İçeriğe geç

Sessizce Solmak

Bölüm 11 · 5 dk okuma

Sessizce Solmak

Bölüm 11

Bölüm -11

Bölüm 11 — Gecenin İçinde Kalanlar

“Bazı sözler gün ışığına dayanamaz; çünkü gece, gerçeklerin en çıplak ve en acımasız haliyle yüzümüze vurulduğu bir mahkemedir.”

Seowon Üniversitesi kampüsü akşam çöktüğünde bambaşka bir çehreye bürünürdü. Gündüzün o yorucu gürültüsü çekilir, sokak lambalarının ışıkları puslu havada yumuşar ve caddeler tenhalaşırdı. Ancak bazı geceler vardı ki, dışarıdaki o mutlak sessizlik bile insanın içindeki çığlıkları bastırmaya yetmezdi.

O gün Harin ve Ruan, kütüphaneden her zamankinden biraz daha erken çıkmışlardı. Ortak çalışma, aralarındaki o yeni ve korumacı çekim sayesinde beklenenden çok daha verimli geçmişti. Harin, uzun zamandır ilk kez kendini bu kadar hafif, huzurlu ve güvende hissetmişti.

Fakülte binasından çıkıp yürürken Ruan, gözlerini yoldan ayırmadan konuşuyordu: "Sunumun eksik kalan son analizlerini de yarın tamamen bitirmiş oluruz."

Harin’in yüzünde tatlı bir tebessüm belirdi. "Hayatındaki her şeyi böyle milimetrik bir kontrol altında tutmayı nasıl başarıyorsun?"

Ruan adımlarını bozmadan, sesindeki o gizli yorgunlukla cevap verdi: "Tutmak zorundayım. Eğer o ipleri bir an olsun gevşetirsem, her şeyin darmadağın olacağını biliyorum."

Bu cümle, Harin’in zihninde derin bir soru işareti olarak asılı kaldı. Kampüsün büyük çıkış kapısına geldiklerinde, her zamanki gibi durakladılar. Ruan arkasını dönüp her zamanki mesafeli ama net tonuyla, "Yarın, yine aynı saatte," dedi.

Harin başını salladı. "Tamam, orada olacağım."

Aslında ikisi de o an arkalarını dönüp gitmek, birbirlerinin çekim alanından çıkmak istemiyorlardı. Sadece ikisi de bunu yüksek sesle dile getirecek cesarete sahip değildi. Ruan karanlık sokakta gözden kaybolurken, Harin de kaldığı yurda doğru adımladı. İçindeki o tuhaf huzur ve aidiyet hissi garip bir şekilde büyüyordu.

Ancak aynı gecenin karanlığı, kampüsün diğer tarafında çok daha başka bir fırtınayı besliyordu.

Seyou, arabasının içinde Ruan’ı üst üste aramıştı. Bir kez, iki kez... Telefon ısrarla çalıyor ama karşı taraftan hiçbir yanıt gelmiyordu. En sonunda direksiyona sert bir yumruk indirip hızla bir mesaj yazdı:

“Aramalarıma dönmüyorsun ama kaçamayacağını biliyorsun. Bu gece konuşmamız lazım, kapındayım.”

Ruan, loş odasında yatağının kenarında otururken ekranda parlayan mesaja uzun uzun baktı. İçindeki o kaçınılmaz sona daha fazla direnemeyeceğini anlayarak klavyeye tek bir kelime karaladı:

“Gel.”

Yarım saat sonra Seyou, Ruan’ın kaldığı apartmanın önüne gelmişti. Sonbaharın keskin soğuğu teni sızlatırken, uzun sarı saçları rüzgârda hırçın dökümlerle savruluyordu. Mavi gözlerindeki o kırgınlık, bu kez yerini tamamen keskin bir öfkeye bırakmıştı.

Kapı açıldı. Ruan hiçbir şey söylemedi, sadece yana çekilerek kızın içeri girmesine izin verdi. Evin içine boğucu bir sessizlik çöktü; ama bu, kütüphanede Harin ile paylaştığı o huzurlu sessizliklerden değildi. Bu sessizlik, patlamaya hazır bir barut fıçısı gibi kokuyordu.

Seyou, salona adım atar atmaz arkasını dönüp doğrudan sadede geldi: "Beni neden bu şekilde hayatından söküp atarcasına görmezden geliyorsun Ruan? Ne yapmaya çalışıyorsun?"

Ruan, bakışlarını kızdan kaçırarak pencereye doğru ilerledi. "Seni görmezden geldiğim yok."

"Yalan söyleme!" diye haykırdı Seyou, sesindeki titremeyi gizleyemeyerek. "O kızla ne yapıyorsun sen? Kampüste, kütüphanede sürekli birliktesiniz."

Ruan, sesindeki o buz gibi netliği korumaya çalıştı: "Sadece ortak bir üniversite projesi yürütüyoruz. Abartıyorsun."

Seyou acı ve kırgın bir kahkaha attı. "Bana yalan söyleme Ruan, en azından bunu yapma. Bakışlarını, ona nasıl korumacı davrandığını kendi gözlerimle gördüm."

Ruan ilk kez başını kaldırıp doğrudan kızın mavi gözlerine dikti bakışlarını. "Bu konuyu daha fazla uzatmak ve seninle tartışmak istemiyorum."

Seyou bir adım daha yaklaşarak aralarındaki mesafeyi kapattı. "Peki sen ne istiyorsun Ruan? Gerçekten ne hissettiğini biliyor musun?"

Sessizlik yeniden odayı esir aldı. Ruan cevap vermedi, çünkü içindeki o karmaşanın henüz kendisinde bile net bir cevabı yoktu.

Seyou’nun ses tonu yavaşça düştü, daha kısık ama çok daha zehirli bir tona büründü: "Benden her geçen gün biraz daha uzaklaşıyorsun. Ve ben bunun asıl sebebini çok iyi biliyorum."

Ruan’ın gözleri tehlikeli bir şekilde kısıldı. "Hayır, hiçbir şey bildiğin yok."

Seyou duraksadı, ardından hayatları boyunca unutamayacakları o en ağır cümleyi fısıldadı:

"Bir şeye, yeni bir heyecana fazla yaklaştığında... Elinde tuttuğun asıl gerçeği, sana değer vereni ne kadar kolay unuttuğunu biliyorum."

Ruan’ın çenesi öfkeyle gerildi, yumruklarını sıktı. "Seyou, sınırını aşıyorsun."

Ancak Seyou durmaya niyetli değildi. "Çünkü seni çok iyi tanıyorum Ruan. Sen kimseye gerçekten bağlanamazsın. Sen sadece insanların hayatından öylece geçip gidersin. O kızı da sadece geçici bir heves, bir eğlence olarak görüyorsun, değil mi? Tıpkı benden sıkıldığın gibi ondan da sıkılacaksın."

Ruan’ın sabrı en sonunda tükendi, sesi odanın duvarlarında yankılandı: "Kes sesini artık!"

Seyou, gözlerini kısmadan, meydan okuyan bir tavırla ona bakmaya devam etti. "Ben karar vermiyorum Ruan, sadece gerçekleri izliyorum." Sesi aniden kırıldı, daha kırılgan ama bir o kadar da tehlikeli bir fısıltıya dönüştü: "Ve seni tamamen kaybettiğimi görüyorum."

O an Ruan’ın söyleyecek tüm kelimeleri tükendi. Seyou gözyaşlarını gizlemeye çalışarak son kez sordu: "Söyle bana... Onunla ne yapıyorsun? Aranızdaki şey ne?"

Ruan gözlerini sıkıca kapattı. Derin ve boğucu bir tereddütün ardından, dudaklarından dökülen kelime odayı buz kesti:

"Bilmiyorum."

Seyou, aldığı bu yanıtla bir adım geri çekildi, yüzünde yıkıcı bir hayal kırıklığı vardı. "İşte... duymaktan en çok korktuğum cevap buydu."

Bir süre daha odada sadece ikisinin nefes sesleri yankılandı. Seyou, gururundan kalan son kırıntıları toplayarak kapıya doğru yöneldi. Tam çıkmadan önce durdu ama Ruan’a dönmedi. "Bir gün o sığındığın sahte dünyadan uyanıp kendinle yüzleşeceksin," dedi pürüzlü bir sesle. "Ve o gün geldiğinde... Ben seni kurtarmak için burada olmayacağım."

Kapı sertçe kapandı. Seyou gitmişti.

Ruan odada yapayalnız kaldı. Masanın üzerindeki telefonunu eline aldığında ekranda Harin’den gelen bir bildirim parlıyordu:

“Bugün her şey için teşekkür ederim, gerçekten çok iyi çalıştık.”

Ruan ekrandaki isme ve mesaja dakikalarca baktı. Klavyeye parmakları gitti ama tek bir harfe bile basamadı; cevap yazamadı. Çünkü hayatında ilk kez şunu tüm hüvviyetiyle hissediyordu: İki farklı dünyaya aynı anda dokunmaya çalışıyordu ve o dokunduğu iki dünya da parmaklarının arasında yavaş yavaş kırılıp un ufak oluyordu.

Aynı Gece — Harin

Harin, yurdun loş odasında yatağının kenarına oturmuş, kucağındaki günlüğüne bakıyordu. Ruan’ın ona verdiği o gri yün atkı hâlâ hemen yanı başında duruyordu; kokusunu kaybetmesinden korkar gibi onu yanından ayırmamıştı.

Telefonunu eline aldı, Ruan’a bir mesaj yazdı:

“Yarın yine aynı saatte görüşüyoruz, değil mi?”

Bir süre parmağı gönder tuşunun üzerinde bekledi. İçindeki o aşırı istekli görünme korkusu ağır bastı, yazdıklarını tek tek sildi ve yerine sadece şunu yazdı:

“İyi geceler.”

Mesajı gönderdi. Dakikalar dakikaları, saatler saatleri kovaladı ama karşı taraftan hiçbir cevap gelmedi. Ekran karanlığa gömüldü.

O gecenin karanlığında, aynı şehirde üç farklı insan da sabaha kadar gözünü bile kırpmadan uyanık kaldı. Ama hiçbiri aynı acıyı, aynı kaderi yaşamıyordu.

Ruan, omuzlarında iki farklı dünyanın ağır yükünü taşımaya çalışıyordu.

Seyou, ellerinin arasından kayıp giden o tek dünyayı tamamen kaybediyordu.

Harin ise, yaklaşan o büyük fırtınadan henüz tamamen habersiz, kırılgan bir rüyanın koynunda bekliyordu.

Ve aralarındaki bu tehlikeli dengesizlik, artık geri dönülmesi imkansız bir uçuruma doğru hızla büyüyordu...

Bölüm sonu

0 yorum

Bu bölüme henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu sen yaz.