İçeriğe geç

Serkeş

Bölüm 1 · 10 dk okuma

Serkeş

Bölüm 1

1.

"...Böylece, göklerin de bir musikisi vardır, ama bunu sıradan ölümlüler işitemezler."

Uyanmam gerek, bugün üniversiteye gideceğim.

"Sezen, hâlâ uyanmadın mı? Otobüs biletine ne kadar para verdik haberin var mı senin? Otobüsü kaçırırsan yemin ediyorum göndermem seni." Gözlerimi ovuşturdum, başım son günlerde daha çok ağrıyor gibi hissediyordum, nedeni hakkında en ufak bir fikrim yoktu.

"Kalktım," diye seslendim anneme, pek iyi anlaştığımız söylenemezdi ama beni dokuz ay içinde taşımış olması bile ona saygı duymam için yeterli bir sebepti.

Mutfağa girdiğimde annem kahvaltı hazırlıyordu ve babam her zamanki gibi işe gitmeye hazırlanıyordu, duvardaki saate baktım. Saat henüz yedi buçuktu. "Yine başlayacak yamuk duruyor bu saat diye," diyerek huysuzlandı annem. Huysuz olmadığı zamana pek denk gelmezdim, genelde komşuları ya da akrabaları evimize ziyarete geldiğinde bana kızım derdi, onun dışında bana kızım dediğini pek hatırlamıyordum.

"Hayır," dedim çekingen bir sesle. "Saatin kaç olduğuna bakıyordum."

"Tamam tamam, git ne yapacaksan yap, sonra da hadi otogara, bilet yanarsa seni gebertirim." dedi, sesi huzursuz ve endişeliydi. Bir bilet için bu kadar endişeli olması kaşlarımı çatmama neden oldu ama annemdi işte, ne zaman ne tepki vereceğini hiçbir zaman anlamamıştım ki.

"Dur be kadın," dedi, babam gömleğinin dügmelerini iliklerken. "Aç mı çıksın yola? Bir şeyler ye, kızım. Aç çıkılmaz yola." Babam annemin aksine daha yumuşak başlıydı, kavga etmeyi pek sevmezdi ama tek bir kelimesiyle huysuz annemi susturabilirdi. Babamı seviyordum, bana pek sevgi göstermese bile bazen bunu bakışlarında görüyordum.

Annem huysuzca gözlerini üzerimde gezdirdi. "İyi tamam, otur ye." Böyle diyeceğini biliyordum, babama karşı çıkmayı sevmezdi.

Oturup bir şeyler yedim ve hazırlanmak için odama gittim, odam küçüktü ama seviyordum. Bu kadarı bana yeterdi. Tam yarım saat sonra, babam seslendi, kaşlarımı çattım, işe gitmiş olması gerekmiyor muydu?

Hazır bir şekilde odamdan çıktım ve Adana'nın sıcağını yok saymaya çalışarak, babama yürüdüm. "Neden işe gitmedin?" dedim, tedirgin bir sesle. "Yoksa yine belin mi ağr-"

"Seni otogara bırakacağım." dedi, mahçup bir sesle, zaten iri olan gözlerim şaşkınlıkla daha da irileşmişti ama belli etmemeye çalışarak hemen düzelttim.

"Buna gerek yoktu," dedim, beni lisede okula bıraktığı zamanları kesik kesik hatırlıyordum ama bu farklıydı. Yani... Ben bu şehirden artık sahiden gidiyordum. "Yorulmana gerek yok, otogar uzak, boşu boşuna o kadar yol gitme."

"Boşuna değil," dedi, beklemediğim bir anda. Gözlerim boşluğa anlık bir takılma yaşadı ama kendimi toparlamam çok uzun sürmedi. Yutkundum. "Dört beş ay gelemeyeceksin, ne olacak işte bırakayım seni. Hadi git valizini al da gel."

"Teşekkür ederim." dedim ama kalbim üzüntüden ve mahcubiyetten çatlayacak gibi hissediyordum.

Odaya doğru yürüdüm ve orta büyüklükteki bir valize sığan eşyalarımı alıp geri döndüm. Ağırdı ama zayıf olmama rağmen güçlü bir kızdım, sorun değildi. "Ağırdır," dedi babam bana doğru bir adım atarak. "Alayım."

"İstemiyorum." dedim, dümdüz ama olması gerekenden yüksek bir sesle. Babamın valize uzanan eli duraksadı, benden bu tepkiyi bekliyorlar ama ne zaman geleceğini bilmiyor gibilerdi. Hiç bir şey söylemeden doğruldu, devam etmedim; şimdi konuşursam susamazdım.

"Git biletini al, sana verdiydim. Hadi ne bakıyorsun kız boş boş?" Bakışlarım bir süre daha annemde oyalandı. Burunlarımız çok benziyordu; yukarıya doğru ve olması gerekenden ince. Gözlerimiz de biraz benziyordu, onun çekik gözlerine karşılık benim gözlerim hem çekik hem iriydi. Onun kirpikleri gür ve uzundu ama kirpiklerim çok olmasına rağmen kısaydı. Çenesine ve elmacık kemiklerine baktım, onun çenesi sivriydi ve keskin yüz hatları vardı. Annem güzel bir kadındı, onun aksine benim çok hafif çıkık bir çenem, çıkık elmacık kemiklerim vardı ama yüzüm yuvarlaktı.

Hiç bir şey demeden döndüm, annemin odasından almamı söylediği ama söylediği zaman almadığım yere doğru yöneldim. Babamın valizime uzanan eli aklımdan gitmiyordu, bana ilk defa elini uzatmıştı.

Ben istememiştim.

Odaya girdim ve yatağın arasından ucu görünen bileti elime aldım, bileti iki yorganın arasından çektim. Annem genelde kaybolmasını istemediği şeyleri buraya saklardı. Bileti çekmemle yere sararmaya yüz tutmuş bir kağıt ve çok eski bir resim düştü.

Kâğıdı elime aldım, kenarları aşınmıştı ve yırtılmak üzere gibi duruyordu. Kağıdı dikkatlice açtım, kısacık yazılan bir mektup olduğunu anlamamam uzun sürmedi.

Mektup şöyle başlıyordu.

Hanife Hanım,

Oğlunuzu merak ettiğinizi biliyorum fakat size yeteri kadar para verdik, o artık bizim oğlumuz.

Mektup şöyle bitiyordu:

Lütfen artık bize mektup göndermekten vazgeçin, o artık Sezen'in ikizi değil, saygılarımla.

Hakan Aksu.

Ve mektup işte bu kadardı.

"Sezen!" diye bir bağırış duyduğumda, mektup elimden düştü ve gözlerimin dolduğunu kapıya kadar gelen anneme baktığımda anladım.

Annem elimden yere düşen şeyin ne olduğuna bakmak için halının üstüne baktı, hoşuna gitmemişti. "Ne yapıyorsun sen burada?" diye sordu sahici bir merakla; genelde ne yaptığımı zerre merak etmezdi.

"Anne bu ne?" dedim, mektubu işaret ederek. Annem bakışlarını kaçırdı, bana bakmayı ve benimle göz göze gelmeyi sevmediğini biliyordum fakat şimdi cevap vermesi gerekiyordu. Sakince gülümsedim. Bunun bir açıklaması muhakkak vardı. Bu mektup bize ait olmayabilirdi. Yani... Bir sömürgede doğmuş olan benim yalnızlık hissiyle kıvrandığım gecelerde bir kardeşim olsaydı fikri sadece bir hayaldi. Bir kardeşim yoktu, hiç olmamıştı, değil mi?

Yine de bu hayalin gerçek olmasını isteyen tarafım ağır bastı ve soru ağzımdan, "Anne benim kardeşim mi var?" diye çıktı. Kardeşten de öte, diye geçirdim içimden. Bir ikiz. Benden bir tane daha.

"Anne!" diye bağırdım, kalbim boğazıma yapışmış gibiydi, boğuluyordum. Böyle bir şey mümkün olabilir miydi?

"Bağırma annene." diyerek babam girdi içeri, yerdeki mektubu sakince aldı. "Ben..." Devamını getiremedi, sinirlerimin aniden boğazıma yapışan kalbime doluştuğunu işittim.

"Sen ne baba?" Sesimdeki hayal kırıklığı o kadar barizdi ki, babam başını kaldırıp bana baktı. Benimkine zıt olan masmavi gözleri, şimdi acıyla bana bakıyordu.

"Paraya ihtiyacımız vardı," diye savundu kendini, bir kaç saniye sonra.

Biraz kafamın içini dinledim, bu bir açıklama olabilir miydi? Ya da bu geçerli bir açıklama olabilir miydi?

Kalbimin bir parçasını almışlardı, ben bunca zaman yalnızlığımı giderecek bir sevgi arıyordum. O sevgiyi benden uzaklaştırmışlardı.

"Nerede olduğunu biliyor musunuz, ismini, adresini?" Sesim güçsüz ve uykuluydu. Babam yüzünü çevirdi, mektup şimdi onun elindeydi, ağlamıyordu ama pişmanlığın damarında yarattığı baskıyı hissedebiliyordum. Benim de damarlarımda bir baskı vardı ama bu pişmanlık değil, öfkeydi.

"Kızım, sana söyl-"

"İsmi ne?" Sertçe çıkışımın üstüne, babam yutkundu. Kalbimin atışını parmak uçlarıma kadar hissediyordum.

"Baybars."

"Nerede yaşıyor?" Babam tekrar yutkundu, gözlerini benden kaçırınca "İzmir'de..." dedim, inanamıyormuş gibi. Ve ben bu sabah İzmir'e gitmek için yola çıkıyordum. Kaderi duayla değiştirebilir miydik?

"Sizi biliyor mu?" dedim bir damla gözyaşım parkeye düşerken. İkisi de gözlerini kaçırdı. "Cevap versenize bana!" diye bağırınca irkildiler. Buna şaşırarak sesimi kıstım. Parası yok diye bir evladını kurban etmek, eminim onun da zoruna gidiyordu. Sakince bekledim.

"Baba," dedim yanına gidip ellerini tutarak. "Cevap ver bana n'olur. Biliyor mu sizi, beni?"

Babam başını iki yana salladı. "Görmeyi çok istedik." dedi yüzüme hiç bakmadan. Annemin hiç sesi çıkmıyordu ama hızlı nefes alışlarını duyabiliyordum. "İzin vermediler, kızım." Babamın da gözünden bir damla yaş düşünce, ellerini biraz daha sıktım.

"Onu bulacağım," dedim kararlı bir sesle. "Sen merak etme olur mu?" Umutla gözlerime baktı, gözlerinin içinden geçen ve hemen ardından sönen umuda şahit oldum. "Bana inan." İçimde çok büyük bir umut vardı ve kararlıydım, onu bulacaktım.

...

"Hanımefendi," diye bir ses duyunca gözlerimi açtım. "Geldik." Derin bir nefesle birlikte başımı salladım ve gözlerimin önüne gelen siyah saçlarımı çektim.

Saate baktım, dokuz buçuk olmuştu. Otobüsten indim, o kadar düşünce arasında nasıl uyuyakalmıştım, bilemiyordum doğrusu.

Valizimi uzatan görevliye gülümsedim ve derin bir nefesle birlikte valize baktım. Şimdi yurdumun olduğu yere gitmem gerekiyordu ama yurdum neredeydi ve daha önemlisi ben neredeydim?

İnternetten adrese baktım, Buca'ya gitmem gerekiyordu. Hemen üzerinde Buca yazan bir minibüse bindim ve bir saatin sonunda zor da olsa yurdu buldum.

Giriş işlemlerini halletmem ve yatağıma yerleşmem de tam iki saatimi almıştı. Yaşadıklarımın yorgunluğuyla uyuyakalmam pek uzun sürmedi.

...

Uyandığımda saat on buçuktu. Dersim birde başlayacaktı, belki de o zamana kadar çıkıp kardeşimi arayabilirdim.

"Nasıl arayacaksam, adından başka bir şey bildiğim var sanki!" diye kendi kendime kızarken, yan yatağımda yatan kız gözlerini açtı.

Suçluluk duygusuyla hemen, "Çok özür dilerim, ben uyandırdım seni değil mi?" Kız önce kaşlarını çattı ama sonra gülümsedi ve "Günaydın." dedi.

Şaşırarak yüzüne baktım. "Zaten dersim vardı birde, kahvaltı yaptın mı?"

"Şey..." dedim.

"Tamam hadi kahvaltıya." On dakika sonra yemekhanede tepsilerimizi almış İzmir'in çok da sıcak olmayan havasında kahvaltımızı yapıyorduk.

"Sen kendi kendine mi konuşuyordun sabah?" dedi, Helin kahvaltısının üstüne sigarasını yakarken. Bana da uzattı, nedendir bilinmez bir tane aldım içinden. Arada babaminkilerden içerdim ama tek tük olurdu. Şimdi nedense bu deniz manzarasında içme düşüncesi keyifli gelmişti.

"Sayılır." dedim sigarayı yakarken. Düşündüğüm gibi olmuştu. İyi gelmişti.

"Kendini yalnız hissedeceksin," dedi birden. "Kimsen yok gibi gelecek. Üniversite bahane aslında, hayatı sana ailenden kopup başka diyarda bilmediğin insanların arasında yaşamak öğretecek. Yoksa hocaların hepsi bok. Bir halt bildikleri yok." Gözlerimin içine baktı. "Yardıma ihtiyacın olursa seslenen yeter. O yalnızlığı çok iyi bilirim ben."

Yüzümde minnettar bir gülümseme oluştu ve içimdeki umut yeniden yeşerdi. "Helen," dedim bir kaç dakika sonra. "Sen kaç yıldır buradasın?"

"Dört yıldır."

Baybars'ı tanıyor olma ihtimali göğsümü yoklayınca heyecandan nefes alamadım bir an. "Baybars Aksu diye birini tanıyor musun?"

Helin dikkatle gözlerini kısıp düşünmeye başladı, düşündü, sigarasından bir nefes daha çekti, düşündü, başını kaşıdı, düşündü ve sonunda gözleri bana döndü. "Çok tanıdık bir isim ama hayır, tanımıyorum sanırım."

"Hadi ya..." dedim düşen omuzlarımla.

"Benim çevrem geniştir ama," dedi teselli edici bir sesle. "Soruştururum."

"Teşekkür ederim, Helen." Soru sormamasını ve o soğuk görüntüsünün altında bir ablanın yattığını daha o günden anlamıştım. İyi biri gibi görünüyordu, bulacağına inanarak manzaraya karşı sigaramı içmeye devam ettim.

...

Önce güzel bir duş almış, güzelce giyinmiş, ardından Helen'den aldığım tarife göre eğitim fakültesinin yolunu tutmuştum.

Aklımdan Baybars ismi hiç çıkmıyordu. Sanki hayatım bir yumaktı ve Baybars o yumağı açmak için gereken ipin ucuydu. Bunun imkansız olduğunu biliyordum halbuki, çünkü ben bütün hayatımı Adana'da bırakmıştım zaten. Benim etim neydi budum neydi?

Dersliğe girerken kimsenin yüzüne bakmadım, kimseyle tanışmak istemiyordum. Birini tanımak baş ağrısı için ekstra bir sebep gibi geliyordu ve benim başım zaten hep ağrırdı, daha fazlasına ihtiyacım yoktu.

Boş bulduğum bir yere oturdum, çok geçmeden hoca geldi, on dakika boyunca sakince dersi dinlerken bir anda beynimin içine bıçak gibi saplanan bir ağrı beni ikiye büktü ve başım önümdeki sıraya düştü. "İyi misin?" dedi yanımda oturan kız ama beynimdeki o keskin sesi ve keskin acıyı bir türlü sakinkeştiremiyordum. Nefessiz kaldığımı hissedince panikle nefes almaya çalıştım. Sanki bir şeyleri zorla beynime sokmaya çalışıyorlardı ama bu mecazi değildi.

Kızın elini omzumda hissedince bir anda ses ve acı yok oldu ve ben derin bir nefes alabildim. Gözlerim hangi ara yanıma geldiğini görmediğim hocaya değdi, "Bembeyaz oldun kızım, su ister misin?" Başımı iki yana salladım. "Çıkabilir miyim?" deyince hemen başını aşağı yukarı salladı ve ben de vakit kaybetmeden sınıftan çıkıp lavaboya girdim. Derin derin nefesler aldım, yüzümü onlarca kez yıkadım ama ne nefesler ne de soğuk su içimdeki o boşluğu kendine getirmedi. Yerine gelen tek şey rengimdi.

Okuldan kaçar gibi çıktım, bir minibüse bindim ve bilmediğim bir yerde indim. Kalabalık bir yerdi, insanlar çimlerde oturmuş bira içiyorlardı ve herkesin keyfi yerinde gibiydi. Telefonum titreyince cebimden çıkardım ve ekranda yazan ismi görünce yutkundum.

Babam

Bir suçu olmadığını biliyordum aslında, çaresiz bir anne baba ne yapabilirdi diyordum kendime ama bu içimdeki his kızgınlık ya da öfke değildi. Kırılmıştım. Biraz anneme, biraz babama ve hatta Baybars'a bile kırılmıştım.

Telefon cevapsıza düşünce kaşlarımı çattım ve babamın Baybars'ı zengin birine verdiğini hatırladım. Belki de Hakan Aksu adını Google'da aratarak bir şeyler bulabilirdim.

Adını yazdım ve bekledim. Beklerken sahilin yanındaki banklardan birine oturdum ve yutkundum. Hakan Aksu adında bir sürü haber çıkmıştı ama bir tanesi dikkatimi çekmişti.

Hakan Aksu, yeniden evleniyor!

Geçtiğimiz yıllarda eşini kaybeden Hakan Aksu, mücevher deyince akla gelen ilk isimlerden. Yeniden aşkı bulan Hakan Aksu bu akşam evleniyor.

Haberi okumayı henüz bitirmemiştim ki telefon yeniden çaldı ama bu sefer arayan Helen'di. "Alo?"

"Ya Sezen rahatsız ediyorum ama," dedi ve daha sessiz bir yere geçti sanırım çünkü arkadan gelen sesler bir anda kesilmişti. "Ben bu Baybars'ı sordum da, sanırım Hakan Aksu'nun oğlu. Bizimkiler haberini yapmıştı bir kaç kere. Oradan biliyorum ismini de. Sanırım bugün evleniyor. Yani Baybars Aksu değil, Hakan Aksu. Babası."

"Haber mi?" dedim şaşkınca.

"Ben gazetecilik okuyorum da," dedi gülerek. "Sana söylemeyi unutmuşum." Kaşlarımı kaldırarak başımı salladım. Sonra kendime kaşlarımı çattım ve "Teşekkür ederim, Helen." diyebildim.

"Bizimkiler gizli gizli fotoğraf çekmek için oraya gidecekler, adresini alıp sana atarım. Dikkatli ol, yurtta görüşürüz." dedi ve kapattı.

Derince bir nefes daha aldım, bugün katılmam gereken bir düğün vardı sanırım.

Bölüm sonu

0 yorum

Bu bölüme henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu sen yaz.