yıllar içinde solmuş, köşeleri yıpranmıştı. Kutuyu eline aldığında beklediğinden daha ağır olduğunu fark etti.
Yatağın üzerine oturdu.
Bir an duraksadı.
İçinde ne olduğunu bilmiyordu ama nedense kapağını kaldırırsa geri dönüşü olmayan bir şey başlayacakmış gibi hissediyordu.
Derin bir nefes aldı.
Parmaklarını kutunun kenarına yerleştirip kapağı yavaşça kaldırdı.
İçeride birbirine bağlanmış zarflar vardı.
Bazılarının kâğıdı sararmış, bazılarının kenarları yıpranmıştı. Aralarında eski bir saç tokası, kurumuş bir papatya ve çocukluğundan kalma küçük bir fotoğraf da duruyordu.
Elif fotoğrafı eline aldı.
Fotoğrafta gülüyordu.
Ne zamandır bu kadar içten güldüğünü hatırlamıyordu.
Fotoğrafı usulca yerine bıraktı ve zarflardan en üsttekini eline aldı.
Zarfın üzerinde yalnızca iki kelime yazıyordu.
“Babama…”
Elif’in boğazı düğümlendi.
Titreyen parmaklarıyla zarfı açmaya hazırlanırken…
Ding dong…
Kapı zili çaldı.
Bir kez.
Ardından ikinci kez.
Babası gelmişti.
Elif irkilerek zarfı hızla kapattı. Kutuyu eski yerine koymak için eğildi, sonra durdu.
Kutuyu yatağın altına değil…
Komodinin üzerine bıraktı.
İlk kez geçmişini saklamak yerine onunla yüzleşmeye karar vermişti.
Bölüm sonu.
İlk bölümü okuduğunuz için teşekkür ederim.
Sizce kutunun içindeki mektupları kim yazdı?
Tahminlerinizi yorumlarda okumayı çok isterim. 🤍