Gün, gri bir perde gibi akıp geçti penceremin ardından. O sabah kafede gördüğüm adam… Gözleri… O bakış. İçimdeki tüm sessizlikleri bir anda yankılandırmıştı.
Onu tanımıyordum. Ama tanıyor gibiydim.
O masada oturuşu, çantasından kitabı çıkarışı, dikkatlice etrafa bakmayışı… Yalnızdı. Ve bu yalnızlık, onunla aramda görünmeyen bir bağ gibi gerilmişti.
O bana hiç bakmasa da… Ben onu görmüştüm.
Akşam yemeği yine yalnız geçti. Sofrada iki kişilik tabak vardı ama sandalye boştu. Annem gece vardiyasındaydı. Televizyon açıktı ama sesi yoktu. Sessizliğe alışkındım. Ama o gece, sessizlik başka bir dille konuştu.
Sanki “unutma” diyordu.
“Sakın unutma o bakışı.”
Odama çekildim. Lambayı açmadım. Pencereyi açtım, gri perdeler hafifçe dalgalandı. Gökyüzü koyu maviye dönmüştü. Şehir, uzaklardan yankılanan araba sesleriyle soluk alıp veriyordu.
Ama ben… içimde bir şeylerin yer değiştirdiğini hissediyordum.
Defterimi açtım, bugüne kadar yazdığım en sade ama en ağır cümleyi yazdım:
“Bir yabancının gözleri, evimden daha tanıdık hissettirdi bana.”
Kalem elimden düştü. O an anladım… O adam sadece bir yüz değilmiş.
Bir soruydu.
Cevabını henüz bilmediğim bir soru.
Sabah erken uyandım. Gün aydınlanmamıştı. Kahve kokusu yoktu, not da bırakılmamıştı bu sefer.
Annem muhtemelen yorgunluğundan unutmuştu.
Canım sıkılmadı. Alışmıştım.
Ama kalbimde bir boşluk vardı. O boşluk, “acaba bugün de görür müyüm?” sorusuyla doluydu.
Kimseye anlatamadığım bir heyecandı bu.
Utandım belki, belki de kendime kızdım.
Ama içimde o isimsiz hissin yankısı durmuyordu.
Kampüse gitmeden yine aynı kafeye uğradım. Bir umut… Aynı masa boştu. Aynı köşe… Aynı kahve…
Ama o yoktu.
Sanki bir hayaldi.
Sadece bir anlığına karışmıştı hayatıma.
Belki de öyleydi. Belki onu bir daha hiç görmeyecektim.
Kahvemi içtim. Derse geç kaldım, umursamadım. Zaten sayılar, formüller, tarihler… Hiçbiri içimdeki bu kıpırtının yanında bir anlam taşımıyordu.
Bir insan…
Bir bakış…
Bu kadar etkiler miydi?
O akşam, eve dönüşte farklı bir yol seçtim. Hava kararıyordu. Şehrin ışıkları yeni yeni yanmaya başlamıştı.
Köşe başındaki kitapçının vitrininde bir kitap dikkatimi çekti. Durakladım.
Tam içeri girecekken bir ses…
Kalbim yerinden fırlayacak gibi oldu.
“Merhaba.”
Ses, derinden ama yumuşaktı.
Yavaşça döndüm.
O.
Aynı gözler. Aynı duruş.
İkimiz de sustuk bir an. Zaman, bir perde gibi aramızdan çekilmişti.
“Dün… kafede seni gördüm.”
Sesini duymak garipti. Gerçek gibiydi.
Ben bir şey söyleyemedim. Gözlerime baktı.
“Kitabımı unuttuğumu fark ettim. Geri dönmüştüm ama gitmiştin.”
Gülümsedi hafif.
İlk kez o zaman fark ettim.
Gülüşü, bir rüzgâr gibi yüzüme dokundu.
“Seninle konuşmak istedim aslında,” dedi.
Bir yabancı… Ve konuşmak istiyordu.
Sadece başımı salladım.
Adımı sordu.
“Lina,” dedim.
“Ben de Aras.”
Aras.
Adını duymak içimde bir şeyleri yerine oturttu.
Sanki bu hikâye onun adıyla tamamlandı.
Birlikte yürüdük biraz. Sessizdik ama rahattık. Tanımadığım birine bu kadar yakın hissetmek…
Normal miydi bilmiyorum.
Ama doğruydu.
Bir banka oturduk. Sokak lambasının altında, rüzgârın hafifçe estiği bir köşede.
“Yalnız mısın?” diye sordu.
Soru basitti ama cevabı karmaşıktı.
“Sanırım evet. Ama alışkınım.”
Gözlerini kaçırmadı.
“Sanki senin sessizliğin bile konuşuyor.”
Şaşırdım. Belki utandım da.
Ama ilk kez biri… Gerçekten duydu beni.
Vedalaşırken ellerimizi sıkmadık. Ama göz göze geldik yeniden.
Ve bu kez... o bakış, bir başlangıçtı.
Bir tanışmanın, bir hissin, belki bir aşkın…
Eve döndüm.
Aynaya baktım.
Gülümsediğimi fark ettim.
Uzun zamandır ilk kez… içim gerçekten sıcaktı.
Defterimi açtım, son bir satır yazdım:
“Bazen bir yabancının adı, kalbinin en tanıdık kelimesi olur.”
İşte böyle.
Belki bu sadece bir karşılaşma.
Belki hiçbir şey başlamayacak.
Ama içimden bir ses diyor ki;
“Bu, bir hikâyenin ilk cümlesi.”