~Kırılan Yeminler ve Siyah Karanfiller~
Gece, eski liman kentinin üzerine ağır, rutubetli bir sis gibi çökmüştü. Sahildeki terk edilmiş ambarların ahşap kapıları sert rüzgârın etkisiyle gıcırdıyor, uzaktan deniz fenerinin zayıf ışığı dalgaları bir anlığına aydınlatıp tekrar karanlığa gömüyordu.
Eski cinayet büro komiseri Eren, pencerenin kenarında durmuş, elindeki soğumuş kahve fincanına bakıyordu. Otuz sekiz yaşındaydı ama gözlerindeki yorgunluk, asırlık bir ruhun ağırlığını taşıyor gibiydi. Mesleğinden iki yıl önce, eşini mefail bir suikastta kaybettikten sonra istifa etmiş, kabuğuna çekilmişti. Ancak bu gece başkaydı. Bu gece, küçük kız kardeşi Ceylan’ın düğün gecesiydi.
Kapı hafifçe çalındı. İçeriye giren kişi, Ceylan’ın çocukluk arkadaşı ve uzman psikolog Leyla idi. Leyla'nın yüzünde hem derin bir hüzün hem de tebessüm etmeye çalışan bir ifade vardı.
"Eren... Herkes aşağıda seni bekliyor. Ceylan gelinliğini giydi. Seni görmeden salona inmek istemiyor. 'Ağabeyim koluma girmeden o adımı atmam' diyor."
Eren derin bir nefes verdi. Fincanı masaya bıraktı. El elleri hafifçe titriyordu. Leyla’ya doğru döndü.
"Onu gelinlikle görmeye hazır mıyım bilmiyorum Leyla... Annemle babam öldüğünde Ceylan henüz on iki yaşındaydı. Onu ben büyüttüm. Ona hem baba hem ağabey hem koruyucu oldum. Şimdi onu ellerimle bir başkasına teslim etmek... Sanırım hayatımda verdiğim en zor sınav bu."
Leyla yavaş adımlarla Eren’e yaklaştı. Elini Eren’in omzuna koydu. Sesinde şefkat dolu bir ton vardı:
"Sen harika bir ağabey oldun Eren. Yaşadığın bütün acılara, kaybettiğin eşine, mesleğindeki o korkunç yıkımlara rağmen Ceylan’ı pamuklara sarıp büyüttün. O bugün gülümseyebiliyorsa, bu senin sayende. Lütfen kendini suçlamayı bırak artık. Bugün onun en mutlu günü."
Eren gözlerini kapattı. Birkaç saniye boyunca sadece rüzgârın sesini dinledi. Ardından gözlerini açıp Leyla’nın gözlerinin içine baktı:
"Bazen içimde bir his oluyor Leyla. Karanlığın beni hiç bırakmadığına dair bir his. Ben nereye gidersem gideyim, peşimden o kan kokusu geliyor sanki. Ceylan’ı koruyabildim mi gerçekten? Yoksa sadece fırtına öncesi bir sessizlik miydi bu?"
"Saçmalama lütfen," dedi Leyla, sesini biraz sertleştirerek ama gözlerindeki endişeyi gizleyemeyerek. "Bugün güzel şeyler düşüneceğiz. Katiller, suçlular, cinayet büro... Bunların hepsi geride kaldı. Şimdi aşağı iniyoruz ve kardeşinin mutluluğuna ortak oluyorsun."
Eren ceketini düzeltti, derin bir iç çekti. "Haklısın. Bugün sadece Ceylan var."
Düğün, kentin en köklü restorantlarından birinin bahçesinde yapılıyordu. Işıklar, neşeli müzik sesleri ve kahkahalar havayı dolduruyordu. Ceylan, bembeyaz gelinliğinin içinde adeta bir melek gibiydi. Eren, kardeşinin koluna girdiğinde Ceylan gözyaşlarına hakim olamadı.
"Ağabey... Benim güzel ağabeyim," dedi Ceylan, sesindeki titremeyi saklayamayarak. "Annem ve babam bizi yukarıdan izliyordur değil mi?"
Eren kardeşinin alnından öptü. "İzliyorlar güzelim. Ve seninle gurur duyuyorlar. Benim duyduğum gibi..."
Düğün töreni başladı. Yüzükler takıldı, danslar edildi. Eren bir kenarda durmuş, kardeşinin damat Sertan ile dans edişini izliyordu. Tam o sırada cebindeki telefon titreşmeye başladı. Arayan numara gizliydi. Eren önce açmak istemedi ancak telefon ısrarla çalmaya devam ediyordu. Kalbinde ansızın beliren o tanıdık soğuklukla telefonu kulağına götürdü.
"Alo?"
Telefondan boğuk, değiştirilmiş bir ses yükseldi. Arkadan hafif bir klasik müzik sesi geliyordu:
"Komiser Eren... Eski alışkanlıklar kolay ölmez, değil mi? Ama ne yazık ki insan sevdiklerinin ölümünü hep izlemek zorunda kalır."
Eren’in kanı dondu. "Sen kimsin?! Ne saçmalıyorsun sen?!"
"Aşağıya bak Komiser. Karanlığa bak. Siyah karanfiller açmak üzere..."
Telefon kapandı. Eren panikle etrafına bakındı. Garsonlar, dans eden insanlar, gülen yüzler... Ve sonra, bahçenin giriş kapısında duran siyah takım elbiseli üç adam gördü. Yüzlerinde gümüş renkte, ağız kısmı dikilmiş maskeler vardı. Ellerinde uzun namlulu, susturucu takılmış silahlar tutuyorlardı.
Eren haykırdı: "HERKES YERE YATSIN! YERE YATSIN!"
Ancak çok geç kalmıştı.
İlk susturucu sesi duyuldu. Puf.
Sertan’ın göğsünde kırmızı bir leke belirdi. Gözleri büyüdü, Ceylan’ın elleri arasından kayarak yere yığıldı. Ceylan’ın çığlığı müzik sesini bıçak gibi kesti.
"SERTAN! HAYIR! SERTAN!"
Bahçe bir anda cehenneme döndü. İnsanlar çığlık atarak kaçışmaya başladı. Çatışma tecrübesi olan Eren, belindeki gizli taşıdığı tabancasını çıkardı. Bir masanın arkasına siper alarak ateş etmeye başladı. Maskeli katillerden biri başından vurularak yere serildi.
Ancak diğer iki katil profesyoneldi. Hedefleri kalabalık değildi; hedefleri doğrudan Ceylan’dı.
Katillerden biri, soğukkanlı adımlarla Ceylan’a doğru ilerledi. Ceylan, eşinin cansız bedenine sarılmış, gözyaşları içinde ağlıyordu. Eren masanın arkasından fırladı:
"ÇEKİL ONDAN! BENİ AL! BENİ AL!"
Eren koşarken katil tetiği çekti. Bir kere. İki kere.
Ceylan’ın beyaz gelinliği bir saniye içinde al bir renge büründü. Ceylan’ın gözleri ağabeyini buldu. Dudaklarından son bir kelime döküldü:
"Ağ... ağabey..."
Eren zamanın yavaşladığını hissetti. Rüzgâr durmuş, müzik kesilmiş, dünyadaki tüm sesler susmuştu. Kardeşinin yere düşüşünü izledi. Katillerden biri Eren’e doğru döndü, tetiği çekti fakat silahı tutukluk yaptı. Katil soğukkanlılıkla arkasını dönüp karanlık ara sokağa doğru koşarak gözden kayboldu.
Eren dizlerinin üzerine düştü. Kardeşinin yanına sürünerek gitti. Ceylan’ın başını dizlerine aldı. Ellerini kardeşinin kanayan chestine bastırmaya çalıştı ama kan parmaklarının arasından boşanıyordu.
"Hayır... Hayır, hayır, hayır! Ceylan! Bak bana! Gözlerini kapatma! Eren ağabeyin burada! Bırakma beni! Ceylan!"
Leyla da ağlayarak yanlarına koştu. Çaresizlik içinde Ceylan’ın nabzını kontrol etmeye çalıştı ama nabız yoktu.
"Eren..." dedi Leyla, hıçkırıklar arasında boğularak. "Eren... O gitti..."
"HAYIR!" diye kükredi Eren. Gökyüzüne doğru yankılanan bu feryat, bir adamın ruhunun tamamen kırılışının sesiydi. "GİDEMEZ! BENİ YALNIZ BIRAKAMAZ!"
Eren, kardeşinin soğumaya başlayan bedenine sarıldı. Yüzünü onun kanlı saçlarına gömdü ve gözyaşları içinde hıçkıra hıçkıra ağlamaya başladı. Düğün bahçesi, bir mezarlığa dönüşmüştü.
Tam o sırada, vurulan katilin cebindeki telsizden bir ses cızırdadı:
"Gölge 1, görev tamamlandı mı? Eren Komiser’e mesaj iletildi mi?"
Eren başını kaldırdı. Gözlerindeki gözyaşlarının yerini, saf, katıksız bir nefret ve intikam ateşi almıştı. Telsizi eline aldı, düğmeye bastı. Sesindeki tüm insani duygular çekilmişti:
"Kimseniz, hangi cehennemden geldiyseniz dinleyin... Hepinizi bulacağım. Hepinizi kendi kanınızda boğacağım."
Telsizdeki ses hafifçe güldü:
"Seni bekliyoruz Komiser. Oyun yeni başladı."
