Zihnimin içi, duvarları nemli ve karanlık bir sığınak gibiydi ama dışarıdan bakıldığında bu sığınağın kapısı kusursuz bir mimariyle örtülmüştü.
Üniversitedeki ikinci yılımdı. Kampüsün o kalabalık, gürültülü koridorlarında yürürken adımlarımı her zaman dik, bakışlarımı ise her zaman mesafeli tutardım.
Kimse içimde her geçen gün biraz daha büyüyen o zifiri karanlığı görmezdi. Arkadaşlarım bile...
Nil’in kahkahaları, Dora’nın bitmek bilmeyen okul dedikoduları, Poyraz’ın saçma şakaları ve Semih’in her zamanki sakin, korumacı tavırları. Hepsi bu kalkanın arkasında kalırdı. Onlar beni biraz soğuk, biraz fazla ciddi ve belki de derslere fazlaca takıntılı Alara olarak tanırlardı. Onların yanında güler, sohbetlere katılır, doğru yerlerde kafa sallardım. Zihnimin içinde birileri çığlık çığlığa bağırırken bile dışarıya yumuşak bir tebessüm verebilecek kadar ustalaşmıştım bu oyunda.
Dönem başlayalı neredeyse bir ay olmuştu. Günler birbirinin aynı hizada dizilmiş monotonluğunda akıp giderken, iki gün önce amfideki dengeler değişmişti.
Güz döneminin ortasında, edebiyat fakültesine aniden transfer olan yeni bir akademisyen Devin Hoca.
Amfiye ilk girdiği anı dün gibi hatırlıyordum. Duruşundaki o sarsılmaz sakinlik, dosyasını masaya koyuşundaki netlik ve üzerimize diktiği o keskin, derin bakışlar. Daha ilk dakikadan sınıftaki herkesi avucunun içine almayı başarmıştı. Dersin hemen başında, biz daha onu tanımaya çalışırken ilk iş olarak önümüze ağır bir analiz ödevi koymuştu. Metinlerin alt metinlerini, yazarların satır aralarına gizlediği kaçış noktalarını ve bilinçaltı çığlıklarını incelememizi istiyordu.
Dün gece, odamın zifiri karanlığında masanın başında otururken o ödevi yazıyordum. Zihnim yine bana o oyunları oynamaya başlamıştı. Odadaki gölgeler üzerime geliyor, kulaklarımda geçmişin o uğultulu vicdan azabı çınlıyor ve nefesim kesiliyordu. Sanki akıl sağlığımın son ipi de o gece kopmak üzereydi. Deliriyordum, hissediyordum. Parmağımın ucundaki kalem kağıt üzerinde kendiliğinden kaymaya başladığında, analiz yazımın en sonuna, sayfanın sağ alt köşesine ne yazdığımı bilincim kapalıyken yapmışım gibi sonradan fark etmiştim.
“Beni buradan çıkar, yoksa bu gece tamamen yok olacağım.”
Silmek istemiştim. Ama o anki kafa karışıklığım ve bitkinliğimle ödev dosyasını kapatıp çantama atmıştım. Bugün de dersin çıkışında, amfinin kalabalığı arasında diğer ödevlerle birlikte Devin Hocanın masasına bırakıp çıkmıştım. Silmeyi unuttuğum o tek bir cümle, masasının üzerinde, onun ellerinin arasında duruyordu şimdi.
"Alara, duymuyor musun beni?"
Dora’nın sesiyle irkilerek elimdeki kahve bardağına sıkıca sarıldım. Kampüsün bahçesindeki ahşap çardakta oturuyorduk. Poyraz elindeki çakmakla oynuyor, Semih ise dizüstü bilgisayarında bir şeylere bakıyordu. Nil hemen yanımda oturmuş, dergisini karıştırıyordu.
"Dalmışım" dedim, sesimdeki en ufak bir titremeyi bile gizleyerek. Dışarıdan bakıldığında sadece yorgun bir öğrenciydim. "Ne diyordun?"
"Diyorum ki" dedi Dora, gözlerini devirerek. "Yeni gelen Devin Hoca sence de biraz fazla gözlemci değil mi? Kadın amfide yürürken sanki ruhumuzu tarıyor. Bugün ödevleri toplarken bana bir baktı, 'Tamam' dedim, 'bu dönem bu dersten kaldım.'"
Poyraz güldü. "Sana öyle gelmiştir Dora. Ama kadın harbiden garip bir aura taşıyor. Geçen gün koridorda dekana bir şey anlatıyordu, duruşunu bozmadan adamı ikna etti iki dakikada."
"Gözlemci olması iyi bir şey" diye araya girdi Semih, kafasını bilgisayardan kaldırmadan. "En azından dersi ezbere anlatıp geçmeyecek gibi duruyor. Sen ne düşünüyorsun Alara? Sen seversin böyle hırslı hocaları."
Boğazımda bir düğüm oluştu. Zihnimde o cümlenin siluetleri dolaşıyordu. Beni buradan çıkar...
"İyi birine benziyor" dedim kısa keserek. Kahvemden bir yudum aldım, boğazımı yakarak aşağı inen sıcaklık bana gerçekte olduğumu hatırlatsın istedim. "Sadece biraz mesafeli."
Nil elindeki dergiyi kapatıp bana doğru eğildi. İnceleyici bakışları yüzümde gezindi.
"Sen iyi misin Alara? İki gündür rengin çok soluk. Yine uykusuzluk krizlerin mi başladı?"
Nil’in bu dikkati beni her zaman korkuturdu. Onlara verdiğim sözel yanıtlara dikkat edebilirdim ama gözlerimin altındaki morlukları bazen kapatıcılar bile gizleyemiyordu.
"İyiyim" dedim gülümsüyerek. O kadar doğal bir gülümsemeydi ki kendim bile inandım bir an. "Sadece ödev biraz uzundu, geç yattım."
O sırada cebimdeki telefon titredi.
Sessizce telefonu çıkarıp ekrana baktım. Okulun resmi öğrenci portalından gelen bir bildirimdi. Gönderen kısmında o isim yazıyordu.
Devin Karadağ.
Mesaj kısaydı.
Alara, teslim ettiğin ödevinle ilgili görüşmek üzere ders çıkışında odama uğrayabilir misin?
Kalbim öyle bir çarptı ki, göğüs kafesimin içinden çıkıp çardaktaki masanın üzerine düşecek sandım. Parmaklarım soğuk kesti.
O cümleyi okumuştu.
"Bir şey mi oldu?" diye sordu Poyraz, yüzümdeki değişimi fark ederek.
"Yok" dedim hırsla. Telefonun ekranını karartıp cebime koydum. "Devin Hoca ödevimle ilgili bir şey sormak için odasına çağırıyor. Sanırım bir kaynakça hatası yaptım."
"Aman" dedi Dora acıyan bir ifadeyle. "Geçmiş olsun. Kadın şimdiden taktı desene."
"Gidip baksam iyi olacak" diyerek ayağa kalktım. Çantamı omzuma astım. "Sonra görüşürüz."
"Çıkışta bir şeyler içeriz, bekle bizi!" diye arkamdan seslendi Semih.
Dönüp onlara el salladım. Hepsi oradaydı, gülümsüyorlardı. Benim zihnimin ortasındaki o koca yangından, üzerime çöken o ağır vicdan azabından ve gün geçtikçe kaybettiğim akıl sağlığımdan tamamen habersiz bir şekilde arkamdan el sallıyorlardı. Onları suçlamıyordum. Bu duvarı ören bendim.
Edebiyat fakültesinin üçüncü katındaki koridor her zamankinden daha uzun geldi bana. Adımlarım zemin üzerinde neredeyse hiç ses çıkarmıyordu. Göğsümdeki baskı gittikçe ağırlaşıyor, zihnim bana oyunlar oynamaya devam ediyordu. Koridordaki tabloların içindeki yüzler sanki bana bakıyor, duvardaki gölgeler üzerime doğru eğiliyordu. Gözlerimi sıkıca kapatıp açtım. Gerçek değil, diye fısıldadım içimden. Bunlar sadece senin zihninin sanrıları, Alara. Sakin ol.
304 numaralı kapının önüne geldiğimde durdum. Kapının üzerindeki levhada Dr. Devin Karadağ yazıyordu.
Kapıyı çalmak için elimi kaldırdım, parmaklarım titriyordu. Derin bir nefes aldım, dışarıdaki o kusursuz, soğuk ve başarılı öğrenci maskemi yüzüme geçirdim. Bir, iki defa vurdum kapıya.
"Girin" dedi içeriden gelen o kendinden emin, pürüzsüz ses.
Kapı kolunu çevirip içeri adım attım.
Oda, öğleden sonra güneşinin turuncu ışıklarıyla aydınlanmıştı. Duvarlar tıklım tıklım kitaplarla doluydu. Masanın arkasında, deri koltukta oturan Devin Hoca, önündeki kahve fincanını kenara itip başını kaldırdı. Üzerinde siyah, boğazlı bir kazak vardı. Saçları muntazam bir şekilde toplanmıştı.
Ve o gözler bir insanı tek bir bakışla tamamen soyup çıplak bırakabilecek kadar keskin, koyu kahve gözler.
"Alara" dedi ismi vurgulayarak. Kapıyı kapatmamı işaret etti. "Gel, otur lütfen."
Kapıyı arkamdan kapatıp masanın önündeki ahşap sandalyeye doğru yürüdüm. Sandalyenin ucuna iliştim, çantamı kucağıma aldım ve ellerimi kenetledim.
"Hocam ödevimle ilgili bir sorun mu vardı? Kaynakça kısmında bir eksiklik yaptıysam düzeltebilirim."
Devin Hoca arkasına yaslandı. Masanın üzerinde duran ödev dosyamı eline aldı. Sayfaları ağır ağır çevirdi. O sayfaların hışırtısı, sessiz odada bir saatli bombanın tıkırtısı gibi yankılandı.
"Analizin mükemmel, Alara" dedi sakince. Bakışlarını dosyadan kaldırıp doğrudan gözlerimin içine dikti. "Metnin alt metinlerini okuma biçimin, yazarın psikolojisini çözümlemen ikinci sınıf bir öğrenciye göre oldukça derin ve şaşırtıcı."
"Teşekkür ederim" dedim hafifçe gülümsedim. Tamam, dedim içimden. Fark etmedi ya da önemsemedi. "Sadece derste anlattığınız çerçevede kalmaya çalıştım."
"Ancak" dedi Devin Hoca, cümleyi ortada bırakarak. Ödevin son sayfasını açtı ve masanın üzerine, bana doğru çevirerek koydu.
Parmağının ucu, sayfanın sağ alt köşesindeki o tek satırın tam üzerindeydi.
"Bunu analizinin hangi teorik çerçevesine oturtmam gerektiğini anlayamadım."
Tüm kanın yüzümden çekildiğini hissettim. Ellerim soğudu, kalbimin atışı kulaklarımda bir gümleme halini aldı. O satır, bembeyaz kağıdın üzerinde bir leke gibi, benim açığa çıkmış çığlığım gibi duruyordu.
“Beni buradan çıkar, yoksa bu gece tamamen yok olacağım.”
"O..." Mantıklı bir açıklama aradı zihnim. Bir bahaneler silsilesi kurmaya çalıştım ama zihnimdeki o ağır sis her şeyi kilitledi. "O sadece... Bir not. Başka bir metinden aldığım bir alıntı. Yanlışlıkla oraya yazmışım. Ödevi temize çekerken silmeyi unutmuşum."
Devin Hoca elini kağıdın üzerinden çekmedi. Bedenini hafifçe öne doğru eğdi. Aramızdaki mesafe azaldığında, onun o baskın, büyüleyici ve bir o kadar da ürkütücü aurası beni tamamen kapladı.
"Başka bir metinden alıntı" diye tekrar etti sesinde alaycı değil, sadece merak eden bir ton vardı. "Hangi metin bu, Alara? Çünkü bu yazı tipi, elinin titreyerek yazıldığı o eğik çizgiler ve kağıda bastırılan kalemin izi bu bir alıntıya benzemiyor."
Gözlerimi kağıttan kaçırdım. "Gerçekten önemli bir şey değil Hocam. Dalgınlığıma gelmiş. Dilerseniz ödevi yeniden yazıp getireyim."
Ayağa kalkmak üzere hafifçe doğrulmaya çalıştım ama Devin Hocanın sesi beni olduğum yere çiviledi.
"Otur."
Komut değildi bu, bir rica da değildi. Kesin bir gerçeklikti. Tekrar yerime çöktüm.
Devin Hoca dosyayı kapattı, çekmecesine koydu ve ellerini masanın üzerinde birleştirdi. Bakışları yüzümün her bir milimini, gözlerimin altındaki morlukları, titreyen parmaklarımı okuyordu.
"Bir aydır derslerde seni izliyorum Alara" dedi sesi ilk defa bu kadar alçak ve derindi. "Dışarıdan bakıldığında mükemmel bir öğrencisin. Arkadaşlarınla gülüyorsun, sorulara doğru cevaplar veriyorsun, her şey yolundaymış gibi davranıyorsun. Ama içeriye baktığımda" durdu ve bakışları derinleşti. "içeride günden güne çöken, kendi zihninin içinde kaybolmuş ve yardım çığlığı atan birini görüyorum."
Nefesim tıkandı. "Siz... beni tanımıyorsunuz bile."
"Bir insanı tanımak için yıllara gerek yoktur" dedi Devin Hoca, hafifçe öne eğilerek. "Bazen tek bir cümle, o insanın yıllardır sakladığı tüm duvarları yıkmaya yeter. 'Beni buradan çıkar' derken kimi kastediyordun Alara? Kendi zihnini mi? Yoksa seni delirdiğine inandıran o geçmişi mi?"
O an, odadaki havanın çekildiğini hissettim. Devin Hoca sadece öğretmenim değildi artık. Bakışlarındaki o saklı, çözülmesi imkansız gizem ve üzerimdeki o garip çekim gücü beni kilitledi. İçimdeki o yıkıntı, ilk defa birinin gözlerinde tam olarak yankılanmıştı.
"Ben..." diyebildim sadece, sesim bir fısıltıdan ibaretti. Maskem ilk defa bu kadar ağır bir darbe almıştı. "Ben delirmedim."
Devin Hoca gözlerini bir saniye bile benden ayırmadı. Dudaklarının kenarında belirsiz, korumacı ama aynı zamanda tehlikeli bir tebessüm belirdi.
"Biliyorum" dedi sesi içimdeki fırtınaya bir kalkan gibi gerildi. "Delirmediğini biliyorum. Ve seni o karanlıktan ben çıkaracağım."