İçeriğe geç

Sessizce Solmak

Bölüm 20 · 5 dk okuma

Sessizce Solmak

Bölüm 20

Bölüm -20

Bölüm 20 — Bir Adım Fazla

Akşamüstü kampüsün ışığı yumuşamıştı. Güneş tamamen kaybolmamıştı ama artık ağaçların arkasına doğru bükülen gölgeler uzamış, hava tatlı bir serinlikle teni ürpertiyordu. Günün o son, kızıl parıltıları eski binaların pencerelerinde kırılırken, insanlar yavaş yavaş evlerine, yurtlarına dağılmıştı. Kampüsün o gürültülü hengamesinden geriye kalan arka taraf, şimdi neredeyse tamamen boşalmıştı. Ruan ve Harin yine o kuytu ağaçlı yoldaydılar ama bu kez zamanın da mekânın da üzerlerinde bir baskısı yoktu; hiçbir şey acele etmiyordu.

Ruan uzun bir süre konuşmadı. Sırtını yaslamadığı o boşlukta, sanki söylediği her kelimeden sonra derin bir sessizlik girdabı oluşuyor ve o girdabın içini hangi yeni cümleyle dolduracağını kestiremiyordu. Harin de bu sessizliği bozmak için hamle yapmadı. Çünkü onunla geçirdiği her an, Ruan’ın sessizliklerinin anlamsız birer boşluk değil, aksine içi en çok doldurulmuş düşünceler olduğunu ona öğretmişti.

Ruan sonunda, rüzgârın yaprakları sürükleyen sesinin altından yükselen, çok düşük bir sesle konuştu:

“Sen buradayken… her şey daha farklı oluyor.”

Harin durdu, gözlerini onun profiline çevirerek hafifçe fısıldadı: “Farklı mı?”

Ruan başını yavaşça salladı. “Evet. Ama içimde neyin yer değiştirdiğini, neyin sarsıldığını tam olarak açıklayamıyorum.”

Bu itiraf, Harin’in bütün dikkatini tek bir noktada topladı. Çünkü Ruan, tanıdığı günden beri ilk kez analitik zihninin sınırlarını aşan bir şeyi, sadece “bilmiyorum” diyerek saf bir dürüstlükle kabul ediyordu. Onun gibi her adımı hesaplı bir adam için bu, duvarlarında açılan en büyük gedikti; başlı başına devasa bir değişimdi.

Harin aralarındaki o son adımı da eritmek ister gibi bir adım yaklaştı. Bu kez Ruan’ın refleksleri geriye doğru işlemedi, yerinden milim kıpırdamadı. Omuzlarında, yılların getirdiği o kronik ve hafif savunmacı gerilim hâlâ yerini koruyordu ama buna rağmen olduğu yerde, onun tam karşısında kaldı.

“Beni anlamaya çalışmayı bırakmak istemiyorsun,” dedi Harin, sesindeki o yumuşak sitemle karışık inançla.

Ruan gözlerini kaçırmadı, aksine daha da derinlemesine baktı. “İstemiyorum.”

“Peki tam olarak ne istiyorsun Ruan?”

Ruan bu soruya hemen, saniyesinde cevap veremedi. Çünkü zihnindeki o karmaşık formüller ilk kez işlevsiz kalmıştı, ortada net bir mantık şeması yoktu. Bir süre sessizce kızın yüzünü, o kehribar gözlerindeki beklentiyi izledi. Sonra içinden gelen, belki de hayatı boyunca birine karşı hissettiği en yalın, en basit şeyi söyledi:

“Burada kalmanı.”

Harin, bu kelimenin ruhunda yarattığı sarsıntıyla duraksadı. Çok basit, yalın bir istekti bu; süslü cümlelerden, iddialı sözlerden uzaktı. Ama Ruan’ın o pürüzsüz ses tonuna saklanmış alışılmadık bir şey vardı; saklamaya çalıştığı, ilk kez dışarı sızan saf bir ihtiyaç gibi.

“Ben zaten buradayım,” dedi Harin, varlığını onun o güvensiz zeminine adeta mühürleyerek.

Ruan başını hafifçe öne eğdi, gözlerindeki o belli belirsiz çaresizlik anlık olarak belirdi. “Biliyorum. Ama… her an uzaklaşma, bir gün tamamen gitme ihtimalin var.”

Bu cümle aralarındaki havanın rengini bir kez daha değiştirdi. Çünkü mesele artık geçmişin getirdiği o eski yaralar ya da bugünün kararsızlıkları değildi; mesele, geleceğin barındırdığı o acımasız olasılıklardı.

Harin gözlerini bir an bile ondan ayırmadan sordu: “Sen sana yaklaşmıyorum diye mi korkuyorsun Ruan, yoksa… gerçekten yaklaşınca mı?”

Ruan kısa bir süre sustu, göğsü aldığı derin nefesle hüzünlü bir şekilde yükseldi. Sonra zırhını tamamen yere bırakarak dürüstçe cevap verdi:

“Yaklaşınca.”

Bu tek kelime, ikisinin arasında daha önce hiç olmadığı kadar net, çıplak ve inkâr edilemez bir gerçeği serbest bıraktı.

Tam o sırada aralarından sert, serin bir rüzgâr geçti. Bu kez çok daha belirgindi; ağaçların dallarını salladı, yerdeki sarı yaprakları havaya savurdu. Harin’in birkaç saç teli, esintiyle birlikte hafifçe yüzünün önüne, gözlerinin hizasına düştü. Genç kız, alışkanlığın verdiği bir refleksle elini saçlarını düzeltmek için kaldırdı ama tam o esnada Ruan, aralarındaki o son görünmez sınırı da yok edecek bir adım attı.

Bu adım küçük, fiziksel bir hamle gibi görünse de aralarındaki tüm mesafeyi ve anlamı kökünden değiştirdi.

Ruan elini yavaşça kaldırdı; parmak uçları, Harin’in yüzüne düşen o ince saç tellerine dokundu ve onları usulca, büyük bir narinlikle kızın teninden geriye doğru çekti. Bu dokunuş çok kısa, neredeyse zamansız bir an sürdü ama Ruan bu kez elini hızla geri çekmedi. Parmakları kızın yanağının hemen hizasında, havada asılı kaldı. Uzaklaşmadı da; sanki kendi içinde geri çekilmek için çok geç kaldığını fark etmiş, o kaçınılmaz anlık duraksamanın içine hapsolmuş gibiydi.

Harin, göğsünün tam ortasında hızlanan nefesini ilk kez bu kadar net duydu. Bu ani farkındalık içini rahatsız etmedi, aksine dünyadaki tüm dikkatini sadece Ruan’ın parmak uçlarına ve gözlerine topladı.

“Ruan…” dedi, sesi bir fısıltıdan farksızdı.

Ruan hemen cevap vermedi. Gözleri doğrudan Harin’in yüzündeydi ve bu kez aralarında ne bir maske ne de kaçacak tek bir gölge vardı.

“Ben… bunu yapınca,” dedi Ruan. Sesi her zamankinden çok daha düşük ama içindeki o çatlağı ele verecek kadar netti. “Kendimi eskisinden çok daha az kontrol edebiliyorum.”

Harin bu ağır cümleyi hemen yorumlamaya, zihninde mantıklı bir yere oturtmaya çalışmadı. Sadece o anın, o itirafın sesini dinledi.

“Ve bu…” diye sordu yavaşça, parmaklarının ucundaki o gerilimi hissetmeye çalışarak. “Bu senin için iyi mi, yoksa kötü bir şey mi?”

Ruan derin, titrek bir nefes verdi. “Bilmiyorum.”

Bu “bilmiyorum” kelimesi, bu kez bir kaçışın ya da bilinçli bir örtbas etmenin ifadesi değildi; tamamen dürüst, gerçek bir kabullenişti.

Aralarındaki o aşılmaz sanılan mesafe artık eskisi gibi değildi. Çok yakın, her şeyin tüketildiği bir nokta da değildi, uzak da. Sanki aralarında duran o ince, kırılgan çizgi tamamen görünür hale gelmişti ve ikisi de o çizginin tam üstünde, dengede durmaya çalışıyordu.

Harin bir adım geri çekilmedi, o güvenli alanına sığınmadı. Ama bir adım daha ileri gidip onu köşeye de sıkıştırmadı. Sadece Ruan’ın yüzündeki o çözülüşü izledi.

“Ben seni korkutuyorum,” dedi sakin, anlayan bir ses tonuyla.

Ruan başını hafifçe iki yana salladı. “Hayır. Sen değil.” Sonra durdu, gözlerinin en derinine bakarak ekledi:

“Ben... kendimden korkuyorum.”

Bu cümle, ikisi tanıştığından beri Ruan’ın içinden çıkan en net, en korumasız şeydi. Kendi içindeki o canavarla, o büyük kontrol arzusuyla ilk kez yüzleşiyordu.

Bir süre daha hiç konuşmadılar. Kampüs artık tamamen sessizliğe bürünmüştü. Gün, kızıllığını karanlığa devrederken tamamen bitmek üzereydi.

Ruan elini yavaşça indirdi ama gövdesini milim geri çekmedi. Onun gibi mesafeleriyle tanınan bir adam için, bu yakınlığı sürdürmek bile tamamen değişmiş bir ruhun kanıtıydı.

Harin hafifçe, içindeki o sıcaklıkla nefes verdi.

“O zaman…” dedi, gözlerinin içine bakarak. “Kaçmayı bırak.”

Ruan gözlerini kısa bir anlığına kapattı, sanki içindeki o eski reflekslerle son bir kez savaştı. Ve gözlerini yeniden açtığında, tüm duvarlarından, saklanma şekillerinden sıyrılmış olarak ilk kez tamamen, ruhuyla oradaydı.

“Deniyorum,” dedi.

Bu kez bu kelime, geçiştirilecek bir savunma mekanizması değil; ikisi için de geri dönüşü olmayan yeni bir başlangıçtı.

Ve o an, kampüsün o sessiz karanlığında ikisi de çok iyi fark etti. Aralarındaki şey artık aşılması gereken zor bir mesafe değil; tam üstünde durdukları, geleceği belirleyecek o büyük karar anıydı.

Bölüm sonu

0 yorum

Bu bölüme henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu sen yaz.