Bölüm 38: Kollarında (+1&)
Odanın içine sinen o ağır, tanıdık sessizlik, dışarıdaki yağmurun dinmiş sesiyle yer değiştirdi. Harin, Ruan’ın kollarında yatağın bir köşesine sinmiş, yorganın ucunu çenesine kadar çekmişti. Teninde hâlâ Ruan’ın sıcaklığı vardı, ancak zihni bu yeni gerçeklikle nasıl başa çıkacağını tartıyordu. Sanki az önce bedenleri arasında kurulan o köprü, şimdi aralarındaki uçurumu daha da belirginleştirmişti.
Ruan, başucunda oturmuş, çıplak sırtına vuran loş ışığın altında ona bakıyordu. Az önce onu sahiplenen, o anın içinde kaybolan Ruan gitmiş; yerine sanki bir şeyi bozmaktan korkan, tetikte bir adam gelmişti. Parmak uçlarıyla Harin’in saçlarını nazikçe geriye itti. O temas, Harin’in vücudunda hafif bir titremeye yol açtı.
"Harin..." dedi sesi, gecenin sessizliğinde biraz fazla çatallı çıktı. "Pişman mısın?"
Harin, gözlerini Ruan’ınkine çevirdi. Bu soru, sadece o gecenin değil, aralarındaki tüm o oyunun sorgulanması gibiydi. Kırgınlığı tamamen geçmemişti; hâlâ içini sızlatan, "Neden beni bu kadar beklettin? Neden dürüst olmak için bu kadar acı çekmemi izledin?" diye bağıran o ses susmuyordu.
"Pişmanlık mı?" diye fısıldadı Harin, sesi yorgun ama duru bir şekilde. "Bence pişmanlık duymak için çok geç, Ruan. Zaten o oyunun içinde çoktan kaybolmuştuk. Sadece... artık oyun bitti mi, onu bilmiyorum. Bana verdiğin bu yara, tek bir geceyle kapanacak kadar sığ değil."
Ruan, yatağa biraz daha yaklaştı, elini Harin’in avucunun üzerine koydu. Dokunuşu artık daha sahipleniciydi ama aynı zamanda teslimiyet doluydu. "Bitti," dedi kararlılıkla. "O oyun bitti. Ben sadece... seni kendime bağlamak için saçma bir yol seçmiştim. Seni her an başka birinin elinden kaçıracakmışım gibi hissetmek, zihnimi o kadar bulandırdı ki... Ama seni gerçekten kaybettiğimi sandığım, mesajlarıma cevap gelmediği o an, hayatımın en karanlık anıydı."
Harin, Ruan’ın gözlerinde ilk defa o kadar çıplak bir savunmasızlık gördü. Ruan her zaman kontrolün kendisinde olduğunu düşünen, biraz bencil, biraz ukala biriyken, şimdi karşısında sadece bir adam vardı; yaralı, pişman ve korkan. Harin, yorganın altından elini çıkarıp Ruan’ın yüzüne dokundu. Tenindeki pürüzleri, terin soğumuş izlerini hissetti.
"Hâlâ çok kızgınım," dedi Harin, dürüstlükle. "Beni böyle bir belirsizliğe sürüklediğin için, hasta yatağımda bile seni düşündürdüğün için... Beni bir seçenek gibi hissettirdin Ruan. Ama şimdi, şu an... senden başka kimseyi yanımda istemiyorum. Bu zayıflık mı, yoksa başka bir şey mi, onu bile bilmiyorum."
Ruan, başını Harin’in omzuna yasladı. İkisi de sessizleşti. Dışarıdaki dünya devam ediyordu; kampüs, sınavlar, Harin’in hastalığının her geçen gün onu daha da tükettiği gerçeği, Ruan’ın babasıyla olan o bitmek bilmeyen çatışması... Hepsi oradaydı ama şu an bu odada sadece nefes alışverişleri vardı. Harin, Ruan’ın saçlarını okşarken, kalbindeki o taşın biraz olsun hafiflediğini hissetti ama huzur gelmemişti, sadece bir ateşkes ilan edilmişti.
Ruan aniden başını kaldırdı, gözleri derin bir kararlılıkla parlıyordu. "Yarın," dedi fısıltıyla. "Yarın her şeyi düzeltmek için ne gerekiyorsa yapacağım. İster herkesin önünde söyle, ister sessizce yaşayalım... Ama bir daha senin o sessiz dünyandan dışarı atılmaya dayanamam. Seni artık saklamayacağım, kendimden bile."
Harin gülümsedi ama bu hüzünlü bir gülümsemeydi. Hastalığının verdiği yorgunluk tekrar bedenine çökerken, Ruan’ın göğsüne iyice sokuldu. Ruan’ın kalp atışlarını göğsünde hissetmek, ona dünyanın en güvenli yeri gibi geliyordu. Ancak biliyordu ki; bu, finalden önceki son dinginlikti. Yarın güneş doğduğunda, çözmeleri gereken sadece aşkları değil, hayatın karşılarına çıkardığı o acı gerçekler de olacaktı.
Ruan, Harin’in alnına uzun, derin bir öpücük kondurdu. "Uyuyalım," dedi. "Yarın, bambaşka bir gün olacak."
Harin gözlerini kapattı, ama zihninde dönüp duran o soru hala oradaydı: Mutlu sona ulaşabilecek miyiz, yoksa bu sadece kısa bir veda mıydı?
Ruan, Harin’in saçlarını yavaşça okşarken, parmakları onun yorgun düşmüş yüz hatlarında geziniyordu. Odanın içindeki hava, az önce yaşananların ağırlığıyla değil, artık bir bilinmezliğin gerginliğiyle doluydu. Harin’in ateşinin bir nebze olsun düştüğünü hissedebiliyordu, ama zihnindeki o karanlık düşüncelerin hâlâ orada olduğunu biliyordu.
"Yarın," dedi Ruan tekrar, sesi bu kez daha tok ama bir o kadar da savunmasız çıkıyordu. "Yarın, sadece ikimiz için değil, dışarıdaki o karmaşa için de bir başlangıç olacak. Babam... ondan korktuğum için senin üzerindeki baskıyı artırdım. Ama artık babamın ya da kimsenin seni benden almasına izin vermeyeceğim."
Harin, Ruan’ın göğsünde başını hafifçe kaldırdı ve onun gözlerine baktı. "Beni kimseden korumana gerek yok Ruan," dedi, sesi cılız ama kararlıydı. "Beni koruman gereken tek kişi sendin. Kendi oyunların, kendi korkuların... Bunlar beni senden daha çok yordu."
Ruan, bu sözlerin altında ezildiğini hissetti. Harin’in yüzünü iki avucunun arasına alıp, gözlerini onunkilerden ayırmadan konuştu: "Haklısın. Hep haklıydın. Ama artık buradayım. Ve senin yanındayım, ne olursa olsun."
O an, odadaki sessizlik yeniden bozuldu. Harin, Ruan’ın dudaklarına doğru bir hamle yaptı. Bu kez öpücüğü o başlattı; bir sitemden ziyade, her şeyi geride bırakma arzusuyla dolu bir öpücük. Ruan, onun bu ani yakınlığıyla sarsıldı. Harin’in elleri, Ruan’ın çıplak göğsünde bir gezintiye çıktı; otenin sıcaklığını, kalp atışlarının ritmini hissetmek istiyordu.
Ruan, Harin’i yavaşça yatağa doğru bastırdı. Bu kez tutkudan ziyade, bir tür aidiyet arayışı vardı. Dudaklarını, Harin’in köprücük kemiğinin üzerinde durdurdu, nefeslerini teninde birleştirdi. Harin’in her bir titreyişi, Ruan’ın içindeki koruma içgüdüsünü körüklüyordu.
"Seninle," diye fısıldadı Harin, Ruan’ın boynuna gömülürken. "Sadece seninle, hiçbir şeyin anlamı kalmasın istiyorum."
Ruan, dudaklarını Harin’in göğsüne götürdü ve onu yavaşça, adeta varlığını oraya kazır gibi emmeye başladı. Harin’in vücudu bir yay gibi gerildi, iniltisi odaya yayıldı. Bu, birbirlerine verdikleri son bir söz gibiydi; ne yaşanırsa yaşansın, bu an sadece ikisinindi.
Ruan, Harin’in en hassas noktalarını keşfederken, Harin’in elleri onun saçlarına dolandı. Aralarındaki oyunlar, yalanlar, o "en başından beri kurgulanmış" mesafeler, tenlerinin birbirine sürtünmesiyle tamamen buharlaşıp gitti. O an, sadece iki insanın birbirine duyduğu o saf ve yakıcı ihtiyaç vardı. Ruan, Harin’in her bir santimetresini sahiplenirken, dışarıda başlayan hafif yağmurun sesi bile onların ritmini bozmaya yetmiyordu.
Gece ilerledikçe, birbirlerinin içinde kayboldular. Harin, Ruan’ın kollarında bir kez daha bu kadar "gerçek" hissetti; sanki hastalığı, sitemleri, hayatının o zor dönemi bir anlığına durmuştu. Ruan ise, Harin’in bedeninde huzuru bulmuştu ama biliyordu ki güneş doğduğunda, çözmeleri gereken o büyük düğüm—yani hayatın getirdiği gerçekler—kapılarında olacaktı.
Ruan, Harin’in saçlarını geriye itti ve alnına son bir öpücük bıraktı. "Uyuyalım," diye fısıldadı. "Yarın, ne olursa olsun, beraber göğüsleyeceğiz."
Harin, gözlerini kapattı. Kalbi, Ruan’ın göğsünde son bir kez hızlıca çarptı ve ardından ikisi de derin bir sessizliğe gömüldü.