İçeriğe geç

SENİN RENGİNDE

Bölüm 1 · 9 dk okuma

SENİN RENGİNDE

Bölüm 1

-1-

Chan yarış günlerinden nefret ederdi.

Aslında nefret ettiği şey yarışın kendisi değildi. Suya girdiği anda dünya onun için sessizleşirdi. Tribünlerin uğultusu, anonslar, insanların bakışları… Hepsi suyun altında kaybolur, geriye yalnızca kendi nefesi ve kulaçlarının ritmi kalırdı. Yüzmek, Chan'ın kendini en iyi hissettiği yerdi. Ne söylemesi gerektiğini düşünmek zorunda kalmadığı, kimseye bir şey açıklamak zorunda olmadığı tek yerdi.

Nefret ettiği şey, yarıştan önceki o uzun bekleyişti.

İnsanların onu izlediğini bilmekten çok, kendi zihninin içinde sıkışıp kalmaktı asıl mesele. Dakikalar uzadıkça düşünceler birbirine karışır, en küçük ayrıntılar bile olduğundan daha önemli görünürdü. Bugün de öyle olmuştu.

Soyunma odasının önündeki koridorda bir ileri bir geri yürürken parmaklarını açıp kapattı. Parmaklarının ucunda hafif bir titreme vardı. Bunun yarış heyecanı olduğunu düşünmeye çalıştı ama içindeki huzursuzluk yalnızca yarışla ilgili değildi.

Bugün kazanmak istiyordu.

Hem de her zamankinden daha fazla.

Aylarca bunun için çalışmıştı. Sabahın erken saatlerinde kalkmış, herkes uyurken havuza girmiş, saatlerce aynı hareketi tekrar etmişti. Antrenörü yorulduğunu söylediğinde biraz daha çalışmış, vücudu ağrıdığında ertesi gün yeniden havuza girmişti. Bazen eve döndüğünde merdivenleri çıkacak hâli bile kalmıyordu.

Ama bütün bunlardan hiç şikâyet etmemişti.

Çünkü suya girdiğinde bütün yorgunluğunun bir anlamı olduğunu hissediyordu.

Bugün de aynı şeyi hissetmek istiyordu.

Başını kaldırıp tribünlere baktı.

Ailesi oradaydı.

Babası her zamanki gibi sakin görünmeye çalışıyordu ama Chan onu yeterince iyi tanıyordu. Parmaklarını birbirine kenetleyişinden, gözlerini sürekli havuza çevirmesinden ne kadar heyecanlı olduğunu anlayabiliyordu. Annesi ise daha farklıydı. Chan'la göz göze geldikleri anda yüzünde hemen o tanıdık gülümseme belirirdi.

Chan da ona gülümsedi.

Sonra gözleri istemsizce tribünlerin başka bir tarafına kaydı.

Hyunjin.

Ve Hyunjin de oradaydı.

Her zaman olduğu gibi.

Chan'ın ilk yarışından beri yanında olan kişiydi. Chan'ın henüz doğru düzgün yüzme bilmediği, yarışların ne kadar önemli olduğunu bile tam olarak anlayamadığı zamanlarda bile tribünde oturmuş onu izleyen çocuktu. Chan kaybettiğinde ona, “Bir dahaki sefere,” diyen; kazandığında sanki madalyayı kendisi kazanmış gibi sevinen; antrenmanlardan sonra Chan saatlerce aynı yarışı anlatıp durduğunda onu sabırla dinleyen kişiydi.

Bazen Chan'ın kendisine bile inanmadığı günler olmuştu.

“Bu sefer yapamayacağım galiba,” dediğinde Hyunjin sadece omuz silkerdi.

“Yaparsın.”

“Ya yapamazsam?”

“O zaman bir dahaki sefere yaparsın.”

Hepsi bu kadardı.

Hyunjin'in ona hiçbir zaman uzun konuşmalar yapması gerekmemişti. Chan onun yanında kendini kanıtlamak zorunda hissetmiyordu. Kazandığında da kaybettiğinde de aynı gözlerle bakacağını biliyordu.

Hyunjin, Chan'ın yüzme hayatının içindeki en eski insanlardan biriydi.

Chan daha yarışmayı kazanmadan önce ona inanmıştı.

Bu yüzden tribünlere baktığında Hyunjin'i görmek, o gün boynuna takacağı madalya kadar önemliydi.

Chan'ın bakışları onun üzerinde birkaç saniye kaldı.

Hyunjin ellerini birleştirip ona küçük bir baş işareti yaptı.

“Başaracaksın.”

Chan bunu uzaktan bile okuyabiliyordu.

Dudaklarının kenarı hafifçe kıvrıldı.

Sonra gözleri birini daha aradı.

Yuna.

Ama onu göremedi.

Chan kaşlarını çattı.

Telefonunu çıkardı. Ekrana baktı. Yeni mesaj yoktu.

Sabah gönderdiği mesaj hâlâ cevapsızdı.

Neredesin?

Bir süre önce göndermişti.

Ardından bir tane daha.

Yarıştan önce seni görmek istiyorum.

Ona cevap vermemişti.

Chan telefonu cebine koydu. Belki yoldaydı. Belki tribünlere henüz gelmemişti. Belki de telefonu sessizdeydi.

Kendini sakinleştirmeye çalıştı.

Yuna'nın gelmemesi onu neden bu kadar rahatsız ediyordu?

Bilmiyordu.

Son birkaç gündür Yuna'da bir tuhaflık vardı. Mesajlarına daha geç cevap veriyor, konuşurken dalıp gidiyor, Chan bir şey sorduğunda konuyu değiştiriyordu. Chan birkaç kez bunun ne olduğunu sormuş ama Yuna her seferinde “Bir şey yok,” demişti.

Chan da üstelememişti.

Çünkü ona güveniyordu.

En azından öyle sanıyordu.

Yarışın başlamasına çok az kalmıştı. Anonslar yapılıyor, sporcular kulvarlarına çağrılıyordu. Chan hâlâ Yuna'yı göremiyordu.

İçindeki huzursuzluk büyüdü.

Sonunda karar verip tribünlerin arkasındaki koridora çıktı.

Yuna'yı bulması uzun sürmedi.

Koridorun sonunda, pencerenin yanında tek başına duruyordu. Elleri birbirine kenetlenmişti. Başını öne eğmişti.

Chan onu gördüğü anda içindeki bütün gerginlik bir anlığına dağıldı.

“Yuna.”

Yuna başını kaldırdı.

Chan ona doğru yürüdü.

“Buradasın.”

Yuna cevap vermedi.

Chan'ın adımları yavaşladı.

“İyi misin?”

Yuna sadece başını salladı.

“Sabah beri sana ulaşmaya çalışıyorum.”

“Biliyorum.”

“Mesajları gördün mü?”

“Evet.”

Chan bir an durdu. Yuna'nın yüzüne baktı. Gözlerinin altında hafif bir yorgunluk vardı. Ama asıl dikkatini çeken şey, Yuna'nın ona bakmaktan kaçınmasıydı.

“Bir şey mi oldu?”

“Chan…”

Sesindeki ton, Chan'ın içindeki bütün alarm zillerini aynı anda çaldırdı.

“Ne?”

Yuna derin bir nefes aldı.

“Bizim konuşmamız gerekiyor.”

Chan'ın kalbi bir anda hızlandı.

“Şimdi mi?”

“Evet.”

“Yarıştan önce mi?”

“Biliyorum ama…”

Chan gülmeye çalıştı. “Tamam. Söyle.”

Yuna gözlerini kapattı.

“Bence ayrılmalıyız.”

Chan'ın yüzündeki ifade dondu.

Bir süre hiçbir şey söylemedi.

Beyninin bu cümleyi kabul etmesi birkaç saniye sürdü.

“Ayrılmalıyız derken?”

“Chan…”

“Hayır, bir dakika.” Chan başını iki yana salladı. “Neden?”

“Çünkü…”

Yuna sustu.

Chan'ın içindeki o garip boşluk biraz daha büyüdü.

“Ben bir şey mi yaptım?”

“Hayır.”

“Bir süredir böyle davranıyorsun. Sana bir şey sordum, söylemedin. Mesajlarıma cevap vermedin. Şimdi de gelip ayrılmak istediğini söylüyorsun. Eğer bir şey yaptıysam söyle.”

“Sen hiçbir şey yapmadın.”

“Emin misin?”

“Evet.”

“Öyleyse neden?”

Yuna'nın gözleri doldu.

“Çünkü artık böyle devam etmek istemiyorum.”

Chan ona baktı.

İçinde bir şeyin kırıldığını hissetti ama bunun ne olduğunu anlayamıyordu.

“Başka biri mi var?”

Yuna sustu.

Chan cevabı beklerken kalbinin göğsüne daha sert çarptığını hissetti.

“Yuna.”

Kız sonunda başını kaldırdı.

“Evet.”

Chan'ın nefesi kesildi.

“Kim?”

Yuna birkaç saniye boyunca ona baktı.

Sonra o cümleyi söyledi.

“Ben Hyunjin'i seviyorum.”

Chan'ın dünyası o anda gerçekten sustu.

Koridordaki sesler uzaklaştı. İnsanların konuşmaları, ayak sesleri, havuzdan gelen anons… Hepsi sanki kalın bir camın arkasında kalmıştı.

“Ne?”

“Hyunjin'i seviyorum.”

Chan gözlerini kırpıştırdı.

Hyunjin.

İsim zihninin içinde yankılandı.

Hyunjin.

En yakın arkadaşı.

Çocukluğundan beri hayatında olan insan.

İlk yarışında tribünde olan çocuk.

Kaybettiğinde yanında duran.

Kazandığında ondan daha çok sevinen.

Annesinin bile bazen “Siz ikiniz kardeş gibisiniz,” dediği insan.

Chan'ın dudakları aralandı ama sesi çıkmadı.

Yuna devam etti.

“Bunu sana söylemek istemezdim.”

“Ne zamandır?”

“Chan…”

“Ne zamandır?”

Yuna başını eğdi.

“Bir süredir.”

Chan acıyla gülümsedi.

“Bir süredir.”

Sanki bu iki kelime her şeyi açıklıyormuş gibi.

“Görüşüyor musunuz?”

Yuna cevap vermedi.

Chan başını çevirdi.

Bir anlığına gözlerini kapattı.

İçinden bir şey bağırmak, bir şeyleri kırmak, Yuna'ya yüzlerce soru sormak geldi. Ama hiçbirini yapmadı.

Çünkü birazdan yarışacaktı.

Ve hayatında ilk defa suya girmeden önce ne yapacağını bilmiyordu.

Yuna'nın sesi arkasından geldi.

“Chan…”

Chan durdu.

“Umarım beni affedersin.”

Chan cevap vermedi.

Yürümeye devam etti.

Soyunma odasına döndüğünde aynadaki yansımasına baktı. Yüzü normal görünüyordu. Dışarıdan bakan biri onun birkaç dakika önce hayatındaki en önemli insanlardan birinin başka birine âşık olduğunu öğrendiğini anlayamazdı.

Belki de insanın kalbi kırıldığında böyle görünüyordu.

Sessiz.

Chan derin bir nefes aldı.

Sonra gözlerini kapattı.

Hyunjin'in yüzü zihninde belirdi.

Bir an sonra gözlerini açtı.

Kendi kendine kızdı.

“Şimdi değil.”

Yarış şimdi başlayacaktı.

Ve Chan'ın bütün hayatı boyunca öğrendiği tek bir şey vardı:

Suya girdiğinde geride hiçbir şey bırakmak zorunda değildi.

Sadece devam etmek zorundaydı.

Kulvarına geçti.

Tribünlere son kez baktı.

Hyunjin oradaydı.

Chan onunla göz göze geldi.

Hyunjin gülümsedi.

Chan ise karşılık vermedi.

O anda Hyunjin'in yüzündeki gülümsemenin yavaşça kaybolduğunu gördü.

Belki bir şeylerin ters gittiğini anlamıştı.

Belki de hiçbir şey bilmiyordu.

Chan bunu düşünmek istemedi.

Düdük sesi duyuldu.

Ve kendini suya bıraktı.

Su yüzüne çarptığı anda bütün sesler kayboldu.

Chan'ın zihni boşaldı.

Birinci kulaç.

İkinci.

Üçüncü.

Bedeninin ne yaptığını düşünmüyordu. Kasları aylardır süren antrenmanların ezberini takip ediyordu.

Ama her kulaçta bir şeyden kaçıyordu.

Yuna'nın sesinden.

“Ben Hyunjin'i seviyorum.”

Bu cümle zihninin içinde tekrar tekrar yankılanıyordu.

Chan daha hızlı yüzdü.

Sanki biraz daha hızlanırsa o cümleden uzaklaşabilecekti.

Biraz daha.

Biraz daha.

Son metrelerde ciğerleri yanmaya başladı.

Ama durmadı.

Bitiş duvarına dokunduğunda birkaç saniye boyunca başını sudan kaldırmadı.

Sonra nefes nefese yüzeye çıktı.

Skor tabelasına baktı.

Birinci.

İnsanlar bağırıyordu.

Tribünlerde ailesi ayağa kalkmıştı.

Annesinin gözlerinde yaş vardı. Babası alkışlıyordu.

Ve Hyunjin…

Hyunjin de ayağa kalkmıştı.

Chan onun yüzüne baktı.

Bir an için çocukluklarından bir görüntü geldi aklına.

Küçük bir havuzun kenarında oturan Hyunjin.

“Bir dahaki sefere.”

Chan gözlerini kapattı.

O görüntü kayboldu.

Madalyasını aldıktan sonra kimseyle konuşmadan soyunma odasına gitti.

Kapıyı kapattığında dışarıdaki alkışların sesi azaldı.

Chan bankın üzerine oturdu.

Madalyayı avucunun içinde sıktı.

Aylarca istediği şey buydu.

Kazanmıştı.

Ama nedense hiçbir şey hissetmiyordu.

Madalyaya baktı.

Sonra yere bıraktı.

Kapı birkaç dakika sonra yeniden açıldı.

Chan başını kaldırmadan kimin geldiğini anladı.

“Git.”

Hyunjin kapının yanında kaldı.

“Chan.”

“Git dedim.”

“Ben sadece konuşmak istiyorum.”

Chan başını kaldırdı.

“Ben istemiyorum.”

Hyunjin birkaç adım attı.

“Bana kızgın olduğunu biliyorum.”

“Gerçekten mi?”

“Chan…”

“Duyduklarım doğru mu? ”

Hyunjin durdu.

“Ne?”

“Yuna seni seviyormuş?”

Hyunjin'in yüzü değişti.

Chan cevap beklemedi.

“Doğru mu? ”

“Evet.”

Tek kelime.

Chan başını eğdi ve birkaç saniye boyunca sessiz kaldı.

Sonra güldü.

Ama bu, mutlu bir gülüş değildi.

“Tabii.”

Hyunjin ona yaklaştı.

“Ben bunu istemedim.”

“Ne istemedin?”

“Seni kaybetmek.”

Chan'ın gözleri doldu ama ağlamadı.

“Beni kaybetmekten korkuyorsan neden yaptın?”

Hyunjin cevap veremedi.

“Biliyor musun,” dedi Chan, sesi bu kez daha alçak çıkarak, “hayatım boyunca yarışlardan önce tribünlere baktığımda seni aradım.”

Hyunjin'in yüzündeki ifade değişti.

“İlk yarışımda oradaydın.”

“Biliyorum.”

“Kaybettiğimde oradaydın.”

“Evet.”

“Kazandığımda da.”

Hyunjin'in gözleri doldu.

“Chan…”

“Her seferinde seni gördüm.”

Chan ayağa kalktı.

“Ve şimdi sana baktığımda sadece bunu görüyorum.”

Hyunjin başını eğdi.

“Üzgünüm.”

“Bunu söylemen hiçbir şeyi düzeltmiyor.”

“Biliyorum.”

“Yuna'yı seviyor musun?”

Hyunjin uzun süre sustu.

“Bilmiyorum.”

Chan'ın yüzündeki acı daha da belirginleşti.

“Ne demek bilmiyorum?”

“Her şey çok karışık.”

“Benim için değil.”

Hyunjin ona baktı.

Chan'ın gözlerinde öfke vardı ama öfkenin altında başka bir şey daha saklıydı. Kendisi bile o duygunun ne olduğunu bilmiyordu.

“Sen benim en güvendiğim insandın.”

Hyunjin'in dudakları titredi.

“Hâlâ öyleyim.”

Chan acıyla başını salladı.

“Hayır.”

“Chan…”

“Artık değilsin.”

Hyunjin ona doğru bir adım attı.

Chan geri çekilmedi.

İkisi arasındaki mesafe gittikçe azaldı.

Chan, Hyunjin'in gözlerine baktı.

İlk defa bu kadar yakındı.

Ve ilk defa onun yüzüne bakarken ne hissettiğini anlayamıyordu.

Öfke miydi?

Kıskançlık mı?

Kaybetme korkusu mu?

Yoksa yıllardır başka bir isimle sakladığı bir şey mi?

Chan bunu düşünmek istemedi.

Hyunjin bir şey söylemek için ağzını açtı.

“Chan, ben—”

Chan bir anda onu öptü.

Kısa sürdü.

Ne romantik bir an gibiydi ne de ikisinin de hazır olduğu bir şeydi.

Sadece bir anda olmuştu.

Öfkenin, kırgınlığın, korkunun ve yıllardır birbirlerinin hayatında taşıdıkları o tarif edilemez yakınlığın arasından çıkmıştı.

Chan geri çekildiğinde ikisi de donup kalmıştı.

Hyunjin'in gözleri büyümüştü.

Chan'ın nefesi düzensizdi.

Kendi yaptığı şeye kendisi de inanamıyordu.

Bir saniye boyunca Hyunjin'e baktı.

Sonra gözlerini kaçırdı.

Hiçbir şey söylemedi.

Kapıyı açtı ve çıktı.

Koridorda yürürken adımlarını hızlandırdı.

Ne yaptığını düşünmek istemiyordu.

Ama zihni durmuyordu.

Yuna'yı düşündü.

Sonra Hyunjin'i.

Sonra o öpücüğü.

Ve ilk kez, yıllardır hayatının en önemli insanı olan Hyunjin'e karşı hissettiklerinin gerçekten ne olduğunu kendine sormak zorunda kaldı.

Belki de bazı soruların cevabı, insan hazır olduğunda değil, artık kaçamayacağı zaman ortaya çıkıyordu.

İkisinin de bilmediği bir şey vardı.

Bu hikâye bugün başlamamıştı.

Aslında çok daha önce başlamıştı.

On yıl önce…

Bazı hikâyeler ilk görüşte başlamaz. Yıllarca yan yana büyür. Sessizce bekler. Birbirlerinin en büyük sırlarına dönüşür. Ve insan, bir gün her şeyin değiştiğini fark ettiğinde, başlangıcın aslında çok daha eski olduğunu anlar.

Bizim hikâyemiz de böyle başlamıştı.

Yan yana duran iki ev. Aralarında alçak bir bahçe duvarı. Avustralya'dan yeni gelmiş, Kore'yi henüz tanımayan yedi yaşındaki bir çocuk. Ve bahçenin diğer tarafında oyun oynayan, ondan yalnızca birkaç ay küçük başka bir çocuk.

O gün birbirimize yalnızca isimlerimizi söylemiştik.

Henüz birbirimizin hayatında ne kadar uzun kalacağımızı bilmiyorduk. Henüz birbirimizin en güvenilir insanı olacağımızı bilmiyorduk.

Ve kesinlikle…

Yıllar sonra birbirimizi öperken, bütün dünyanın sustuğunu hissedeceğimizi bilmiyorduk.

Bölüm sonu

0 yorum

Bu bölüme henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu sen yaz.