Bölüm 1 — Solmaya Başlayan Çiçek
Gökyüzü kurşuni bulutlarla kaplıydı. Sabahın henüz erken saatleri olmasına rağmen kasvetli hava, sanki akşamı aceleyle çağırmak ister gibi şehre çökmüştü. İnce ince yağan yağmur; kampüsün soğuk demir kapılarını, fakülte binasına uzanan aşınmış taş yolları ve buğulu pencereleri sessiz bir melodiyle ıslatıyordu.
Harin, otobüsün basamaklarından yavaşça indi. Sırtındaki çanta omuzlarını acıtıyordu ama onu asıl yoran şey sırtındaki bu yük değildi. İnsan bazen en çok görünmeyen yüklerinden yorulurdu; kırgınlıklar, geç kalmış pişmanlıklar ve boğazda düğümlenen o söylenmemiş cümleler... Hepsi birer taş gibi omuzlarına çökmüştü.
Derin bir nefes alıp soğuk havayı ciğerlerine çekti. "Bugün güzel geçsin..." diye fısıldadı kendi kendine. Dudaklarından dökülen bu temenniye asıl kendisinin inanmadığını bilerek derin bir iç çekti.
Fakülte binasından içeri adımını attığında koridorlar çoktan sabahın telaşıyla dolmuştu. Her köşeden çınlayan kahkahalar yükseliyor, arkadaş grupları heyecanla birbirlerine bir şeyler anlatıyordu. Kimileri vize sınavlarının kaygısından, kimileri ise hafta sonu planlarından bahsediyordu. Harin ise tüm bu gürültülü kalabalığın ortasında, adeta camdan yapılmış bir yabancı gibi tek başınaydı. İnsanların arasından sıyrılıp geçerken kimse ona dönüp bakmıyordu bile. Belki de koca bir kampüste görünmez olmak, bir hayalet gibi yaşamak tam olarak böyle bir şeydi.
Tam amfinin kapısına yönelmişti ki içeriden yükselen o çok tanıdık, içten kahkahayı duydu. Kalbi, göğüs kefesini yırtmak istercesine hızla çarpmaya başladı.
Ruan...
Kapının hafif aralığından içeriye ürkek bir bakış fırlattı. Oradaydı. Her zamanki gibi etrafı arkadaşlarıyla sarılıydı; rahat, neşeli ve sanki bu dünyada hiçbir yük taşımıyormuş gibi tasasız görünüyordu. Harin'in solgun dudaklarında istemsizce hüzünlü, küçücük bir tebessüm belirdi. "En azından o mutlu..." diye geçirdi içinden.
Ancak tam o esnada Ruan'ın gözleri kapı aralığına, tam Harin’in olduğu yere kaydı.
Bir anlığına, sadece tek bir saniyeliğine göz göze geldiler. Zamanın durduğunu hissetti Harin. Fakat hemen ardından Ruan, bakışlarını hiçbir şey olmamış, orada kimseyi görmemiş gibi kayıtsızca başka bir tarafa çevirdi. Sanki Harin o kapının eşiğinde hiç var olmamış gibi...
O kısacık an, Harin'in içinde dipsiz bir uçurum bıraktı. Çünkü bazen bir insanın sana bakıp da seni görmemesi, yüzüne haykırabileceği en ağır cümleden bile daha çok can yakardı.
Sessiz adımlarla amfiye girdi ve her zamanki gibi arka sıralardan cam kenarındaki yerine sığındı. Alnını soğuk cama yaslayıp, dışarıda süzülen yağmur damlalarının camda bıraktığı izleri izlemeye başladı. "Ne zaman bu kadar uzaklaştık?" diye düşündü. Bu sorunun can acıtan cevabını kendisi de bilmiyordu. Belki de her şey sinsice, yavaş yavaş olmuştu. Kimse bir günde yabancılaşmazdı sonuçta; mesafeler önce küçük adımlarla başlar, sonra aşılmaz duvarlara dönüşürdü.
Hocanın içeri girmesiyle amfideki uğultu kesildi. Ders başlamıştı ama Harin'in zihni çok uzaklardaydı; slaytlarda dönen tek bir kelimeyi bile duymuyordu. Defterini açtı ve elindeki kalemin ucuyla, farkında bile olmadan sayfanın en üstüne o ismi karaladı: Ruan.
Yazdığını fark ettiği an, panikle kalemi bastırarak ismin üzerini defalarca çizdi. Mürekkep dağıldı, kağıt yırtılacak gibi oldu ve isim sonunda tamamen karanlığa gömüldü. İç çekerek düşündü: Keşke kalbimizdeki duygular da defterdeki mürekkep gibi kolayca karalanıp yok edilebilseydi.
Öğle arasında ders bittiğinde amfi adeta bir anda boşaldı. Herkes gruplar halinde kampüs kantinine ya da yemekhaneye doğru koşuşurken Harin yerinden kıpırdamadı. Canı hiçbir şey istemiyordu; zaten uzun zamandır ne doğru düzgün bir lokma yutabiliyor ne de geceleri gözüne uyku giriyordu. Kafasını sıraya yaslayıp koridordan gelen uzak uğultuları dinlemeye koyuldu.
Bir süre sonra amfi kapısının gıcırtıyla açıldığını duydu. Başını kaldırmadı ama yaklaşan her adım sesinde kalbinin ritmi hızlandı. İçinde aptalca bir umut yeşerdi: "Acaba o mu?"
Tam bu çocuksu umuda sarılacakken gelen kişinin hocanın asistanı olduğunu gördü.
"Harin, hoca seni odasında bekliyor," dedi asistan sıradan bir sesle.
Harin, kırılan umutlarını gizlemek için hafifçe gülümsedi. "Tamam, geliyorum," dedi. İçinden geçen o hayal kırıklığı fırtınasını kimse görmedi. Çünkü insan, canı ne kadar yanarsa yansın, en imkansız ihtimallere bile tutunmaktan kendini alamıyordu.
Son ders de bittiğinde kampüs yavaş yavaş sessizliğe büründü. Yağmur dışarıda tüm hızıyla yağmaya devam ediyordu. Harin şemsiyesini açıp fakülte binasından çıkarken arkasından yükselen neşeli kahkahaları duyup gayriihtiyari geriye döndü.
Ruan’dı... Yanındaki arkadaşlarıyla şakalaşıyor, hararetli bir şeyler anlatıyordu. Yüzünde, Harin'in çok uzun zamandır şahit olamadığı o samimi, içten gülümseme vardı. Harin, yağmur damlalarının altından birkaç saniye boyunca bu manzarayı izledi. Sonra bakışlarını ıslak kaldırım taşlarına indirip yürümeye devam etti.
Aynı gökyüzünün altında, aynı yağmurda yürüyen iki insan... Birbirine fiziksel olarak bu kadar yakınken, ruhsal olarak bu kadar uzak olmak nasıl mümkündü?
Eve vardığında odasının kapısını sessizce arkasından kapattı; sanki dışarıdaki dünyayı dışarıda bırakmak ister gibi. Çantasını omuzlarından indirip yere bıraktı ve üzerindeki ıslak montu bile çıkarmadan kendini yatağın soğukluğuna bıraktı. Gözlerini tavandaki boş bir noktaya dikti.
Telefonunu eline aldığında parmakları kendiliğinden Ruan ile olan sohbet penceresine gitti. Mesajlaşmaları hâlâ listenin üst sıralarındaydı ama son gönderilen mesajın üzerinden asırlar geçmiş gibiydi. Parmakları klavyenin üzerinde kararsızca dolaştı: "İyi misin?" yazdı.
Ekrana, o iki kelimeye uzun uzun baktı. Gönder tuşuna basmaya gücü yetmedi. Hepsini tek tek sildi ve telefonu ekranı alta gelecek şekilde yatağa fırlattı. Bazı cümlelerin söylenmediğinde daha az acıttığına inandırırdı insan kendini. Oysa içe atılan, söylenmeyen her kelime zamanla zehirli bir sarmaşık gibi insanın ruhunu sarıp ağırlaşırdı.
O gece Harin yine uyuyamadı. Penceresinin pervazına oturup karanlık sokak lambasının altında parıldayan yağmuru izledi. Yağmur damlaları sessizce toprağa karışıp yok olurken, buğulu cama alnını yaslayıp fısıldadı:
"Galiba insan, en çok sesini duyuramadığı yerde sessizce soluyor."
Ve o an, henüz bilmediği, belki de hiç bilmeyeceği bir şey vardı. Şehrin öbür ucundaki başka bir karanlık odada, Ruan da yatağında sırtüstü uzanmış, gözlerini kırpmadan tavanı izliyordu.
Ama ikisinin de uykusuzluğunun sebebi, henüz çözülmeyi bekleyen bir gizem olarak karanlıkta asılı duruyordu...
