Senin Peşinden
Oğuzhan YILMAZ
’’Yazmak istiyorum’’ dedim, ’’otur yaz canım’’ dedi. Oturdum…
***
Kerkük’e on beş kilometre yazan tabelayı görünce çok sevindi;
- Çok Türkmen var bu şehirde, dedi.
Neden bu kadar sevindiğini anlamamıştım. Her ne kadar Arapçayı iyi bilmiyor olsa da baba tarafından Arap kökenliydi. Annesi de Boşnak. Taksici ani bir hareketle direksiyonu sola kırdı ve bir yol üstü lokantasına girdi. Yüzünü ekşitti Cemile. İri siyah gözlerinde bir hüzün belirdi. Sonradan öğrenmeye çalıştığı yarım yamalak Arapçasıyla bir şeyler söylemeye çalıştı ama adam hiç tepki vermiyordu. Bana döndü sonra,
- Ne diye girdi ki buraya şimdi, iki saatlik yolda mola mı verilirmiş?
- Gel biz de çay içelim bari, dedim. Sen çayları söyle ben bir tuvalete gideyim, ne de olsa aramızda Arapça bilen bir sen varsın.
- Dalga geçme benimle, bunlar Arapça filan anlamıyor. Belki de anlıyorlar ama konuşmuyorlar. Baksana burada resmen Kürdistan kurulmuş. Kendi dillerini oturtmak için bilerek de konuşmuyor olabilirler, dedi.
Ben inanmaz gözlerle, ‘’olabilir’’ deyince, ‘’uyuz’’ deyip sırtını döndü bana. Uyuz deyince, nedense onu daha çok sevmek geliyordu içimden.
Tuvalete gitmek için lokantanın mutfak bölümünden geçmem gerekti. Yerlerdeki et parçalarına basmamak için türlü şekillere girmek zorunda kaldım. İğrenç bir görüntüydü, ama tuvaleti görünce kusmamak için kendimi zor tuttum ve dışarı zor attım. Otele kadar dayanabilirdim sanırım. Cemile yüzüme bakınca şaşırdı.
- Ne oldu sana böyle, ne gördün tuvalette?
- Boş ver, tuvalette ne görülürse, ben de onu gördüm.
- Çayın burada, şeker kullanıp kullanmadıklarımızı sormuyorlar, direk şerbet gibi çayı uzatıyorlar, dedi
- Şay Süleyman-i, dedim.
- Şuraya bak, sanki Türkiye’de bir kasetçinin önündeyiz, dedi.
İbrahim Tatlıses, Ebru Gündeş, İzzet Yıldızhan, Sibel Can ve hatta benim bilmediğim bir sürü Türk şarkıcı. Ama en çok İbo… Taksici bütün Türkçe şarkılarını ezbere biliyordu sanki. Kasetten çok onu dinledik gelene kadar. Sanki bu ülkede adaylığını koysa Barzani’den daha çok oy alır…
Çaylar biterken yağmur tekrar başladı. Bugün ne kadar çok yağıp dinmişti. Bari Erbil’de otel ararken yağmasa diye düşündüm. Şimdi birde ıslanıp kıyafet değiştirmek zorunda kalmayalım. Taksici hadi gidiyoruz dercesine bir işaret yaptı. Ben kalktım. Cemile marketten çikolata seçmeye çalışıyordu. ‘’Baksana’’ dedi sevinçle,
- Türkiye’de herhangi bir markette gibiyim. Ülker, Eti, Saray bütün ürünleriyle burada... Her şey Türkiye’den... Başka bir ülkede değiliz de, Türkiye’nin herhangi bir şehrinde gibiyiz.
Gamzesine takıldı gözlerim, gülerken ne kadar güzel görünüyordu. Gözlerinden bir ışık saçılıyordu etrafa. Ve etrafındaki herkesi sarıp sarmalıyordu. Aslında çok güzel biri sayılmazdı ama bir gülüşüyle bir adamı bırak bir şehirden bir şehre, bir ülkeden bir ülkeye peşinden koşturabilirdi.
Taksi yol almaya başlayınca Kerkük şehir merkezi yerine çevre yolundan Erbil tarafına yöneldik. Uzaktan petrol kuyuları görünüyordu. Kuyularda sıkıntı olmaması için yakılan petrolden çıkan dumanlar ürkütücüydü. Sanki bir Türkmen vekilin evine roket atılmış hissiyatı geliyordu insana. Şehrin içinden geçmeyince üzüldü Cemile. Dolmuş takside başka yolcular olmasaydı belki geçirirdik ama olmadı.
- Yine geliriz, dedim
- Çok zor, dedi.
Konuyu değiştirmek için,
- Kim bilir ne kadar çok petrol çıkıyor bu şehirde değil mi, diye sordum.
Bilgisini göstermek için üzüntüsünü unutarak,
- Bak sana bir şey söyleyeyim mi, dünya petrolünün yüzde onu Irak topraklarından çıkıyor diyorlar, ama bence en az yüzde ellisi daha çıkarılmayan kısmı.
Ben şaşırmış edasıyla anlatmasına yardımcı oluyordum;
- Ve Irak’taki bu kapasitenin yüzde sekseni de Kerkük’den.
- Vay be! Şu rakamlara bak. Atatürk tevekkeli uğraşmamış bu toprakların Misak-ı Milli sınırlarında kalması için, dedim.
- Ya ne sandın, dedi, tekrar güzel gülümsemesiyle.
- Şimdi Barzani bu topraklarda referandum olacak da, Kerkük elinden ayrılacak diye ödü kopuyor. Ama adam uyanık, bak şu tepelere; hep evler, villalar. Başka şehirlerdeki Kürtleri buraya getirmek için onlara uygun fiyatlarla dağıtıyorlar. Neden? Nüfusu çok görünsün diye. Zaten benim tahminim artık nüfus üstünlüğünü kurmuştur. Yani anlayacağın, Kerkük’te, Erbil ve Süleymaniye gibi artık bir Kürt kenti olmuştur vessalam.
O etrafı izlerken ben onun gamzelerinde hülyalara dalmış, rahmetli Barış Manço’nun söylediği ‘Gamzedeyim deva bulmam, garibim bir yuva kurmam’ şarkısını mırıldanmaya başlamıştım.
Ani bir frenle irkilerek uyandım. Başım Cemile’nin omzuna düşmüş ve o simsiyah saçlarındaki nergis kokusuyla bir bahar sabahında uyanıyormuşum gibi hissettim. Biraz mahcup olmuştum. Bu tarz hareketlerden hoşlanmadığını bildiğim Cemile, gözlerinin içiyle gülüyordu bana. Bir anne şefkati ile ‘sorun değil’ demek istiyordu sanki. Ben etrafa baktığımda bu güzel yollar, bu modern binalar, yollardaki bu heybetli aydınlatma direkleri olan şehrin Erbil olup olmadığını çözmeye çalışıyordum. Şoför bir şeyler diyordu. Cemile’ye baktım;
- Son durak burasıymış, dedi.
- Terminal gibi bir yer yok muymuş, şimdi birde taksi mi arayacağız, dedim.
Taksiden inip arabanın bagajından eşyalarımızı aldık. Etrafa bakarken bir taksi durdu önümüzde.
- Bak taksi aramamıza gerek kalmadı, o bizi buldu, dedi Cemile.
- Taksiye hiç binmeyelim, şu yolun karşısındaki otel güzel görünüyor. Fiyatı da uygunsa orayı tutalım bence, dedim.
Başıyla onay verdi. Ben bavulları yüklendim. Taksiciye hayır anlamında başımızı sallayıp gönderdik.
- Hepsini aldın eşyaların, birazını bana ver bari, dedi.
‘Ben sana nasıl kıyarım, nasıl taşıtırım o güzelim narin ellerinle bu yükü’ demek isterdim. İçimden söyleyebildim ancak.
- Hele bir karşıya geçelim de, dedim zorlanarak.
Otel üç yıldız ayarında nezih bir yere benziyordu. Resepsiyondaki şişman kız Fransızca biliyordu.
- Şükür sonunda Fransızca bilen birine rastladım, dedim resepsiyondaki kıza.
O da gururlandı. ‘’ Ben Bağdatlıyım aslında’’ dedi. Burada Bağdatlı olmak Türkiye’de İstanbullu olmak gibi bir şeydi sanırım. Cemile’ye karşı dil bilmez garip pozisyonundan çıktığım için mutluydum… İngilizcem de iyiydi ama Fransızca ana dilim gibiydi. Tek kişilik oda fiyatı 75$ dı. İki kişilik 90$. Biz tabi ki iki tane tek kişilik tutacaktık. Ben ancak hayallerimde görürdüm onunla aynı odada kalmayı… Ama bu hayal için bile bir ömür boyu bekleyebilirdim aslında… ‘’Tufan!! Tufan! Diye iki kere seslenince kendime geldim. Ne güzel Tufan diyordu. Sürekli benim adımı söylese ne olurdu sanki? Ama ismimi kullanmamak için, her yolu deniyor gibiydi nedense.
- Acaba odalara baksak mı, dedi.
- Yok ya gerek yok, otel iyi görünüyor, tutalım, dedim
- Tamam, nasıl istersen, dedi. Masum bir kedi yavrusu gibiydi. Ne desem yapacaktı.
****
Beşinci kattan şehri izleyip sigaramdan duman çekiyordum içime. Arada bir öksürük tutuyordu ama elimden de bırakmıyordum. Aslında içmeyi bile bilmiyordum bu mereti. Sırf Cemile’yle karşılıklı içelim diye, sırf o sigarasını yakacakken yanımda ateş bulunsun diye. Her şey sırf ona yaranmak içindi. ‘Sahi benim ne işim vardı bu şehirde, sahi niye gelmiştim?’ Tekli koltuğa oturdum. Bavulun yan gözüne koyduğum Tutunamayanlar’ı aldım elime. Ne de olsa ben de bir tutunamayan değil miydim? Nasıl da zorlanıyordum bu kitabı anlamak için. Acaba bir ben mi zorlanıyordum yoksa ortalama okur dedikleri her tip benim gibi miydi? Kitap okumuyordum sanki matematik problemi çözüyordum. Bir mühendis kitap yazınca böyle oluyordu herhalde?
Kahvaltıya geç indi. Gözleri şişmişti. Belli ki gece boyu ağlamıştı yine. Ben cam kenarında bir masaya oturmuştum. Yoldan geçen arabalara bakıyordum. Kahvaltımı yarılamıştım. Et ağırlıklı bir kahvaltı vardı otelde. Gelip yanıma oturdu. Sadece kahve almıştı. Hiçbir şey sormadım. Sorsam da söylemiyordu zaten. Hep geçiştiriyordu… Ama ben biliyordum; babası tarafından terk edilen bir kız çocuğunun, yüreğine işlemiş bir acıydı duyduğu. Baba ve kız arasındaki sevgi çok başka olur derler. Babam öldüğünde ablamın halini hatırlıyorum da, perişandı kızcağız. Oysa annem de, ben de yatalaklıktan kurtulduğu için en çok babam sevinmiştir öldüğüne diye düşünüyorduk. Belki de kendimizi kandırıyorduk. Belki o ölünce biz ferahlamıştık, buydu hissettiğimiz. İnsanoğlu hep böyle değil midir zaten, mutlaka bir kulp bulur açıkça dile getiremeyecekleri şeyler için. Oysa ablam hiç ihanet etmedi babama. Annemden çok o baktı yatalak zamanlarında. Günde iki üç kere uğrar altını alır, temizler, siler, suyunu verir, yemeğini yedirir ve giderdi. Sırf bu yüzden, kocası ile arası kötü bile olmuştu. Evet, babam ölmek istediyse, ablama verdiğini düşündüğü eziyetten kurtulmak için istemiştir.
- Bir şey almadın, dedim. Aslında vereceği cevabı biliyordum. Ve beni hiç
yanıltmıyordu. Çok düzdü. Hiç oynamıyordu. Bu muydu onu bana çeken, hayatımda gördüğüm herkes oynarken, onun kendi olması mıydı beni onun peşinden sürükleyen?
- Canım istemiyor, dedi duygusuzca.
- Dikkat ettin mi ne kadar çok et yiyorlar bu ülkede, dedim. Cevap vermedi. Kafası ile
onayladı. Kahvesini içerek dışarıya bakıyordu. Kafasını omzuma koyup saatlerce ağlamak istiyordu, bunu hissediyordum. Keşke ağlasaydı. Keşke o simsiyah saçlarını okşayarak onu teselli etseydim. İçindeki hayata karşı dirençli durmaya çabalayan amazonu gönderseydi bir yerlere. Bana ihtiyaç duysaydı yani. Ne olurdu ki?
- Hatırlıyorum da bizim çocukluğumuzda daha çok et ağırlıklı beslenirdik. Herkesin evine girerdi et. Şimdi et yemek için belli bir gelir seviyesinde olmak lazım. Çok saçma de’mi?
Ben kendi kendime konuşuyordum ama bunu yapmam lazımdı. Onu sorunlarıyla baş başa bırakamazdım, hayatın içine bir şekilde sokmam gerekiyordu.
- Düşünsene yurt dışından hayvan ithal etmeye başladık. Yani hayvancılıktan hiç anlamam ama bizim onca meralarımız, otlaklarımız varken, koca ülkenin et ihtiyacını dışarıdan sağlamak bana çok korkunç geliyor. Hayvan olmayınca sütte pahalı… Avrupa’nın en az süt tüketen ülkesi, en az et yiyen ülkesi… Anlamıyorum, sadece bakliyatla bu bebelerin beyinleri nasıl gelişecek? Hoş onu da ithal etmeye başladık ya, neyse, dedim. Birden yüzüme baktı.
- Neden anlatıyorsun bunları, dedi. Ben cevap veremedim. ‘’Şey, yani’’ diyebildim ancak. Oysa hep anlayışlı olmuştu benim boş boğazlıklarıma.
- Kahvaltını bitirdiysen çıkalım, ya da istersen sen otelde kalabilirsin, ben tek başıma giderim, dedi soğuk bir ifadeyle.
Onun için dün gece epey zor olmuş sanırım diye düşündüm. Telaşla ayağa kalktım;
- Yok, ben hazırım hadi gidelim, dedim.
Taksi bizi şehir merkezine getirdi. Pazar yeri gibi kalabalıktı. ‘’Hada mall ’’ dedi şoför. Biz arabadan inerken paranın üstünü uzatıyordu. O gelişmiş bölgeden, bu eski binaların, kalabalığın bulunduğu yere gelince, şimdi bir Ortadoğu ülkesinde olduğumu hissetmiştim. Seyyar satıcılardan yürüyemiyorduk. Az ilerde bir cami vardı. Küçük ve bakımsız bir camiydi.
Cemile ile yan yana yürüyorduk, ara sıra ellerimiz birbirine dokunuyordu. Oysa ben o ellerin kenetlenmesini ve hiç ayrılmamasını hayal ediyordum. Cemile başka alemlerdeydi. Heyecanlıydı, buluşma anı yaklaştığı için nefesini kontrol edemiyordu.
İnşaat alanına geldik. Epey bir dönüm arazi kapatılmıştı. Çoğu eski binalar yıkılmıştı. ‘On yıla kalmaz burası Dubai gibi bir yer olur’ diye düşündüm. İyi bir petrol geliriyle küçük ülkelerdeki inanılmaz gelişmeye gözlerimle şahit olmuştum. Kapı gibi bir yeri ittim, içerden bir işçi göründü. Bir şeyler söyledi. Cemile’ye baktım, babasının ismini zikretti adama; Kerim Uzunlar. Bu ismin sahibini hiç tanımıyordum, ama onu seviyordum aslında. Onu bulamamayı seviyordum. Onu aramayı seviyordum. Onu ararken Cemile’nin hep yanımda olmasını seviyordum. Oysa Cemile ne çok nefret ediyordu ondan. İnsan nefretinin ardından bu kadar koşar mı peki?
‘’Al mudur, Al mudur’’ deyip bizi içeri yönlendirdi işçi. Biz inşaat demirlerine dikkatli bir şekilde basarak içeri doğru yürümeye başladık. ‘Allah’ım, ne kadar büyük bir inşaat’ dedim kendi kendime. Daha önce birçok yurt dışı inşaatında bulundum, ama bu gerçekten büyüktü. Binlerce işçi çalışıyordu.
Cemile’ye baktım, yüzü sararmıştı. Ona bir şey olacak diye çok korktum. O cesareti nasıl bulduysam kendimde, omzundan tutup durdurdum. Bu cesaretime oda şaşırmıştı. Yüzüne baktım. ‘’ Biraz nefeslen’’ dedim otoriter bir tavırla.
- Ve biraz su iç, diye ekledim. Çantasında her zaman küçük bir şişe su bulundururdu.
- Tamam, dedi. Sudan bir iki yudum aldı. Birkaç derin nefes aldı. Biraz kendine gelmişti.
- İyi misin, dedim. Başıyla onayladı. Bu onayda ayrıca müteşekkir bir ifade vardı.
- Sakin ol lütfen, dedim. Yürümeye başladık. Daha iyi görünüyordu.
Şimdi de ben heyecanlanmaya başlamıştım. Sonunda Kerim Beyi bulacaktık işte. Ve ben Cemile ile birlikte olma imkanından yoksun kalacaktım. Normal zamanlarda hiç icabet etmezdi ki davetlerime; ’bir kahve içelim’ desem hep bir bahanesi olurdu. Yürüdükçe kalbim daralıyordu. Oysa onunla ne kadar da mutlu olmuştum bu seyahata çıkmaktan. Şimdi her şey bitecekti. Kerim Bey’i artık sevmeyecektim. ‘Acaba bulmasa mıydık’ diye geçirdim içimden. Sonra bu düşünceden dolayı kendimden nefret ettim. Eğer Cemile’yi gerçekten sevseydim, onun mutluluğu için kendiminkinden vazgeçmeliydim. Ama Allah’ım, ben onu gerçekten çok seviyorum!
Ofislerin bulunduğu konteynırlara geldik. Cemile kapıdaki adama bir şeyler dedi. Adam içeri gitti ve bir dakika sonra tekrar gelip bizi içeri davet etti. Daha önce bir çok kez bulunmuştum bu konteynır ofislerde. Genelde hep sıcak olmuştu içleri. Ama içerisi o kadar serindi ki bir an için üşüme bile geldi bana. Her küçük odada bir klima çalışıyordu. Türkçe konuşan bir bey karşıladı bizi;
- Hoş geldiniz, buyurun oturun şöyle, dedi.
Tokalaşıp masanın önündeki koltuklara oturduk. Ben, bu genç adam tabiî ki babası değildir diye düşünürken,
- Demek Kerim Ağabey’i arıyorsunuz? Ama maalesef o artık burada değil, dedi adam
Cemile durgunlaştı. Benimse hislerim karmakarışıktı…
- Size birer çay söyleyeyim, dedi adam. Ben hemen atlayıp;
- Şekerli olmasın lütfen, dedim. Adam gülümsedi. Yardımcısına seslendi, çayları söyledi. Sonra bize dönüp;
- Neyiniz olur Kerim ağabey, diye sordu. Ben tam cevaplayacakken Cemile araya girdi;
- Bir yakınımız olur, buraya gelmişken selam verelim dedik
Cemile ile birbirimize baktık. Cemile sorulması gereken soruyu soramıyordu. Ama benim için iyi bir fırsattı.
- Peki, şimdi nerede biliyor musunuz?’’ diye sordum.
- Şirketimiz Dubai’de yeni bir inşaat projesi aldı, ee Kerim ağabey de bu işin duayenlerinden olduğu için onu oraya yönlendirdiler.
Çaylar gelmişti. Cemile yine durgunlaştı. Ben Cemile ile geçireceğim daha fazla zamanı düşünerek adama yine sordum;
- Peki adresi filan var mı Dubai’deki inşaatın, verebilir misiniz?
Cemile şaşkınlıkla bana baktı. ‘Sanki bana ne oluyor’ der gibiydi. Ama ben kayıtsızdım…
- Adresini bilmiyorum ama ben size şirketin web sayfasını vereyim, orada detayları ile bulabilirsiniz, dedi.
Bir kağıda yazıp uzattı bana. Bu koca burunlu, sarışın adamı sevmiştim. Kesin Karadenizlidir diye düşündüm. Koca burun, inşaat, sarışınlık başka ne olabilirdi ki?
Adamla vedalaşıp çıktık oradan. Cemile hiç konuşmadan hızlı adımlarla yürüyordu. Ben de ona yetişmek için koşturuyor gibiydim. Dakikalarca bilmediğimiz sokaklarda yürüdük. Eski sokaklardan, modern binalara, sonra tekrar eski sokaklara geçiyorduk. Sonunda büyük bir caddeye geldik. Geniş yollar, büyük mağazalar, nereye baksan Türkiye’den mobilya, tekstil, televizyon markaları ve reklamları vardı.
- Hey, tamam dur, biraz nefes al, dedim.
Bir üst geçitteydik. Altımızdan vızır vızır arabalar geçip duruyordu. Yüzüme öfkeyle baktı.
- Neden istedin ki adresi, dedi.
Ses çıkarmadım. Yüzüme öfkeyle bak ama sevgisiz bakma diye düşünüyordum.
- Seni ilgilendirmeyen işlere burnunu sokma lütfen, dedi.
- Tamam, neden kızıyorsun ki, istemiyorsan yırtıp atarım, sana iyilik olsun diye istemiştim’’ dedim.
- Bana iyilik yapma, ben senden bir şey istemeden benim için bir şey yapma, tamam mı, dedi.
Öfkesi hala geçmemişti. Bense alttan almaya hiç niyetli değildim.
- Tamam, peki… Nasıl istersen, al işte yırtıp attım.
Kağıdı birkaç parçaya bölüp yere fırlattım. Parçalar alttan geçen arabaların üstüne doğru uçuyordu.
- İyilik yap denize at demişler, bende iyilik yapıp yırtıp attım, tamam mı, diye çıkıştım.
Şaşırdı. Benden bu tavrı hiç beklemiyordu. Ona hep alttan alacağımı düşünüyordu, haklıydı aslında. ‘’Tamam’’ dedi sakince. Ben hınzırca gülüyordum içimden. Kağıdı yırtmam önemli değil, ben o web sayfasını kafama yazdım bile diye düşünüyordum. Belki o da yazmıştı. Bize bir yolculuk daha görünüyordu, bundan emindim.
Üst geçitte birçok resim çektim cep telefonu ile.
- Buranın kebabı çok iyi derler, bak şu karşıdaki restoran güzel görünüyor, ne dersin, dedim.
- Tamam, olur, dedi.
Barışmıştık. Ses tonu ile gözleri ile her şeyi anlatıyordu bana. Gülümsedim.
- Sonra gidip bavullarımızı toplarız, dedim.
Hafif gülümsemesiyle beliren gamzesini gördüm. Mutluydum, mutluyduk.
***
Uçağın tekerlekleri piste değince irkilerek uyandım. Korkudan ön koltuklara tutundum. Cemile bana bakıyordu. Çok utandım. Oysa onun karşısında ne kadar da güçlü durmaya çalışıyordum. ‘Benim de korkularım var Cemile, beni korkularımla sev ne olur’ demek geldi içimden. ‘İstanbul’a hoş geldiniz’ anonsuyla birbirimize baktık. Ayrılık vakti gelmişti yine. İstanbul! Dünyada en çok sevdiğim şehir, beni sevdiğimden neden ayırıyorsun? Acaba onun içinde de bir parça olsa hüzün oluyor mudur benden ayrılıyor diye? Hiç renk vermiyor. Hep resmi duruyor benimle… Tufan Bey deyip durdu bir yıl boyunca. Tufan desin diye günlerce dua ettim. Kendime çok şaşıyorum bazen. Kadın konusunda hiç de yeteneksiz ve bilgisiz sayılmazdım ama Cemile’nin karşısında dut yemiş bülbüle dönüyordum.
Çantalarımızı alıp uçaktan çıkarken, yorgun ama hala gülümsemeye çalışan hosteslere takıldı gözlerim. Ne zordu aslında onların işi. Onca insana güler yüzlü davran, kaprislerini çek, sarhoşuyla uğraş. Yüzlerinden anlaşılmasa da gözlerinden bir an önce herkes defolup gitse de biz de evimize gidip dinlensek dediklerini hissediyordum.
Pasaporta gelince Türkler için ayrılmış kısma geçtik. Güzel dizayn edilmiş bu görkemli havaalanıyla gurur duyuyordum aslında. Burası yapılmadan önce ne kadar da basit bir yerdi, ne kadar da Ortadoğuluyduk! Oysa şimdi birçok Avrupa ülkesinde böyle havaalanı yoktu. Peki görüntüyü değiştirerek ruhumuzu sarmış olan Ortadoğulu kimliğimizden kurtulmamız mümkün mü? Değil tabiî ki, hala kral gibi davranıyoruz siyasilerimize. Neredeyse, Dubai Emiri gibi resimlerini tuvaletlere asacağız. Ama bu zaman başka bir zaman, Araplar bile uyandı. Birçok Arap ülkesinde rejimler yıkıldı. Mübarek’in gideceği kimin aklına gelirdi? Kaddafi’nin bir depoda öldürüleceği, Esat’ın tahtının sallanacağı? Onca zaman gidip geldim bu ülkelere, bu adamların ismi geçince nasıl korku ile yüzleri sararıyordu o halkın. Şimdi olanlara şaşırmadım desem yalan olur.
Arkamdaki sırtıma dokununca kendime geldim. Pasaport polisi bana bakıyordu. Cemile diğer taraftan işlemini yaptırmış karşıda bekliyordu. Polise pasaportu uzatınca yukarıdaki kameraya bakmamı tembihledi. Her pasaportumu uzatışımda acaba bir sorun çıkar mı, beni burada bekletirler mi, isim benzerliğinden bile olsa beni karıştırıp sorguya alırlar mı diye aklımdan geçiriyordum. Neden geçiriyordum ki, ben şizofren miyim? Benden önce geçen de böyle düşünmüş müdür acaba, ya da benden sonra geçecek olan böyle düşünecek mi? Ya da Cemile hiç böyle düşünmüş müdür? Neyse bu soruyu da kimseye soracak değilim ya?
Bavullarımızı alıp metroya bindik. Ben taksiyle gidelim diye artistlik yapmıştım ama Allah’tan Cemile böyle ucuz kahramanlıklara aldırmayacak kadar görgülü biri. Metrolarda ne kadar çok film karelerinden çıkmış insan yüzleri vardı. Bazen yorgun, bazen hayattan bıkmış. Bazen de Aksaray üzerinden İstiklal Caddesi yapmak için binmiş, eğlenceye odaklanmış mutluluk oyunu oynayan genç tipler.
Metrodan sonra yakın mesafe diye bir taksiye atladık. Cemile’yi Beşiktaş’taki evinin önüne bıraktık.
- İstersen bavullarına yukarı kadar yardımcı olayım, dedim.
- Yok, gerek yok, çok ağır değil zaten, sen yoluna devam et, haberleşiriz sonra, dedi.
Böyle diyeceğini zaten biliyordum. Tokalaştık. Gözlerinde bir anlam aradım, sadece yorgunluk gözüküyordu. Arabaya bindim. ‘’Gümüşsuyu’’ dedim şoföre. Sonra düşünmeye başladım. Evinin içi nasıldı acaba, onu bile bilmiyordum. Düzenli miydi, evde nasıl dolaşırdı, çok dostu var mıydı, onu ziyarete gelirler miydi? Peki, ben onu bir yıldır tanıyordum, neden bir gün olsun bir kahve içmeye davet etmedi beni? Peki başka erkek arkadaşları girdi mi o eve? Eğer girdiyse… Hayır, hayır bunu düşünmek bile istemiyorum. Çok soğuk bir kadın aslında, benden başka onu kimse çekmez… Ancak benim sevgim onun kaprislerine katlanır. İşte yine kendini kandıran klasik erkek kafam ortaya çıkmıştı.
Alman Konsolosluğunun yanından, otelin altındaki caddeye, oradan önce sola, sonra sağa döndük. Biraz ilerleyince en az yirmi beş yıllık üç katlı bir apartmanın önünde durduk. İşte burası benim evimdi. Taksiciye parayı verip gönderdim. Elimde bavulum ile apartmanların arasından görünen denize doğru baktım. Ne de çok seviyordum burayı. Hele yurt dışından buraya dönünce bir dinginlik geliyordu üstüme. Şimdi küçük daireme çıkacaktım, kendime bir kahve yapıp, balkonda ayaklarımı uzatarak denizi seyredecektim. İyi bir müzik açacaktım, belki klasik bir müzik. Sonra Cemile’yi düşünmeye başlayacaktım. Belki dertlenip başlayacaktım içmeye. Müzik, klasik müzikten daha damardan olanlara dönecekti. Mesela Erkin Koray, ya da Cem Karaca, hadi bilemedin Kıraç, belki de Funda Arar... Ama şarkı seçimi kesinlikle damardan olacaktı.
Kapıyı açıp içeri girdim. Bavulu kapının kenarına koydum. Hemen balkona yöneldim. Boğazda bir akşamüstü, yarımada bana bakıyor ben ona. İşte bu… Şu anda beni hayata bağlayan bir bu manzara, bir de Cemile’nin gamzelerini gördüğüm an. Kendimi balkondaki kanepeye bıraktım. Nasıl da yorulmuşum.
Ne kahve, ne bira… Sabah güneş ışıkları yüzüme çarparken titreyerek uyandım. Deniz harika görünüyordu. İşte dünyanın en güzel şehri… Ve bu en güzel şehre en güzel noktadan bakan, babadan kalma bu köhnemiş daire. Kendime bir kahve yapayım. Ya da boş ver kahveyi, ben en iyisi gidip Galata köprüsünde kendime mükellef bir kahvaltı söyleyeyim. Limitsiz çay içeyim.
Saat sabahın sekizi… Şehir uyanmış, herkeste bir koşturmaca... İşe yetişmeye çalışan insanlar... Esnaf hazırlıklarını yapıyor. Yeni bir güne uyanıyor Şehr-i İstanbul. Sadece beş gündür ayrı olmama rağmen çok özlemişim bu şehri. The Marmara Otelinin yanından geçiyorum. Kafeteryasını çok severim bu otelin. Aslında bir iki kere ancak gitmişimdir ama bana çok huzurlu bir ortammış gibi gelir. Pahalı olmasa kahvaltımı aslında orada yapabilirdim. Paramı idareli kullanmam lazım. Zaten boş ver, köprü gibisi yok şu anda bana. İstiklal’e girince ait olduğum yere geldiğimi hissediyorum her seferinde. İşte burası ‘the center of the world’, dünyanın merkezi. Kime söylemiştim bu cümleyi? Evet, yurt dışından gelen bir inşaat mühendisine, ya da bir mimara… O ne demek istediğimi çok anlamamıştı ama çok güzel bulmuştu burayı. Farkı anlayamıyordu tabi, burayı güzel bulmak değildi mesele, mesele burayı hissedebilmekti. Bu hissiyatı alan hiç kimse kopamazdı bu caddeden. İstiklal Caddesi, ya da Osmanlı’daki deyimiyle Cadde-i Kebir ya da Fransızların dediği gibi Grand Rue de Pera. Adı her ne olursa olsun, burası benim caddemdi, yani hissedenlerin caddesi. Ve adım gibi eminim en az bir milyon insan vardı bu caddeyi hisseden.
Galatasaray Lisesinin önüne gelince, cadde buradan itibaren ikinci bölüme geçiyormuş gibi hissetmişimdir her zaman. Şimdi daha sakin kısım başlıyor. İnsanlar daha az çarpıyor birbirine. Zincir kitapçılarda müzik yayınları başlamış bile. Oysa dün gece sabaha kadar eğlence olmuştur bu caddede. Gececiler gitmiş, sabahçılar devralmış caddeyi. Burası o yüzden benim caddem, gün hiç bitmez burada. Tünele gelince caddem biter ama başka bir dünya başlar. Bu da güzel bir dünyadır. Biraz ilerde Mevlevihane, az aşağıda Kule. Kulenin dibinde çay içtiğim kahveler. Sonra müzisyenlerin dünyası, gitar, ud, ney... Yapımından, dersine kadar her şey burada… Karaköy’e inince yine başka bir dünya… Ne çok dünya var bu şehirde Allah’ım. Dünyalar benim oluyor bu İstanbul’da. Köprünün sağındaki kafelerden ikincisine oturdum. Tam denizin kenarındaki masa… Harika bir dünya daha… Sadece birkaç masa dolu… Hafta içi ne de olsa. Bir yaşlı çift vardı. Kahvaltıları bitmiş, gazetelerine gömülmüşler. Bir de genç bir çift, İstanbul dışından geldikleri belli, manzaradan gözlerini alamıyorlar. Ve ben bu şehirde doğmama rağmen, hep İstanbul dışından gelmiş gibiyim, doyamam bu şehre.
Güzel bir kahvaltı tabağı geldi. Bir de omlet söyledim. Her şey harika… Oltalar yukardan çoktan atılmış denize. İşte biri ufak bir balık yakaladı... Hangi balık olduğunu bilmiyorum, balıkları hiç tanımam. Bildiğim üç beş çeşit balık. Nasıl pişirilmeleri gerektiklerinden hiç haberim bile yok. Bazıları bu konuda gerçekten uzman, balığı görür görmez tanırlar, şu balık buğulanırsa iyi olur, şu balık tavada, şu balık mutlak una yatırılmalı… Aman Allah’ım bu ne engin bilgidir. Kahvaltı malzemeleri çok kaliteli, her şeyin en iyisini kullanmışlar. Ama tereyağına bayıldım, Trabzon tereyağı. Hiçbir zaman kilo problemi yaşayanlardan olmadım. O kadar yağ yerim bana mısın demez. Şans mıdır, şansızlık mıdır, şu anda bir şey söyleyemem. Sigara mı yakarken aklıma düştü Cemile. Çayımdan bir iki yudum aldım. Cep telefonuma gitti gözüm. Çağırsam gelir miydi? Gel bir kahvaltı edelim desem… Kahvaltımıza ulaşmak içinde İstiklali boydan boya yürüyelim desem, oradan Galata kulesine insek… Sonra daha da aşağı, köprüye gelsek... Bu eşsiz manzarada birbirimizin gözlerine bakarak manzarayı seyretsek deseydim. Gelir miydi? Gelmezdi. Gelmezdi. Gelmezdi. Koca bir yılda iki kere yürüyebildik İstiklal de onunla. Biri ilk tanıştığımız gündü ve aynı grubun içindeydik. Bir diğerinde orada gitmesi gereken bir adres vardı ve ben orayı biliyorum diye atlamış onu o adrese kadar götürmüştüm. Şimdi neresi olduğunu bile hatırlamıyorum, sanırım eski bir sahaftı. İşte o çok sevdiğim, hayranlık duyduğum, özlemle yanıp tutuştuğum kadınla bir yıldır tanışıyorduk ama sadece iki kere yan yana gelmiştik. İnanılır gibi değil. Ben onu hayallerimde nereye koyduysam, Tanrıça Selene gibi ulaşılmaz geliyordu bana. Ve Kuzey Irak gezimiz. Tam beş gün onunla birlikte olma imkanı yaşadım. Önce Süleymaniye sonra Erbil. Bir senede iki kere buluşabilmiştik ama bu son beş gün bana her hafta buluşuyormuşuz gibi gelmişti.
Sigaramın birini söndürmeden diğerini yaktım. Cemile’yi düşünürken duman çekmek çok keyifli oluyordu. Garson birkaç gazete getirdi masama. Şöyle bir göz attım. ‘Arda Barcelona’da harika bir maç çıkardı’ . Nasıl bir duygudur acaba dünyanın en bilinen kulüplerinin seni istemesi, çokça alkışlanmak? Hayatımda hiç alkış beklemedim. Alkıştan hep utandım. Alkışı hak edecek bir başarımda olmadı zaten; okulda vasat bir öğrenciydim, çelimsiz vücudumla sporda hiç başarılı olmadım, sanatla alakam olmadı. Sesim güzel olmadığı için ilkokulda bile bir türkü söyletmemişlerdir bana. Andımızı bir kere söylemiştim onda da sesim titrediği için çocuklar gülmüştü bana. Bir Arda’ya bak, bir de bana. Koca stadyumda binlerce kişi tarafından alkışlanmak, televizyon karşısında milyonlarca kişi tarafından alkışlanmak. Yolda selam vermeler, yanına gelip imza almalar, fotoğraf çektirmeler, nasıl bir duygudur bu? İnsanoğlu böyle bir iltifat karşısında nasıl olur da böbürlenmez, diğer insanlardan kendini üstün görmez? Kendin kalabilmek için sağlam bir karakter mi lazım, yoksa duygusuz olmak mı gerekli bu teveccühler karşısında?
Saat on iki oldu. Bütün gazeteleri didik didik edene kadar okudum. Yanımdaki çift bira içiyordu. Bu saatte biraz erken değil mi diye düşünürken, Almanca konuştuklarını fark ettim. Tamam, onlar için erken değil. Ah Cemile, yanımda olsaydın keşke. Arasam mı acaba? Ne diyecektim? Bugün buluşsak mı? Ne için diyecekti? Yine kelimeler boğazıma dizilecekti. Ya ne korkak bir adamım ben. ‘Ben senden çok hoşlanıyorum Cemile, seninle daha çok görüşmek istiyorum. Belki sen bana aynı duyguları hissetmiyorsun ama benim duygularım bunlar’, böyle söylesem kıyamet mi kopar? Kıyamet kopmaz belki ama ben yıllar sonra kendime bir tutku buldum ve bu tutkumu kaybetmekten korkuyorum. Ona kavuşamasam bile, bu tutku ile yaşamak bana mutluluk veriyor. Hayatım ne kadar boş baksana. Şu balık tutan adamın bile bir emeli var. Ya benim, hiçbir şeyim yok. Babadan kalan bir evim var, kira derdim yok. Yurt dışındaki inşaatlarda tercümanlık yaparak hayatımı kazanıyorum. Bu işler hep geçici oluyor, kimi zaman bir yıl, kimi zaman iki yıl. Hiçbir kariyer beklentim yok. Bakmakla yükümlü olduğum kimsem yok. Annem yaşlı ama dinç, o da babamdan kalan diğer evde oturuyor. Emekli maaşı ile sorunsuz bir yaşam sürüyor. Ablam evli, gerçi sorunlu bir evliliği var… Kadın kırk yaşına geldi ama hala çocuğu olmuyor. Sorun eniştemden kaynaklanıyor sanırım, yoksa şimdiye ablamı kapının önüne koyardı. Hem eniştem bir ameliyat geçirmişti ve çeşitli ilaçlar kullanıyordu. Hiç konusu geçmedi. Ablam zaten hiçbir sırrını hiç kimse ile paylaşmaz. Ama bir çocuk özlemiyle tutuştuğunu çok iyi biliyordum. Ya ben, otuz beş yaşındayım. Yaşıtım birçok insanın ortaokula giden çocukları var. Tanıdığım herkes ya evlendi, ya da evlenip boşandı. Bir kariyer bir hedef çizdiler. Ben bu zamana kadar ne yaptım acaba? Bu kadar zamanı nasıl geçirdim? Hep uzaklarda, hep başka ülkelerdeydim. Tamam çok kadınla oldum. Kimi zaman uzun boylu bir Rus güzeli, kimi zaman esmer bir Mağripli... Ama aşkı hiç tatmadım. Tensel ihtiyaçta yemek yeme gibi bir şey. Doyunca sofradan kalkıp gitmek istiyorsun. Oysa dünyayı dolaşırken yanımda tutkunu olduğum biri olmalıydı. Elini tutmakla bile ruhumun ısındığı biri. Mesela Casablanca‘da Cemile ile bakmalıydım, 2. Hasan Camisinin duvarına vuran Atlas Okyanusunun dalgalarına. Onun elini tutmalıydım, karşıda fenerin ışığı okyanusta bir görünüp bir kaybolurken. İskenderiye’de Akdeniz’e nazır bir kafede Tuffahteyn nargile tüttürürken marpucu onunla değişerek kullanmalıydık. Ya da Kudüs’te bin yıllık eski dar sokakların arasından onun elinin sıcaklığını hissederek yürümeliydim.
‘’Garson bir bira’’ diye seslendim. Bu saatte bira içmek için ya Alman olmalıydın, ya ayyaş, ya da aşık… Alman değildim, şimdilik ayyaş da değilim. Peki aşık mıydım? Neden düşünüyorum ki bunları? Art arda üç tane bira içince bak aklıma gelir mi böyle şeyler. Her şey süt liman olurdu.
Her şey süt liman olduğunda saat akşamüstü altı buçuk olmuştu ve ben tam beş bira içmiştim. Garsondan hesabı istediğimde ‘keşke her müşteri senin gibi hesap bıraksa’, ya da ‘yuh hayvan bu kadar da oturulur mu bir yerde’ diye mi düşünüyordu tam anlamamıştım. Ama benim hakkımda iyi düşüncelere sahip olsun, belki Cemile’yi de buraya getiririm diye düşünerek yüklü bir bahşiş bıraktım. Yüklü bahşiş etkisini gösterdi ve beni kapıya kadar uğurlayıp güler yüz gösterdi.
O kadar birayı içmiş bir şekilde Galata yokuşunu çıkmak hiç de kolay olmuyordu. Ama akşam daha yeni başlıyordu ve ben sabahlara kadar içmek istiyordum. Mesanem patlayacak kadar şişmişti, bu civarda daha önce tuvalet tecrübem olduğundan hemen yokuştaki caminin yer altındaki tuvaletine girdim. Bu kadar sıkıştıktan sonra işemek; bir insanı dünyada en fazla mutlu eden şeydi. Ellerimi yıkayıp, sarı kağıtlarla kuruladıktan sonra, küçük kulübede tuvalet ücretinin bir lira olduğunu gördüm. Ama benim üzerimde 50 kuruş vardı ve diğer param 50 liranın üzerindeydi. Etrafa bakındım ama daha önce duran yaşlı amcayı göremedim. ‘Hakkını helal et amca’ deyip içimden, 50 kuruşu bırakarak çıktım. Şimdi bir türkü bara gidip, güzel sesli, güzel yüzlü bir türkücü kızdan türküler dinleyip, daha da içmek istiyordum. Ama saat erkendi, daha iki saat vardı programın başlamasına ve program başlamadan türkü barlar çok sıkıcı oluyordu. Biraz daha yukarı çıkınca genelde sakin olan, arada sırada yolunu şaşırmış birkaç turistin oturduğu küçük bir bar gördüm. Burada daha öncede bir kez oturmuştum ve sahibesi olan bayan çok ilgili, işini seven biriydi.
İçeri girdim. Bir aile vardı yalnızca. Karı koca ve iki çocuk... Küçük çocuk çok tatlı bıcır bıcır konuşuyordu. Küçük bir kız çocuğu... Arkalarında bir masaya geçtim. Orta yaşlı bir kadın geldi, kibarca gülümseyerek menü uzattı ve ‘hoş geldiniz’ dedi. Başımla karşılık verip,
- Bana bir bira, bir de çerez alayım lütfen, dedim.
- Tabi, getiriyorum şimdi.
Kadın gidince gözüm aileye takıldı. Nasılda gülüp eğleniyorlardı. Küçük kız muhabbeti ile tüm aileyi gülmekten kırıyordu. Adamda bankacı tipi vardı, öğretmende olabilirdi. Hatta büyük ihtimal karı koca öğretmen bir aile idi. Büyük çocuk erkekti ve 12 yaşlarında idi, küçük kız 4 yaşında idi. Karı koca benimle aynı yaşlarda idiler. Adam bira içiyordu. Kadın soda. Çocuklar meyve suyu. Ne kadar mutlu bir aile idi. 35 yaşına gelmiş ben, bırak bir aile kurmayı hayatımı geçirebileceğim, beraber yaşlanabileceğim birini bile bulamamıştım henüz. Daha da hüzünlenecektim ki, bira ve çerez geldi. Bu sefer getiren daha önceki gelişimde de gördüğüm kadındı. Beni tanıdı. Tanıdığı birine hoş geldiniz der gibi karşıladı beni. Dışarıda dolaşmak biraz kendime getirmişti beni, yoksa bu kadar biranın üstüne bir tane daha içemezdim.
Ben ikinci biraya başlamıştım ki aile kalktı. Küçük kız ile arkadaş olmuştuk neredeyse. İsmi Naz’dı. Bana Tufan demek onun için çok zordu ve ‘Tuban’ deyip durdu. İnsanın böyle bir kızı olsa, böyle çocukları olsa, hayatını onlara adasa, daha ne ister ki bu hayattan? Aile üyeleri bana başları ile selam verirken, Naz gelip yanağımdan öptü. Bu küçücük kızın, küçücük öpücüğü, Irak’tan geldiğimden beri hayatımda gördüğüm en güzel şeydi.
Aile gidince aşağıda birkaç turistin oturduğunu gördüm. Onlarda bira içiyorlardı. İçtiğim biralar kafamı iyice güzelleştirmeye başlamıştı ve kendi kendime sözcükler, cümleler türetmeye başladım.
*HAPŞURAN ŞOFÖRE ÇOK YAŞA DEMEDİĞİ İÇİN KİMSE ÇABUK ÖLDÜK HEPİMİZ...
*HAYATA DAHA SIKI TUTUNMAK İÇİN İKİ BİRA FAZLADAN İÇTİM...
*BİRAYI DAHA ÇOK İÇEYİM DİYE FISTIĞA TUZ BANYOSU YAPTIRMIŞLAR...
Bunları ben mi uyduruyordum, yoksa internetten oradan buradan gördüklerim mi kalmıştı aklımda. Ama bulduğum bu cümleler çok hoşuma gitmeye başladı ve garsondan kalem isteyip yazmaya karar verdim. Ben kalemi isterken oranın sahibi olduğu belli olan kadının kızı olduğunu anladığım, çok güzel bir kız girdi bara. Sarılıp öpüştüler ve hal hatır sordular. Sonra kız da servise yardım etmeye başladı. Alkolün etkisi ile kız gözüme prenses gibi görünüyordu.
Kalem geldikten sonra aklıma gelenleri not etmeye başladım ve daha güzel orjinal cümleler bulmaya çabaladım.
*GEÇEN GÜN İNTERNETE GİRDİM PUSULAMI ALMAYI UNUTMUŞUM...
*SARHOŞKEN ROT-BALANS AYARI LAZIM İNSANOĞLUNA...
*SKYPE DA GÖRMÜŞLER SENİ YİNE ÇOK GÜZELMİŞSİN
*TAM HESABI ÖDÜYORDUM Kİ GÜZEL BİR KIZ GİRDİ BARA...
*ABİLERİM, ABLALARIM AÇIK KALP AMELİYATIM VAR HERKES SEYREDEBİLİR...
*TEKRAR DÖNDÜM SUÇ MAHALLİNE AMA SEKS YAPTIĞIM KADIN YOKTU...
*VARİSLERİ ARTIRMADIĞI SÜRECE GARSONLUK KIZLARA ÇOK YAKIŞIYOR...
İnanılmaz bir şeydi, yazdıkça yazasım geliyordu. Cümleler ağzımdan dökülüyordu.
*HAYIR YAPSAM, HAYIR MI DERLER, HAYIRSEVERLER...
*NE KADAR YOL ALSAK DA, O KADAR YOL VERİYORUZ...
*BENİ YÜKÜMLE BAŞBAŞA BIRAK, ÇOK AĞIRLAŞTI ÇÜNKÜ...
*SENİN YÜZÜNDEN ÜÇ BİRA DAHA İÇTİM, BU GECE OUT OF ORDERIM...
Bu son cümlemi Cemile için yazmıştım. Ve artık saat dokuzu geçiyordu. Gidip türkü dinleyip, ruhumun sıkıntısını atmam gerekiyordu.
Bardan çıktığımda kendimi bir çorbacıda buldum. Sanki ömrüm boyunca içtiğim en iyi işkembeydi. O kadar bira, çorba, çerez midem karma karışık olmuştu. Ama yediğim acı turşu biberler beni kendime getirmişti. Hesabı ödeyip çıkarken, bu bir tas çorba için tüm Avrupa birliğine rest çekebileceğimi düşündüm.
Türkü barların önünde hangisine gireceğime karar vermeye çalışırken, solisti güzel bir kız olanı tercih ettim. Sini bara girdim. Uzunlamasına bir bardı. İç kısımda küçük bir sahne, bir bağlamacı ve solisti vardı sadece. İçerde birkaç çift vardı. Birbirlerine sarılmışlar türküleri dinleyip içkilerini içiyorlardı.
*****
İki aydır Cemile’den haber alamamıştım. Ya telefonlarımı açmıyordu, ya da direk kapatıyordu. Ulaşılmaz olması bende tutku haline gelmesine sebep oldu. Günlerim onu düşünmekle geçiyordu. İki aydır bir iş de çıkmamıştı. Her gün aynı şeyler yapar olmuştum. Sabahları kalkıp, Galata köprüsüne gidip kahvaltı yapıyor, öğleden sonra da içmeye başlıyordum. Sadece içtiğim zamanlarda onun yokluğu azalıyordu. Ne zaman içsem onu arıyordum, ama ne konuşacağımı bilmiyordum. Telefonu açmaması beni daha mutlu ediyordu. Aramak için hep bir bahanem vardı.
Artık param suyunu çekmeye başlamıştı ki, daha önce başvurduğum inşaat firmalarından biri Gana’da başlayacağı inşaat için tercümanlık başvurumu kabul etti. Gana’ya daha önce hiç gitmemiştim. Her yeni yer, yeni bir heyecan uyandırıyordu bende. On iki gün sonra uçacaktım. Cemile ile son bir kez görüşmek istedim ama sonra vazgeçtim. Gittiğimi haber bile vermeyecektim. Zaten hiç de merak etmiyordu. Ama hala anlayamadığım beni neden Kuzey Irak gezisinde yanında istemişti? Yurt dışı tecrübem olduğu için mi, yoksa tercümanlık yaptığımı bildiği için beni sadece bir çalışan olarak mı düşündü? Belki para bile vermek istemiştir görevimi tamamladığım için. Hiç mi ilgisi yok bana? Tek taraflı aşk bu mu oluyor? Biri yanarken diğeri neden bahar bahçe? Kendisine erkekleri aşık edip bundan gizli bir zevk duyan kadınlardan değil biliyorum. Babasından dolayı bir nefret mi var erkeklere karşı? Kişilik bozukluğu mu oluştu yoksa?
Gana benim için hayatımda değişiklikler yapma fırsatı olacaktı. Orada hayata yeni baştan başlayacaktım. İlk önce Cemile’yi unutacaktım. Buralardan uzaklaşınca bu daha kolay olacaktı. Sonra bir spor merkezine yazılıp her gün litrelerce içtiğim bira göbeğinden kurtulup, daha sağlıklı bir vücuda sahip olacaktım. Ve bol bol okuyacaktım. Eksik kalan klasikleri, yeni yazarları Gana’lı yerel yazarları, kimi bulursam okuyacaktım. Altı ay sonra döndüğümde yeni bir insan olarak başlayacaktım hayata. Aşkı aramadan, kendime yakın bulduğum, anlaşabileceğim bir kadınla evlenecektim. Çocuk sahibi olacaktım. Hatta en az iki çocuk. Hayatımı çocuklarıma adayıp onlar için yaşayacaktım. Hiç değilse şu boktan dünyaya adam gibi yetişmiş iki insan hediye ederdim.
Biramdan son bir yudum aldım. Yeni bira almak için mutfağa yöneldim. İki gündür mutfağı temizlemediğim için ortalık karma karışıktı. Kirli yumurta tavaları, çay bardakları, bira şişeleri tam bir bakımsız öğrenci evi havası veriyordu. Dolaptan birayı çıkartıp bulduğum temiz bir kaşıkla kapağını açtım. Şişeden yayılan bu kokuyu seviyordum. Ama Gana’ya gidince içkiyi de bırakmaya karar verdim. En azından birayı bırakabilirdim. Yarın da bir kadın getirip evi temizletecektim. Ablam veya annem bu halde ziyaret ederlerse çenelerinden kurtulamazdım.
Bu son birayı balkonda içecektim. Havalar iyice soğumuştu. Üstüme kalın bir hırka alıp balkona geçtim. Topkapı sarayı ışıl ışıldı. Cemile olmadığında sadece alkol alırken kullandığım sigaramı yaktım. Fazla içime çekmeden içiyordum. Sigara ile aynı anda biramı da bitirdim. Biraz soğuk olduğu için hızlı hızlı içiyordum. O gece yatağa giderken Gana’da yapacaklarımı düşünerek huzurla yattım.
***
Gana’ya geleli üç ay olmuştu. Bu kara kıtanın kara ülkesinde her şeyin çok farklı olacağını Accra havalimanına inince hissetmiştim. O kadar siyah insan içinde kendimi Anadolu’nun bir köyüne yolu yanlışlıkla düşmüş zenci gibi hissetmiştim. Şehir merkezinde günlerce tüm siyah gözleri üzerimde hissederek dolaşmıştım. İlk zamanlar ürkmüştüm açıkçası. Afrikalı deyince kafamızda canlandırdığımız vahşi insan hep aklıma geliyordu. Ama bu üç ay boyunca bırak vahşiliği bir kabalık bile görmemiştim.
Burada kafamda hayalini kurduğum bir yaşama ulaşmıştım. Sigarayı bırakmıştım. İçkiyi çok nadir içiyordum ve kesinlikle bira içmiyordum. Çelimsiz uzun vücudum, düzenli bir yaşam sayesinde önce etlenmeye başlamıştı. Karşıdaki otelin spor salonuna yazılıp ona şekil vermiş, yıllar sonra ilk defa aynalara bakınca kendimi beğenmeye başlamıştım. Kendini beğenmek ne güzel bir duyguydu. Normal zamanlarda aynalara bakmayan ben, şimdi dakikalarca saçlarıma şekil veriyor, vücudumu inceliyordum. Giydiğim kıyafetleri yakıştırıyor, kendime güvenerek dışarı çıkıyordum. Türkiye’de yüzüne bakılmayan ben, hem beyaz adam olmanın avantajı, hem de vücudumun yeniden şekillenmesiyle kadınların dönüp baktığı bir adam haline dönüşmüştüm. Ah Cemile, keşke beni bu halimle görebilseydin.
Cemile’yi artık düşünmemeye çalışıyordum. Aklıma geldiği zamanlar hemen kendimi başka meşgalelere veriyordum. Sadece bazı geceler, aniden uyanıp canım çok sigara çektiğinde, burnumun ucunun yandığını hissediyordum. Kalbim sıkışıyordu. Kendimi zorla uykuya verip her şeyi unutmaya çalışıyordum. Sigara tiryakisinin kendisi ile mücadelesi gibiydi Cemile’ye tutkum. Her an her şey bana onu hatırlatıyordu.
Tesano bölgesindeki bu iki katlı bahçeli evde benden başka üç kişi daha yaşıyordu. Evin bahçesi Palmiye ve muz ağaçları ile kaplıydı. Tropikal bir cennet gibiydi. Kendime ait odada bazen saatlerce kitap okur, yemek vakitleri çıkar sonra yine odama kapanırdım. Haftada üç gün spor yapıyordum. Kardiyo ve body building. Mahallemiz genelde bahçeli villalardan oluşmakta ve çoğunlukla yabancı kökenli insanlar kalmaktaydı. Diplomatlar, elçilik çalışanları, yabancı şirketlerin yöneticileri ve bizim gibi inşaat şirketleri çalışanları. Bizden başka Türk yoktu bölgede. Birkaç Türk firması daha inşaat yapıyordu çevrede, ancak Türkiye’den gelenler için otellerle anlaşma yapmışlar ve çalışanları orada konaklıyorlardı.
Ben bu evde kalmaktan memnundum. İki inşaat mühendisi ve bizlere yardımcı olması için de Ganalı bir adam kalıyordu. Ganalı adam, Bois, zemin katta, bizler ikinci kattaki diğer üç odada kalıyorduk. Bois her sabah kalkıp kahvaltımızı hazırlar, bize taze ekmek alır ve gazetelerimizi getirirdi. Onu Türk damak zevkine uygun kahvaltılar hazırlama uzmanı yapmıştık. Menemen bile hazırlayabiliyordu. Türkiye’den getirdiğimiz sucuklarla, pastırmalarla, sucuklu yumurtalar, pastırmalı yumurtalar onun elleriyle bir başka lezzetli oluyordu.
İlk zamanlar kahvaltıyı hazırlayıp kenarda ayakta beklerdi. Genlerine işlemiş kölelik, beyaz adamı görünce depreşiyordu. Biz onu masaya oturtup bizimle kahvaltı yapması gerektiğine ikna edene kadar akla karayı seçmiştik. Hala bizden işaret almadan masaya oturmaz.
Ufak tefek bu kara adam, sanırım hayatında bulup bulabileceği en iyi işe sahipti. Onu insan yerine koyan patronları ve ayda kazandığı 200 dolar ile Accra’nın en mutlu insanlarından biriydi. Uyandığımda ev her zaman mis gibi kokardı. Temizlenmiş ev kokusunun yanında, sucuk kokuları, Allah’ım ne mutluluk!
****
Kıvır kıvır saçları, iri siyah gözleri, güzel yüzü, düzgün vücudu ve en önemlisi aksansız İngilizcesi ile ilk gördüğümde dikkatimi çekmişti Lina. Ben spor salonuna düzenli giderken onu arada bir görüyordum. Salondaki diğer kızların ‘Beyaz Adam’ olan bana ilgisinden hoşnuttum. Kendimi ağırdan satıyordum. Bir de aksanlarını çok zor anladığımdan uzak duruyordum onlardan. Yine bir akşam sporumu yapmış salondan güzel bakışların arasından çıkarken Lina girdi içeri. Ben gayri ihtiyari ‘iyi akşamlar’ dedim. Yüzüme bakıp hafifçe başını sallayıp bir şey demeden soyunma odasına gitti. Bunca ilgiye alışık olan ben şaşırmıştım.
Eve gidip duşumu alırken aklıma Lina’nın umursamaz bakışı takıldı. Ama bu durumdan rahatsız oluyordum. Ne oluyordu bana? Neden bir suçlu gibi hissediyordum? Kime ihanet ediyordum? Cemile’ye mi? Başka zamanlarda bu kadar ilgiyi bırak, bir gülümseye karşılık verip peşini bırakmayan ben, dört aya yakındır mutluluk oyunu oynuyordum. Ama bir şeyler eksikti. Hep bir eksiklik olur zaten hayatta. Hiç bir şey hiç bir zaman tam değildir.
Ev arkadaşlarımdan Kemal Ağabey’in o akşam doğum gününü kutlayacaktık. Kemal Ağabey altmış yaşlarında kalender bir abiydi. Karizmatik biriydi. Tarık Akan’ın esmer versiyonu gibiydi. Görmüş geçirmiş olduğu yüzündeki çizgilerden belli oluyordu. Bizden geç yatar erken kalkardı. Sanırım içtiği rakıların bunda bir etkisi vardı. Türkiye’den her gelene rakı sipariş ederdi. Odasının üçte biri rakı ile doluydu. Bu akşam yine rakı banyosu yapardı artık.
Hüseyin benden beş altı yaş küçüktü. İki çocuğu vardı. Hatta biri daha bir yaşında değildi. O da mühendislerden biriydi. Çelimsiz vücudu vardı ama çok çalışkandı. Hayata sanki çalışmak için gelmişti. En çok tercümeyi onun için yapıyordum sanırım. Çocuklarını özlüyordu. Ama hep de yurt dışı işlerini takip ediyordu. Tabi ki daha çok para için. Ona takılırdım bazen... Bu kadar paracı olacağına neden çocuklarının yanında kalıp daha az maaşı kabul etmiyorsun? O her şeyi çocukları için yaptığını, onlara bir an önce düzgün bir yaşam kurmak için bu ayrılıklara dayanması gerektiğinden bahsediyordu. Bana çok mantıklı gelmiyordu, bence çocuklar annesi ve babası ile beraber büyümeliydi. Ne bileyim, hayatını garanti alacak olan annen ve baban hep senden uzakta... Hiç de doğru gelmiyordu açıkcası. Ama ben ne anlardım ki? İnsanın çocuğu olunca ne hisseder onu bile bilmiyordum. Belki ben de çocuk sahibi olunca Hüseyin gibi düşünecektim
Bois, doğum günü pastasını getirene kadar kafayı bulmuştu. Ona Türk rakısı içirip, düştüğü duruma bakıp gülüyorduk. Klasik Türk eğlence biçimini Gana’larda uyguluyorduk. Ben rakı içemezdim. Bira da içmiyordum. Accra Freeshop’dan aldığım Smirnoff Vodka’m hala duruyordu. Benden başka vodka içen yoktu ve ben de spordan dolayı çok içmiyordum. Hüseyin’de rakıcıydı. Ama bir kaç kadehden sonra hüzünlü suratı ile çocuklarını anlatmaya başlardı. Bois pastayı getirdiğinde hepimiz neşe ile bağırdık. Kemal Ağabey üzerindeki mumları üfledi.
Bois yarım yamalak Türkçesi ile Kemal Ağabey’in doğum gününü kutladı. Kemal Ağabey’de onu bir Türk gibi yanaklarından öptü. Bois memleketli olmuştu artık. Bize özgü hareketlere alışıktı. Hüseyin, Kemal Ağabey’e bir kalem hediye etti. Ben de bir kitap… Ahmet Hamdi Tanpınar’dan… Kemal Ağabey pastasından bir dilim aldıktan sonra rakısına verdi kendini. Biraz hüzünlenmişti. Onu hiç hüzünlü görmemiştim. Şaşırdım.
- Hayırdır Kemal Ağabey yaşlandığını mı hissettin?
Kemal Ağabey gülümsedi.
- Kızım geldi aklıma.
Şaşırdım. Onun bir kızı olduğunu bile bilmiyordum. Hiç ailesini anlatmazdı. Zamanında karısından ayrıldığını biliyordum. Bir çocuğu olduğunu da… Ama çocuğun cinsiyetini sormayacak kadar ilgilenmemiştim onunla. Oysa Hüseyin’in baldızından bile haberim vardı. Hüseyin hüzünlendikçe onu konuştururdum. O konuştukça rahatlardı. Ama Kemal Ağabey, hiç hüzünlenmemişti ki. Hüzünlü görünmeyen birinin de hiç derdi yokmuş gibi gelir insana. Ama sadece gelir işte...
- En son benim doğum günümü kutlamıştık ailecek. Kızım doğum gününde ona alacağım hediyenin siparişini benim doğum günümde veriyordu.
Gülümsüyordu Kemal Ağabey. Sanki karşısında küçük kızı vardı ve gözleri ile onun gözlerine bakıyordu. Ayağı kalktı Kemal Ağabey. Rakı şişesini aldı. Hüseyin ve Bois sızmıştı.
- Her şey için teşekkürler Tufan. Ben odama geçiyorum.
Kemal Ağabey’e dokunsan ağlayacaktı. Hiç bir şey demedim.
Ne derdi vardı acaba? Ne kadar da hayat doluydu oysa. Aile özlemi insana ne kadar da acı veriyordu. Türkiye’ye dönünce annemi daha fazla ziyaret etmem gerektiğini düşündüm. Zaman geçiyordu. Herkes yaşlanıyordu. Annem de beni Kemal Ağabey’in çocuğunu özlediği gibi özlüyordur eminim. Neyse ki ablam oralarda… Kendime yeni bir kadeh doldurdum. Hüseyin’in masada duran sigaralarından bir tane aldım. Bu akşam bir tane içecektim. Ben de hüzünlenmiştim. Aklıma uzun süredir getirmek istemediğim Cemile düştü. Pencerenin kenarına geçip sigaramı tüttürmeye başladım. Saate baktım, arasamıydım acaba?
***
Sabah kalktığımda Bois’in ortalığı toparladığını ve kahvaltıyı da hazır ettiğini gördüm. Hızlı bir şekilde kahvaltımızı edip bizi almaya gelen servise bindik. Kimse konuşmuyordu. Dün akşam sanki bilinmemesi gereken sırlar ortaya dökülmüş gibi bir hissiyat vardı ortamda. İnşaat alanına gelince ben firmanın muhasebe direktörünün yanına gidip yerel muhasebeci ile onun arasındaki konuları tercüme etmeye başladım. Kahvelerimiz geldi. İşte en çok buna ihtiyacım vardı.
O gün epey tercüme işim oldu. Hüseyin’le ve Kemal Ağabey’le bazen karşılaşıp sadece kafa selamı verip geçiyorduk. İnşaat alanı okyanusa yakındı. Öğlen molalarında okyanusa doğru yürüyüş yapardım bazen. Ama etrafı pislik götürürdü. Biz de olsa deniz kıyısı komple dolmuştu ve güzelleştirilmişti. Oysa burada parası olan denizden uzakta ev yapmaya çalışıyordu. Ama eminim bir süre sonra onlarda da değişeceklerdi. O yüzden Türk firmalar bu açığı görüp okyanus kıyısında inşaatlar yapmaya başlamıştı.
İnşaata dönerken kurutulmuş balık satan çocuklar onlardan almam için ısrar ediyorlardı. Kurbağa kurusu gibi gözüken bu balıkları çoğu çerez gibi yiyordu. Garibanlık o kadar çoktu ki. Ama bunu hissetmek için insanların yüzlerine bakmaman gerekiyordu. Yüzlerde hep bir gülümseme ve mutluluk görülüyordu. Oysa bebeğini sırtına bağlamış, kafasında tepsi ile meyveler ve çeşitli şeyler satan kadınların üstüne, kıyafetlerine, etraftaki teneke evlere, yollardaki kanalizasyon akıntılarına baktığında fakirliği hissedebiliyordun. Neden mutluydular peki? Mutluluk oyunu mu oynuyorlardı? Bizim en fakirimiz bile bunlar için orta düzey gelire sahip biriydi. Ama istanbul’da bir belediye otobüsüne bin, asık suratlı insandan geçilmez. Derdimiz yüzümüze mi vururdu bizim?
‘Kafayı Kullanan Kadınlar’ ismini takmıştım bu satıcı kadınlara. Ne kadar çok vardı. Muz, mango, öteberi, ne istersen satıyorlardı kafalarındaki tepsilerde. Onların arasından geçerek inşaat alanına geldim.
Kemal Ağabey etrafına dört beş kişiyi toplamış onlara anılarını anlatıyordu. Yine çok neşeliydi. Muhabbeti dinleniyordu. Etrafındakiler gülüyordu. Bazen patronları ile yaşadıklarını anlatır, bazen de çapkınlıklarını. Ne anlatırsa anlatsın gerçekten iyi anlatırdı. Beni görünce duraladı. Kafa ile selam verip geçtim. Ama yüzünün ifadesinden beni gördüğüne pek memnun olmamış gibi hissettim. Sırrını bilen adama bakıyormuş gibi bakıyordu bana. Oysa kızının varlığını bilmem ne gibi bir sır olabilir ki?
Akşam spor salonuna biraz daha geç gittim. Amacım Lina ile karşılaşmaktı. Öyle de oldu. Lina koşu bandındaydı. Ve yanı da boştu. Bir kaç kişi ile selamlaşıp yanındaki koşu bandında yürümeye başladım. Lina’ya selam verdim. Bu sefer gülümsedi. Tam bir şeyler söyleyecektim ki koşmaya başladı. Vazgeçtim. Ben de hızımı biraz arttırdım. O koşusunu bitirip yavaşladı.
- Çok iyisin, dedim.
Gülümsedi.
- Yeni mi başladınız buraya, dedi.
- Hayır dedim. Yakalaşık dört ay oldu.
- Ben de iki aydır geliyorum, ama sizi ilk kez görüyorum, geçen gün gördüğümü saymazsak.
Gülümsedim. Demek ki o da beni görüp aklına yazmış diye geçti içimden. Biraz daha yürüyüp bisiklete geçti. Aynalardan onu izliyordum. Aksanı, duruşu, kendine güveni ile buradakilerden farklıydı. Hem buralı hem değildi sanki. Yanındaki bisiklette başka bir kadın vardı. O biraz sonra kalktı. Ben yürüyüşümü fazla uzatmadan hemen diğer bisikletteki yerimi aldım. Şimdi daha rahat konuşabilirdik.
- Aksanınız Ganalı gibi değil.
- Gana’lıyım.
Yüzüne baktım. Gülümsedi.
- Uzun yıllar Londra’da yaşadım. Aslında hala orada yaşıyorum. Yaz tatili için geldim. Londra’da master yapıyorum.
- Ne üzerine?
- Petrol Mühendisliği.
- Petrol mü?
- Evet. Ülkemde yeni petrol yatakları bulundu.
- Keşke bulunmasaydı.
- Neden öyle dedin ki?
- Ne bileyim. Bir ülkede petrol çıkınca akbabalar oraya üşüşüyor. Çok güzel bir ülkeniz var. Burayı da karıştırmalarını istemem.
- Haklısın... Ama insanlar aç ülkemde. Çocukların açlıktan ölmemeleri daha önemli…
- Evet, sen de haklısın.
Birbirimize baktık. Enerjimiz tutmuştu. Onu bir yere bir şeyler içmeye davet edecektim ve o da kabul edecekti.
Eve yorgun ama mutlu geldim. Kemal Ağabey bahçede verdiğim kitabı okuyordu.
- İyi akşamlar ağabey. Nasılsın?
- İyiyim Tufan. Hoş geldin.
- Hoş bulduk ağabey.
- Verdiğin kitabı okuyorum. İyi bir seçim… Teşekkürler.
- Beğendiğine sevindim. Ben bir duş alayım. Hüseyin uyudu mu?
- En son skypda ailesi ile görüşüyordu. Çocuklarının sesi geliyordu.
- Tamam ağabey çıktım ben.
Odama çıkarken Kemal Ağabey’in yüzündeki dinginliği farkettim. Artık sırrını bilmemden rahatsız değildi. Ben de rahatlamıştım. Merdivenleri çıkarken Hüseyin’in kapısının aralık olduğunu farkettim. Çocukları ile özlem dolu konuşmalarını görünce içimde bir şeylerin ezildiğini hissettim. Kızının ‘Ne zaman geliyorsun baba, seni çok özledim’ demesi bana çok dokundu. Cemile’nin beni arayıp ‘Ne zaman geliyorsun sevgilim, çok özledim’ dediğini duymak istedim o an. O sevgiye ne kadar çok ihtiyacım vardı.
Accra’nın gezilecek hemen her tarafını gezmiştim. Ama Accra dışına çıkmaya pek vakit bulamamıştık. Lina’nın Mini Cooper’ı ile yaklaşık iki saatlik bir uzaklığa gelmiştik. Yollar bozuk asfaltan bazen toprak yola, bazen stablize yola geçiyordu. Ama doğanın güzelliği hiç değişmiyordu. Lina, giyimi kuşamı, arabası, takıları, telefonu ile üst düzey bir ailenin kızı olduğunu haykırıyordu. Ama mütavazi davranışları ve yerli halkla kurduğu doğal muhabbetlerle gözümde daha üst düzeylere çıkıyordu. Teneke evler her yerde vardı. Yolda mola verdiğimiz yer bile teneke evdi. Tütsülenmiş balık satıcıları her yerdeydi. Biz mango sularımızı alıp çıkarken bana ilgiyle bakan yerel halkın bakışlarına Lina ile beraber gülümsüyorduk.
Vardığımız yer bir baraj gölüydü. Ama ne muhteşem bir yerdi. Volta nehrinin üzerine kurulmuş çok büyük bir barajın etrafındaki bu harika güzellik göz alıcıydı. Ben etkilenmiş bir şekilde bakarken Lina koluma girip beni baraja doğru yürüttü. Barajın içine gireceğimizi aklımın ucundan bile geçirmemiştim. Lina’nın bir tanıdığının çalıştığını söylediği barajda önce kontrol odasına girdik. Orada kasklarımızı takarak barajın kalbindeki o devasa tünellerde yürüdük. Yukarıda tonlarca suyun aktığını düşününce içime ürperti geldi. Lina ve tanıdığı o adamın çok sakin oluşları beni biraz rahatlatsa da bir an önce buradan çıkmak istiyordum.
Dışarı çıkıp gökyüzünü görünce rahatladım. Lina hissetmiş olacak ki bana bakıp gülümsüyordu. Barajı gezmeye gelmiş onlarca kişi vardı. Bazı okullar da gezi düzenlemişti. Çocuklar etrafıma doluşup beyaz adamla resim çektirme sırasına giriyordu. Kendimi bir film yıldızı gibi hissediyordum tekrar. Lina’da bu beyaz adamla birlikte dolaştığı için biraz gururlanmış gibi geliyordu bana.
Tekne ile barajın altındaki nehirde yolculuğumuz başladı. Bu harika, bozulmamış doğa, ülkemin güzelliklerini getiriyordu gözümün önüne. Sonra bu doğanın içine büyük oteller yapıp, büyük paralar kazanmak isteyen, büyük müteahhitler geliyor aklıma. Umarım buralar hiç bozulmaz diye düşündüm.
Teknede Çinli turistler ile bir kaç lokal insan vardı. Nehrin kıyısında birçok insan piknik yapıyor ve çocuklar bize el sallıyordu. Ben de mutlu bir insanın yüzündeki ifade ile onlara el sallıyordum. Bu harika doğa içinde kendimi çok mutlu hissediyordum. Keşke hiç teknoloji olmasaydı. İnsanlar şu doğada sahip oldukları ile yaşayabilselerdi. Öyle olsaydı buralara nasıl gelecektim peki? Lina mutlu olduğumu hissediyordu.
- Avrupa’nın birçok ülkesini gördüm. Ama Türkiye’yi hiç görmedim, dedi.
Gülümseyerek yüzüne baktım.
- Sen bana güzel ülkeni gösterdin, ben de sana güzel ülkemi göstereceğim. İki ay sonra ülkeme dönüyorum. Beni mutlaka ziyaret etmelisin. Londra’ya giderken İstanbul’dan aktarma yapabilirsin.
Güzel gülümsemesini gördüm. Cemile gibi gülmüyor ama o da güzel gülüyordu. Hiç kimse Cemile gibi gülemez zaten. Bir insanın hem gamzeleri, hem gözlerindeki ışık aynı anda parıldamaz. Cemile’nin parıldıyordu işte.
Çevredekilere göre şık restoranta oturup balıklarımızı yerken etrafımızda yine aynı Çinliler oturuyordu. Eskiden japonlar çok gezerdi. Şimdi Çinliler’de onlar kadar geziyordu. Lina balığın ismini söylüyor ama ben Türkçe’lerini bile bilmediğim için İngilizce’sinden hangi balık olduğunu tabiki anlamıyordum.
Günümüz çok güzel geçmişti. Kendimi dinlenmiş hissediyordum. Lina’nın yanında kendimi rahat hissediyordum. Onun da benim yanımda rahat hissetiğini biliyordum. Dönüş yolunda fazla konuşmadık. Ama birbirimize çok şey söylemek geçiyordu içimizden. Cemile ile tanıştığımızdan beri bir kadınla böyle şeyler paylaşmamıştım. Cemile ile zaten böyle şeyler paylaşmıyorduk. O hep gergindi. Ben de onun gerginliğinden gergindim. Ama fino köpekleri gibi peşinden ayrılamıyordum. Ayrılsam böcek gibi ezilecektim sanki. İşte ayrılmıştım onun peşinden. Ve ezilmemiştim de. Ülkemden binlerce kilometre uzakta bu güzel ülkede, çikolata renkli bu güzel kızın yanında Cemile’den bağımsızlığımı ilan ediyordum. Gerçekten mi? İnsan kendi kendi nasıl kandırabilir? Ama gerçekten insan kendi kendini kandırıyor. Buna çok kez şahit olmuştum. Kendi söylediğin yalana kendin inanabiliyorsun.
Başımı cama dayamış bunları düşünürken Lina söze girdi;
- Daldın?
Lina’ya döndüm. İçten bir gülümsemeyle konuşmaya başladım.
- Bu güzel ülkeyi, böyle güzel bir kızla dolaştığım için ne kadar şanslı olduğumu düşünüyordum, dedim.
Bana içten bir gülümseme ile baktı. Söylediklerim çok hoşuna gitmişti.
Evin önüne vardığımızda birbirimize gülümseyerek baktık.
- Teşekkür ederim. Çok güzel bir programdı.
Bir şey söylemeden yanağımdan öptü.
- Salonda görüşürüz.
Arabadan indim. Kemal Ağabey ile göz göze geldik.
- Güzel kız, dedi. Hem de varsıl.
- Evet, gerçekten öyle…
Kemal Ağabey ile eve girdik.
Gana’da kaldığım son iki ayımda haftada en az bir iki kez Lina ile çıkıp gezerdik. Kimi zaman yeni açılan avmlerin kafesinde oturur, kimi zaman etrafta daha önce görmediğim yerlere götürürdü beni. En çok Elmina Kalesi’nden etkilenmiştim. Köle ticaretinin önemli noktalarından biri olan bu kalenin tarihini anlatan siyahi rehberin gözlerindeki acı ve öfke, oradaki Avrupalı turistleri ve beni derinden etkilemişti. Bereket Osmanlı bu bölgelerde herhangi bir köle ticareti suçu işlememişti de içim rahattı. Ama o Hollandalı turist kadının suçluluktan mıdır, duygusallaştığından mıdır, gözlerinden sicim gibi akan yaşları hiç unutamadım.
Lina ile aramızdaki ilişkiye bir ad koyamamıştım. Sevgilim değildi. Her an olabilirdi ama o bir sonraki çizgiyi aşmamak için kendimi frenlemiştim. Belki burada uzun süre kalmayacağımdandı. Ama biliyordum Cemile idi sebep. Hayatım hep böyle mi olacaktı? Cemile yüzünden hayatıma kimse giremeyecek miydi? Cemile’nin hayatıma girme gibi bir olasılığı hiç düşünemiyordum bile.
Lina ile o akşam vedalaştık. Benden iki gün önce uçağı vardı. Sanki benimle daha çok kalabilsin diye gidişini ertelemişti. O vakur duran Lina’nın gözlerinden süzülen yaşlara şaşırmıştım. Ben de çok etkilenmiştim. Onunla İstanbul’a geleceği günlerin planını ve orada yapacaklarımızı konuştuk. Bana sımsıkı sarıldı. Belki de öpmek istiyordu. Benim yerimde başka biri olsa çoktan diğer aşamaya geçilmişti. Lina kalbimin başka birine ait olduğunu hissediyordu. Ama emindim, İstanbul’a gelecekti.
***
O gece evde benim için bir parti düzenleniyordu. Ertesi gün uçağım vardı. Masa çok güzel hazırlanmıştı. Bois iki de bir yanıma gelip benimle tanıştığına çok memnun olduğunu söylüyordu. Ailesinin de beni çok sevdiğini söylüyordu. Ailesini de bir kere görmüştüm. Onu ziyarete gelmişlerdi. Çocuklarına odamda devamlı bulundurduğum çikolatalardan ve karısına da nazar boncuğu hediye etmiştim. Beyaz adamdan böyle bir hediye almak onlar için inanılmazdı. Beni çok iyi, çok değerli bir insan gibi görüyorlardı.
Masada herkes keyifliydi. Hüseyin çocuklarının bulunduğu şehre gideceğim için durmadan konuşuyordu. Sanki ben değil o gidecekti. Kemal Ağabey içtiği rakı bardağını iki de bir havaya kaldırıp, ‘şimdi İstanbul’da olmak vardı anasını satayım’ şarkısını söyleyip duruyordu. Tam çakır olmuştuk. İstanbul’da görüşme sözü verdik hepimiz birbirimize. Boğaz’da da aynı muhabbeti yapacaktık. Hatta Bois’i bile getirecekti Kemal ağabey. Benim ev müsaitti. Ben de kalacaklardı. Bois en önce sızanımız oldu. Ben o gün üçe kadar uyumadım. Döneceğim için çok sevinçliydim. Ama ayrılık da beni çok üzüyordu. Buraya alışmıştım. Bu eve, Kemal Ağabey’e, Hüseyin’e, Bois’e, bu şehre... Bana uzaylı gibi bakan bu halka. Hepsine alışmıştım. Mutluydum burada. Lina gitmemiş olsa belki gidişim daha zor olurdu. Ama İstanbul’u düşününce özlediğimi farkediyordum. Annemi, ablamı görmek istiyordum. Yarımadaya evimin balkonundan bakmak istiyordum.
Sabah kalktığımda kimse yoktu evde. Bugün işe vedalaşmak için gideceğim için geç kalkmıştım. Bois yine her yeri düzenlemiş ve sanırım alışverişe çıkmıştı. Kalkıp bir duş aldım. Tıraş oldum. Aynada yanları hafif kırlaşmış saçlarıma baktım. Geldiğim günkü halimden çok farklı görünüyordum. Altı ay bende güzel etkiler bırakmıştı. Bavulumu hazırlayıp giyindim. Pencereyi açıp dışarı tekrar baktım. Odanın içine alıcı gözüyle baktım. Bir bitiş anı daha gelmişti. Her bitiş bir başlangıçtı. Hepsi ayrı izler bırakıyordu bende.
Taksiyle inşaat alanına vardığımda hafiflemiş biri olarak giriyordum içeri. Kapıdaki görevlilere içten selam verdim. Yolda gördüğüm herkesle vedalaşıyordum. Herkesle bir kaç lakırdı, istanbul’a gelince görüşmeler, telefon numarası alıp vermeler şeklinde ilerliyordu muhabbet. Hüseyin beni görünce ‘Ağabey’ diyerek sıkıca sarıldı. Benim yerimde olmayı ne kadar çok istiyordu.
- Kemal Ağabey yerinde mi Hüseyin?
- Yerinde ağabey. Ama bir misafiri var galiba İstanbul’dan.
- Hadi ya. Akrabası mı?
- Bilmiyorum, değil galiba.
- İyi ben bir bakayım o zaman.
- Görüşemezsek yolun açık olsun Tufan Ağabey.
- Sağol Hüseyin, İstanbul’da görüşürüz nasıl olsa. Çocuklarına ve eşine selamlar.
Hüseyin kafasıyla selam verip uzaklaştı. Hüzünlenmişti. Ben Kemal Ağabey’in odasına doğru yürümeye başladım. Konteyner ofislere geldiğimde odasının kapısını kapalı buldum. Ve kapının üstünde onun ismini görünce şaşırdım. Çünkü odanın kapısı hep açık olduğundan onun isminin olduğu tabelayı hiç görmemiştim. KEMAL K. UZUNLAR/İŞLETME ŞEFİ/MANAGER. Bir an yerimde kaldım. Kemal Ağabey’in soyadını bugüne kadar hiç öğrenmemiştim. Ve bu soyad bana hiç yabancı gelmiyordu. Bu soyadını nereden hatırlıyorum diye düşünürken içeriden bağırışlar geldi. Bir kadının bağırışlarıydı. Ne dediği tam anlaşılmıyordu. Girmemem daha iyi diye düşünürken aniden kapı açıldı. Kızgın yüzüyle Cemile karşımdaydı. Benim dilim tutuldu. O da karşımda öylece kaldı. Beş altı saniye bakışmanın ardından ‘Cemile’ diyebildim. Yüzüme şaşkınlıkla bakıp yanımdan yürüyüp gitti. Arkasından bakıyordum. Hala ne olduğunu, Cemile’nin neden burada olduğunu kavrayamamıştım. Ofise baktığımdan Kemal Ağabey’de bana şaşkınlıkla bakıyordu. Cemile’yi nereden tanıdığımı merak ediyordu herhalde. İyi görünmüyordu. Cemile’nin ardından koşmak isterken Kemal Ağabey’e yardım etme mecburiyetiyle ofise girdim. Kemal Ağabey göğsünü tutuyordu. İnşallah bir kalp krizi geçirmiyordur diye düşündüm. Kravatını gevşettim. Ona biraz su verdim. Bir koltuğa oturttum. Yüzüne su tuttum. Onu izliyordum. Ne olduğunu sormadan anlatmasını bekliyordum. Cemile onun kızıydı. Onca zaman aradığımız Kerim Uzunlar bizim Kemal Ağabey’den başkası değildi. Ne olmuştu? Cemile neden ona bağırıp gitti? Geçmişte yaşadığı sıkıntı neydi kızın? Tüm bu soruların cevabını bana vermesi gerektiğini düşünüyordum. Bunları öğrenmeye hakkım olduğunu düşünüyordum. Kemal Ağabey’e sadece bakıyordum.
- Tufan, yardımcı ol da dışarıda bir yere gidip oturalım.
Onu kaldırdım. İnşaat alanından çıkıp yakınlarda bulunan daha çok gece iş yapan bir bara girdik. Bizden başka müşteri yoktu. Kemal Ağabey viski siparişi verdi. Ben de aynısını söyledim. Ben daha ilk yudumu almadan o fondip yapıp ikincisini sipariş etti. Çok üzgün görünüyordu. Aslında kırgındı. Birileri yüzünüze gerçekleri söyler ve siz onların gerçek olduğunu bildiğiniz halde kabullenmek istemezsiniz ya, aynen öyle bir acı çekiyordu Kemal Ağabey. İlk soruyu o sordu;
- Cemile’yi nereden tanıyorsun?
Viskimden bir yudum daha aldım.
- İstanbul’dan arkadaşım, dedim.
Gözlerine baktım Kemal Ağabey’in, o benim sevdiğim kadın diyemedim.
- Yedi sekiz ay önce, Cemile ile beraber Kerim Uzunlar’ı Kuzey Irak’ta ararken, onun sen olduğunu bilmiyordum.
Yüzüme baktı.
- Oraya sen de mi gitmiştin?
Kafa salladım. Kemal Ağabey bardağını kafasına dikerek bitirdi. Garsona işaret etti. Garson dolu bir bardak daha getirdi.
- Şimdi her şeyi merak ediyorsun değil mi?
Ben cevap vermedim. Bu adamı yarım saat öncesine kadar sayar severdim. Şimdi Cemile’yi üzüp ağlatan adam olduğu için kızgındım biraz ona. Kötü görünüyor diye Cemile’nin peşinden de gidememiştim. Ama biliyordum ki gitsem de Cemile beni istemeyecekti.
O barda iki saate yakın kaldık. Kemal Ağabey, yani Kerim Uzunlar bilmem gereken pek çok şey anlatmıştı bana. Aslında bir çok ailede yaşanabilecek klasik bir aile hikayesiydi… Adamın aldatması, kadının evi terk etmesi, çocuğu göstermemesi, çocuğa babanın öldüğünün söylenmesi, çocuğun babanın yaşadığını öğrenmesi, babanın evi terk eden kötü bir baba olduğunun söylenmesi ve babadan soğutulması... Benim için bir cümlede söylenebilen bu durum, Cemile gibi bunu yaşayanlar için hayatlarının tramvasıydı. Gerçekleri öğrenmeden rahat edemeyecekleri bir olguydu. Bunca anlattığı şeyin içinde ilgimi en çok çeken şey Cemile’nin bu akşamki uçakla Türkiye’ye dönecek olmasıydı. Ve bu da gösteriyordu ki, Cemile ve ben aynı uçakta seyahat edecektik.
***
Havalimanına geldiğimde içime hüzün çöktü. Bu siyah insanların ülkesinden gidiyor olmak bir an için üzmüştü beni. İstanbul’u çok özlemiştim gerçi. Garip bir duyguydu yaşadığım. Ne kadar ilginçti. Onca süre Kemal Ağabey ile yani sevdiğim kadının nefret ettiği babası ile aynı evde yaşamıştım. Çok da iyi insandı aslında Kemal Ağabey. Aile içerisinde insanlar farklı olabiliyordu ama dışardaki insanlar için Kemal Ağabey gerçekten değerli biriydi. Acaba baştan bilseydim Kemal Ağabey’in kimliğini nasıl davranırdım? Hemen Cemile’ye haber verip onu Gana’ya mı çağırırdım? Bunları düşünürken bavulu vermek için THY yollarının Business Class Check In bölümüne geldim. Business Class uçmasam da, Elit Kart bana birçok hak veriyordu. Ekonomi bölümünde sıra çoktu. Bazılarının bana bakıp uyuz olduğunu düşünüyordum. ‘Uyuz olma be kardeşim, ben de seninle ekonomide uçacağım’. Bavulları verdim. Güleryüzlü siyahi kıza Cemile’nin check in yapıp yapmadığını sormak geldi aklıma. Ama soyadını hatırlayamıyordum. Cemile babasının soyadını da kullanmıyordu. Yine de sordum. Görevli kız yardımcı oldu. Listeye baktı. ‘Cemile Selçuk’ demeye çalıştı. ‘Evet’ dedim. Daha check in yapmamıştı. Teşekkür edip pasaporta doğru yöneldim. O uçağın kapısına gelene kadar ben Duty Free den alacağım bir kaç hediyeyi alıp kendime de iki şişe vodka alayım diye düşündüm.
Pasaport polisi yine gülümseyerek baktı;
- Altı ay kalmışsınız ülkemizde, dedi.
- Evet, dedim gülerek.
- Sevdiniz mi bari, dedi
- Kendi ülkem gibi, dedim.
Bu son cümle çok hoşuna gitti. Onlarda da bizim gibi aşağılık kompleksi vardı. Biz Avrupalı, Amerikalıların ülkemizi beğenmelerinden ne kadar da gururlanırdık. Gelen yabancı ünlülere mutlaka Türkiye’yi nasıl buldukları sorulur ve onlarda daha önce kendilerine öğretildiği gibi, çok beğendiklerini, yemeklerimize bayıldıklarını ve tekrar geleceklerini söylerlerdi.
Küçük, basit bir Duty Free’si vardı Accra havalimanın. Ama tabi ki fiyatları da küçüktü. Türkiye’de 80 Tl olan bir şişe Vodka burada 35 TL ye denk geliyordu. Hemen anneme, ablama, enişteme birer parfüm hediye aldım. Bir parfüm de Cemile için aldım. Ama ona farklı bir hediye almak istiyordum. Buradan bulabileceğimi sanmıyordum. Yine de bakındım etrafa. Uçağın kalkacağı kapı numarası 10 du. Oraya doğru yürüdüm. Bir umut Cemile’yi göreceğimi düşündüm. Türkler gelip beklemeye başlamıştı. Ama daha çok Ganalı’lar vardı. THY’nin İstanbul’u aktarma limanı gibi kullanması Afrikalı çoğu ülke vatandaşları için kurtarıcı olmuştu. Konforlu ve yemekleri güzel bir uçak ve bir transfer ile istedikleri yere varabiliyorlardı.
Tekrar mağazalar arasında dolaşmaya başladım. Gana ile ilgili yöresel bir kaç şey aldım. Her ülkeden topladığım bu tarz şeyleri evimdeki camlı dolapda sergiliyordum. Bu da benim gururumdu sanırım. ‘Ooo, bu ülkeye de mi gittin’ nidalarını duyunca mutlu oluyordum herhalde.
Cemile’yi göremeyince Elit Kart sahiplerine verdikleri giriş kartı ile Lounge kısmına girdim. Burası da havalimanı gibi basit bir yerdi. İstanbul Havalimanında lounge, reklamını yaptıkları gibi birçok havalimanından büyüktü. Baklava bile vardı. Saat akşamüstü beşe geliyordu. Kendime biraz çerez, bir muz ve bir sandviç aldım. Bir de İspanyol kırmızı şaraptan bir bardak doldurdum. Bir koltuğa geçtim. Laptop çantamı diğer koltuğa bıraktım. Etrafta sadece Ganalı’lar vardı. O an aklıma Lina geldi. O da kesinlikle burayı kullanmıştır diye düşündüm. Ve kızın ailesinin o kadar zengin, kızın kendisinin o kadar kültürlü olmasına rağmen, İngiltere’de renginden dolayı uğradığı aşağılanma ve ırkçılıktan bahsedişini hatırladım. Irkçılık bu dünyadan insanlar yok olduğunda yok olur herhalde diye düşündüm.
İkinci bardak şarabı doldurduğumda etraf kalabalıklaşmıştı. Tükçe sesler çoğalmaya başlamıştı. Yolcu alımına 20 dakika kalmıştı. Acaba Cemile gelmiş miydi? Oturduğum koltuğun yanında oturan Türk işadamlarının muhabbetlerini dinledim. Pazarın aslında ne kadar aç olduğundan ama zamana ihtiyacı olduğundan, buraya ne getirseler satabileceklerinden bahsediyorlardı. Evet, doğru söylüyorlardı. Hele bir de petrol bulunursa ve gelir halka dağıtılabilirse bu ülke gerçekten cennete dönebilirdi. Söylediğime kendimde inanmıyordum. Hem petrol olan hem de cennet gibi olan bir Ortadoğu veya Afrika ülkesi hatırlamıyordum.
Benim uçağın anonsu yapıldığında bardağım yeni bitmişti. Cep telefonumdan Hürriyet, Sözcü, Milliyet, Odatv, Sabah gazetelerini bakmış bazı köşeleri okumuştum. Çok acele etmek istemiyordum. Cemile uçağa binsin, beni uçak içinde görsün istiyordum. Belki yanı boş olurdu ve yanına oturabilirdim.
Çıkış kapısına geldiğimde uçağa alımlar başlamıştı. Gözlerim Cemile’yi aramıştı. Görünmüyordu. Acaba binmişmiydi ben gelene kadar. Ben de sıraya girip, uçuş kartımı görevliye uzattım. Koltuk numaram 10 du ve cam kenarıydı. Genelde cam kenarı isterdim ama bu sefer Cemile’yi soracağım diye söylemeyi unutmuştum. Şansıma yine cam kenarı gelmişti. ‘Hadi be Cemile yakınlarımda ol’.
Uçak kapısı girişindeki gazetelerden bir Türkçe bir de İngilizce gazete aldım. Önümdeki ailenin minik bebekleri etrafa gülümseyerek bakıyordu. Gözü elimdeki gazeteye takıldı. Ben ona gazete ile serinlik yaptım. Yaptıkça kıkır kıkır gülüyordu. Uçağa girene kadar onunla oynadım. Ailesi çocuklarının başkalarını tarafından ilgi görmesinden hoşnuttu. Gözlerim hemen Cemile’yi aradı. Etrafta görünmüyordu. Koltuğum önlerde olduğu için hemen çantamı üste yerleştirdim. Gazeteleri ön göze yerleştirip, içeri girenlere tek tek bakmaya başladım. Gözlerim Cemile’yi arıyordu. Yanımdaki koltuklar doldu. İnşallah Cemile’nin yanı boş kalır diye düşündüm. Uçak neredeyse tamamen doldu. Kaptan bilgi vermeye başladı. ‘Allah Allah’ neredeydi Cemile? Yoksa Kemal Ağabey yanlış mı söylemişti? Yoksa uçağı bugün değil miydi? Türkiye’ye başka direk uçak var mıydı ki bu saatte? Yoksa aktarmalı başka ülke üzerinden mi gidecekti? Neden öyle bir şey yapsın ki? Doğru ya, bavulu verdiğim yerdeki kadın Cemile’nin adını vermişti. O da gelecekti. Yoksa kaçırmış mıydı uçağı? Allah’ım inşallah öyle bir şey olmaz.
Hostesler bagaj kapaklarını kapatmaya başladılar. O anda içeri Cemile girdi. Bitkin haldeydi. Yıkılmıştı sanki. Sırt çantası vardı sadece üzerinde. Yavaş yavaş arkaya doğru ilerlemeye başladı. Bana bakacak diye gözlerimi ondan ayırmıyordum. Onun etrafa bakacak hali yoktu. Elindeki karttan koltuk numarasına baktı tekrar. ‘Cemile’ diye seslenmek istedim ama seslensem de kafasına çeviremeyecek kadar başka dünyalarda gibi görünüyordu. Yanımdan geçti gitti. Gözlerimle onu takip ettim. Onsekinci, on dokuzuncu sıralardan birine oturdu. Çantasını yukarı koydu. Oturanlar kalkıp ona yer verdi. O da cam kenarında oturuyordu. Yanına gidip oturma gibi bir şansım olmayacaktı. Ama tuvalete gidiyormuş gibi yapıp onu görebilirdim.
Uçağımız kalktı. Her kalkış ve inişte içimde bir ürperti oluyor uçaklarda. Yine oldu, sırtımı koltuğa yaslayıp ellerimle ön koltuğa tutundum. Pilot da konuşmalarını yaptıktan sonra kemer işaretleri söndü. Tuvalete gidebilecektim. Ama acele etmek istemedim. Daha önümde uzun saatler vardı. Önümdeki ekrandan vizyon filmlerine baktım. İzlemediğim epey film vardı. 6 aydır sinemaya gitmediğimi farkettim. Televizyon da izlememiştim doğru dürüst. Arada bir CNN’e bakardım. Daha çok internetten Türkiye gündemini takip eder, bir de kitap okurdum. Gana’ya giderken kendime söz verdiğim gibi birçok kitap okudum. Okuyamadığım birçok klasiği burada okuma fırsatım oldu. Gana’lı yerel yazarları gazetelerindeki köşelerinden takip ettim. Benim için bir yenilenme oldu.
Mel Gibson’un oynadığı film Kan Bağı ilgimi çekti. Evet, büyük ihtimal bunu izleyecektim. Film kızını korumak zorunda olan bir babanın hikayesini anlatmaktaydı. Mel Gibson’un daha önce kızıyla hikayesini anlatan bir filmini daha izlemiştim. O da çok enfes bir filmdi. Ya Braveheart... Hiç unutamayacağım filmlerden biriydi.
Hostesler yemek dağıtımı için hazırlıklara başlamışlardı. Onlar dağıtıma başlamadan benim tuvalate gidiyor numarası ile Cemile’yi görmem gerekiyordu. Pencere kenarında oturmak şimdi iyi bir fikir değildi. Bu hiç aklıma gelmemişti. Yanımda Gana’lı bir çift oturuyordu. Ayağa kalkarak onlardan müsaade istedim. Bana gülümseyerek ayağa kalkıp yer verdiler. Çıkıp arkaya doğru yürümeye başladım. Şimdi heyecanlanmıştım. Sağ taraftaki koltuklara bakarak ilerliyordum. Cemile’nin aydınlık yüzü görününce heyecanım çoğaldı. Ama Cemile uyuyordu. Ona dikkatli bir şekilde baktım. Az önceki bezgin ifadesi gitmiş, huzurlu bir şekilde uyuyordu. Geçip tuvalete gittim. Servis arabası yemek dağıtımına çıkacağı için tuvaletteki işimi acele ile bitirip çıktım. Uyurken tekrar bakayım Cemile’ye diye döndüğümde Cemile gülümseyerek bana bakıyordu. Uyanmıştı. Ben şaşkındım.
- Merhaba Tufan, dedi.
- Merhaba, dedim. Yanındakiler dönüp bana baktı. İki Ganalı kadındı.
Cemile beni gördüğüne şaşırmamış gibiydi.
- Yanın boş olsaydı gelecektim, dedim.
Gülümsedi. Biraz daha sohbet etmeye niyetliydim ki servis arabası benden müsaade istedi Cemile’ye selam verip yerime geçmek zorunda kaldım. Yerime geçtiğimde çift beni görüp tekrar ayağa kalkarak yer verdi. Ben Cemile’ye bakıyordum. O da bana bakıyordu. Yerime geçince onu düşündüm tekrar. Ne güzel gülümsemişti bana. Sanki huzur dolmuştu içine. O tedirgin, gergin Cemile gitmiş, yerine huzur dolu bir kadın gelmişti. Sanki bütün hayatı boyunca üstünde taşıdığı huzursuzluğu bu Kara Kıta’da bırakıyordu. Onun bu hali hoşuma gitmişti. Filmi izlemek için tekrar açtım. Kulaklıkları taktım. Ben filme başlamadan yemek geldi. Tavuk mu, Köfte mi cevabım hep köfte olmuştur. Ganalı çift tavuk yiyordu. Ben yine kırmızı şarap söyledim. Ama Türk markası… Ganalı çift portakal suyu istedi.’Türk müsün’ diye sordu yanımdaki adam.
- Evet, dedim. Türkiye’ye mi gidiyorsunuz aktarma mı yapacaksınız?
- Paris’e gidiyoruz dedi kadın. Orada yaşıyorlarmış.
Hep THY ile seyahat ettiklerini ve çok memnun olduklarını söyledi. THY’nin Afrika’da ne kadar güçlü olduğundan bahsettiler. Gururlanmadım değil.
- Evli misin? dedi kadın
Gülümsedim.
- Aslında evlenmeyi hiç bu kadar istememiştim dedim.
- Türkiye’de mi evleneceğin kişi, dedi adam.
- Yok, aslında bu uçakta, dedim. Ama ben de bu uçakta olduğunu bilmiyordum, sonradan öğrendim.
İkisi de kahkaha ile güldüler. Şaka yapıyorum sandılar. Oysa ben ne kadar ciddiydim. Herkes önündeki ekranla ilgilenmeye başladı. Ben filmi açtım. İzlemeye başladım. Şarabım bitince bir ağırlık çökmeye başladı. Gözlerim kapanıyordu.
Uyuyakalıyorum, sonra ölmüş olduğumu görüyorum. Rüya mı gerçek mi anlayamıyorum. Cenaze namazım kılınıyor öğle namazına müteakip... Caminin bahçesinde annem ve ablam ve birkaç arkadaş... Gözlerim Cemile’yi arıyor. Oralarda yok. Sonra siyahlar giyinmiş şekilde cami duvarının yanında görüyorum onu. Tabutun içindeyim. Ruhum yukarıda her şeyi izliyor. Öğle namazından çıkan cemaat bahçede tabutun yanına geliyor. Çok kalabalık değil. Etraftan tanımadık birkaç kişi daha katılıyor namaza, iki saf zor oluyor. Ben kendimi de namaz kılanlar arasında görüyorum. Hem ölmüşüm hem de kendi namazımı kılıyorum. Zaten ben bu cenaze namazlarında hep şaşırırım. Acaba abdestsiz namaz kılsam sorun olur mu? Ölmeseydim google’a girer bakardım. Hoca ‘Allahu Ekber’ deyince hep rukuya gitmek geliyor içimden. Ama kimse kımıldamıyor. Bende kımıldamıyorum. Merhumu nasıl bilirdiniz diyor. İyi bilirdik diyor cemaat. En çok ben bağırıyorum. Kendimi iyi bildiğimi söylemek istiyorum. Üç kere bağırıyoruz, en gür ses benimki çıkıyor. Annemin ağlama sesini duyuyorum. Cemile’ye bakamıyorum. Namaz kılarken arkana dönüp bakmak olmaz.
Sonra namaz bitiyor, dört kolluyu dört kişi tutup cenaze arabasına koyuyorlar. Üzerimde yeşil bayrak sarılı... Araba gidiyor. Kavaklar içinde bir mezarlığa getiriyorlar beni. Ben izliyorum her şeyi... Sonra sıra ile taşımaya başlıyorlar beni. Öndeki arkaya geçiyor, arkadaki bırakıyor, öne başkası geçiyor, öndeki tekrar arkaya geçiyor, sonra bırakanlar tekrar öne, bu seramoni sürüp gidiyor. Neden bu şekilde taşıyorlar. Acaba İslam’da cenaze taşıma ile ilgili kurallar var mı? Ve çok eksik olduğumu görüyorum dini olarak. Sorguya gideceğim, ama dini olarak çok eksiğim. Ama iyi bir insanım ben. Kimsenin canını yakmadım. Günahlarımı affet diye yalvarsam... Mezarın başına getiriyorlar. Mezar derin kazılmış. Birkaç kişi mezarın içine giriyor. Acaba ölmeden mezarın içine giren bu insanlar bir tedirginlik duyuyor mu? Sonra ahşap desenli tabutun içinden çıkartıyorlar beni. Beyaz kefenimle çok masum görünüyorum. Beni yavaşça indiriyorlar mezarın içine. Başım kıbleye doğru geliyor. Mezarın iki başına iki tahta çakıyorlar. Kazma ile vurarak toprağa gömmeye çalışıyorlar. Sonrada üstüne ismimi yazıyorlar. Mermerleri daha sonra yaptıracaklar. Yerim kaybolmasın diye sanırım. İçerde tek adam kalıyor. Elinde bir sürü düz tahta. Tahtanın alt ucu mezarın bir köşesinde, diğer ucu üst ters köşede… Kırk beş derecelik açılarla üstüme toprak gelmeyecek şekilde dizmeye başlıyor tahtaları. Bu şekilde olursa üzerime toprak gelemez. Neden böyle yapıyor ki? Neden topraga karışmam geciktiriliyor. Eğer ölmeseydim internetten bunu da öğrenirdim. Üzerime toprak atılmaya başlanıyor. Her toprakta ben gökyüzüne yükseliyorum. Aşağısı görülmez oluyor. Bulutlara yaklaşıyorum. Sonra bulutların üstü... Ve uçak yine türbülansta…
İrkilerek uyandım. Pencereden dışarı baktım. Bulutları izledim. Soluma döndüm... Cemile yüzüme bakıp;
- Bembeyaz olmuşsun, sadece bir türbülanstı’’ dedi
Şaşkınca Cemile’ye baktım.
- Cemile?
- Yanın boşalmıştı, ben geleyim dedim.
Huzurlu gülümseyişi devam ediyordu. Benim de içime huzur doldu.
- Farklı görünüyorsun, dedi. Sanki başka biri olmuşsun.
- Aslında biraz başka biri oldum.
Cemile görünüşümden bahsediyordu. ‘Tipsizin tekiydin, eli yüzü düzgün birine dönmüşsün’ demek istiyordu. Oysa ruhum da başka biri olmuştu.
- Biraz önce çok garip bir rüya gördüm. Rüyamda ben ölmüştüm ve ölmüş olduğumu da görüyordum, dedim.
Yüzüme baktı.
- Kendini rüya da ölmüş görenlerin ömrü uzun olur derler, dedi.
Cemile’nin yüzüne baktım. Ve benden beklenmeyecek bir hamle yaptım;
- Bu ömür içinde sen de olacaksan ben varım, dedim.
Cemile söylediğime şaşırdı. Yüzüme bakıyordu. Bir şey söylemiyordu. Ben de ona bakıyordum. Ne diyeceğini merak ediyordum. ‘Yanlış mı yapmıştım? Böyle pat diye söylenir miydi bu?’ Cemile yüzümü gözümü inceliyordu sanki. Sonra gülümsedi. Sahte değil, içten bir gülümsemeydi. Ben de güldüm.
Daha önce yanımda oturan, boş koltuklara geçmiş olan çift bize gülümseyerek bakıyordu. Ben de onlara gülümsedim.
- Ben babamı o kadar aradım sen onu benden önce buldun ve bana haber vermedin öyle mi?
- Kemal Ağabey’in baban olduğunu bilseydim, tutup sana getirirdim, dedim. Gülümsedi.
- Anlattı mı babam?
- Anlattı, dedim
- Ne düşünüyorsun?
Yüzüne baktım. Ne söylememi bekliyordu ki? Söyleyeceğim her şey onu üzebilirdi.
- Bu konuda benim ne düşündüğümün önemi yok, ama senin artık üzülmeni istemem, dedim.
Hostesler yanımıza geldi. Ne içmek istediğimizi soruyorlardı. Ben şaraba devam ettim. Cemile soda söyledi.
Öyle güzel sohbet ettik ki, yolculuk hiç bitmesin istedim. Günlerce bu uçakta kalabilirdim. Uçağın yakıtı bitene kadar hatta… Umurumda bile değildi… Yeter ki o güzel gülümsemesi yüzünden eksilmesindi Cemile’nin.
Taksi ile Cemile’nin evinin önüne geldik. Çok güzel bir sabah vardı İstanbul’da. Yüzüme gülümseyerek baktı.
- Gelmek ister misin, beraber kahvaltı yapalım, dedi.
Gülümsedim. Hep bu anı beklemiştim. Bu etkileyici kadının evinde onunla baş başa kalma şansını yakalamıştım işte.
- Bugün güzel dinlen, cumartesi sabah seni alırım. Çok sevdiğim bir yere kahvaltıya götüreceğim seni.
- Tamam, dedi. Bir ceylan yavrusu gibiydi. Yanağıma kondurduğu buse ile teslim olmuştu sevgime.
Eve varınca yarımadaya baktım balkondan. Burada olmaktan ne kadar mutlu olduğumu anımsadım tekrar. Evin içine uzun süre kullanılmayan evlerde duyulan kokudan sinmişti. Pencereleri açıp havalandırdım. Üzerime rahat bir şeyler giydim. Uyumak istiyordum. Uzun yolculukta hiç gözümü kırpmamıştım. Cemile’nin güzel yüzünü onun daldığı anlarda rahat rahat izlemiştim uçakta. Bir duş alıp uykuya daldım.
Gözümü açtığımda hava kararmıştı. Bir an için tersim döndü. Gecenin geç vakti miydi anlamaya çalışıyordum. Üşümüştüm biraz. Gana havasından sonra İstanbul’da Kasım ayı etkiliyordu. Cep telefonuna baktım, saat 20:00’yi gösteriyordu. Anneme haber vermemiştim. Şimdi ona gitmeliydim. Sürpriz yapacaktım.
Annem kapıyı açınca boynuma sarıldı. Çok özlemişti. Ben de özlemiştim. Ana kokusu ayrı bir huzur veriyordu insana. Çok seyrek aradığım için sitemde bulundu bir süre. İçeri doğru geçerken ablam gelip sarıldı. Onu görünce şaşırdım. Beklemiyordum.
- O ne güzel sen de buradasın, dedim.
- Haber bile vermiyorsun geldiğini.
- Eniştem de burada mı?
Ablam ve annem sustular, bir birlerine baktılar.
- Hadi gel şöyle otur. Ben sana hemen yiyecek bir şeyler hazırlayayım. Kuru fasulye vardı. Ablanda sarma getirmiş.
- Ooo harika. Afrika yemeklerinden sonra ilaç gibi gelecek, dedim.
Ablam yüzüme baktı. Özlemişti. Ama hüzünlü bir bakış vardı gözlerinde. Hemen sormak istemiyordum, bir yandan da merak ediyordum. Evi inceledim. Annem yine pırıl pırıl tutuyordu evini. Birkaç küçük aksesuarla evini şenlendirmişti. Her zaman ki pratikliği ile elinde bir tepsiyle geldi annem. Sehpayı önüme çektim. Kuru fasulye, sarma vardı menüde. Bir de Fanta koymuştu bir bardak.
- Eee anlat bakalım, dedi annem, oralar çok tehlikeli mi?
Ben gerçekten acıktığımın farkına vararak iştahla yemeğe başladım. Ablam ve annem beni inceliyordu. Bir ara durdum. Annem vücuduma ve yüzüme dikkatli bakıp gelip kolumdan tutup kaldırdı.
- Sen kalk bakayım şöyle ayağa…
Şaşkınca anneme bakıyordum.
- Necla baksana şuna, oralarda ne yediyse tosun gibi olmuş.
Ablam gülümsedi. Ben de gülümsedim.
- Evet ya Tufan, ne yaptın oralarda, şekillenmişsin sen bayağı.
Duyduklarım hoşuma gidiyordu. Yemeğe devam ettim. Bir yandan cevap veriyordum;
- Sigarayı bıraktım, spor yaptım ve düzenli beslendim.
İştahla bütün önümdekileri yedim.
- Biraz daha kuru fasulye vardı, dur hemen getireyim. İstersen başka bir şey daha yapayım, dedi annem.
- Yok yok anne. Dikkat ediyorum dedim ya. Fazla bile yedim bu saatte.
Hepimiz bir birimize baktık.
- Oralar hiç tehlikeli değil. Hatta İstanbul’dan daha güvenli… Çok da saygılı insanlar. Güzel zamanlar geçirdim orada.
- Bizi aramadığından belli, dedi ablam sitemle.
Bir an için utandım. Ablamı altı ay boyunca iki kez aramıştım onlarda da çok kısa konuşmuştum.
Konuyu değiştirmek istedim.
- Eniştem nerelerde, nasıl kendisi, işleri?
Annem üzüntüyle ablama baktı.
- Enişten yok artık, dedi ablam. Sesi duygusuzdu. Şaşırdım. Anneme baktım. Annem gözlerini kaçırdı benden.
- Nasıl yani, yok derken…
- Yok, bıraktı gitti beni.
Bir şey diyemedim. Ablama bakıyordum. Ablam parmakları ile oynuyordu.
O gece orada kaldım. Epey bir muhabbet ettik ailecek. Özlemiştim bu duyguyu. Annem yatınca ablam eniştemle durumlarını anlattı. Olacağı buydu zaten. Aslında hiç üzülmemiştim. Ablam eniştem denen o adamın çok derdini çekmişti. Tabi ablama böyle diyemedim.
Sabah annem geniş bir kahvaltı hazırlamıştı. Uzun uzun kahvaltı yaptık ailecek. Ailecek dediğim annem ve ablam. Hiçbir zaman öyle kalabalık bir aile olmadık zaten. Babam kendi kardeşleri ile küs olduğu için hiç muhabbetimiz olmadı halam ve amcamlarla. Annemin de zaten bir kız kardeşi vardı o da çoktan göçmüştü bu dünyadan.
Annem çok mutluydu. Gözleri parlıyordu. Ablamın ve benim onun yanında olmamız ayrı bir neşe veriyordu kendisine. Neredeyse ablamın ayrıldığına bile sevindiğini düşünecektim. Eniştem olacak o adam ablamın annemi ziyaretine bile laf söylediği için rahat rahat görüşemiyorlardı zaten. Ben de Gana’ya gitmeden önce var mıydım yok muydum belli değildi. Gana’da karar aldığım gibi artık aileme daha sık vakit ayıracaktım. Cemile’yi düşündükçe elimdekilere sahip çıkmanın, değerini bilmenin ne kadar önemli olduğunu anlamıştım.
Cemile’yi düşünürken ablam beklemediğim o soruyu sordu;
- Hayatında biri var mı? Çok farklı görünüyorsun?
Ablama baktım. Gülümsüyordum.
- Aslında bir var. Ama daha adı konmamış bir durum.
- Adını koyunca tanıştır benimle.
Annem duymuştu. Elinde tekrar ısıttığı çay ile geldi;
- Kimle tanışıyorsun?
- Kedi almayı düşünüyorum da eve, dedim.
- Aman be oğlum, dedi annem. Sen kendine bakamıyorsun daha.
Ablamla ikimiz kahkahayla güldük.
Annem onunla dalga geçtiğimizi anlamıştı.
O gün çok güzel vakit geçirdim ailemle. Annem çok uzun yıllardır gitmediğini söylediği Kız kulesine gittik hep beraber. Üçümüz de birbirimizden sakındığımız zamanları tekrar birbirimize sunmak istiyorduk sanki.
Eve vardığımda yorulmuştum. Kasım havası çarpmıştı sanki. Vapurda rüzgarı yerken hoşuma gidiyordu ama sonradan ciddi baş ağrısı ile dönüyordu bana. Yarın sabah Cemile’yi alacaktım. İnşallah hasta olmam diye düşündüm. Hasta bile olsam yarın sabah onun kapısında olurdum.
Açık, hatta sıcak sayılabilecek bir hava vardı Cemile’nin kapısına vardığımda. Zilini çaldım. Cemile dinç sesiyle ‘kim o’ dedi. Beklediğimi söyledim.
Birkaç dakika sonra geldiğinde yüzünde anlamsız bir mutluluk vardı. Bütün yüklerinden kurtulmuş gibiydi. Çok güzel görünüyordu.
- Çok güzel görünüyorsun dedim.
Uzun süredir özlediğim gamzesi ile cevapladı beni.
- Nereye götüreceksin beni?
Bir taksi durdurdum. Beraber bindik. Taksiciye ‘Galata Köprüsü’ dedim.
- Güzel seçim, dedi.
- Ben seninle orada olmanın hayalini kurmuştum zaten, şimdi gerçekleştiriyorum, dedim.
Yüzüme üzgün baktı.
- Yanlış bir şey mi söyledim, dedim. Tekrar gülümsedi. O güzel gamzesi yine selamladı beni.
Yol boyu o etrafı seyretti, ben onu. Ben bu kadına aşıktım. Onun için şiirler yazmak geliyordu içimden.
Cemile ile olmayı hayal ettiğim aynı restoranın aynı masasına geçtik. Aynı garson gülümseyerek karşıladı bizi.
- Üşürsen içeri geçelim, dedim.
- Yok hava harika burada oturalım, dedi Cemile.
- Bu havada içeri oturulur mu beyefendi, ben size battaniye de getiririm, üşürseniz sarınırsınız, dedi garson bilgiç bir edayla.
Bizim ülkemizde, orta düzey mekanlarda garsonlar muhabbete katılmayı kendilerine bir hak görürler nedense.
- Kahvaltı alacağız, dedim.
- Tabi efendim, deyip içeri gitti garson.
Etrafta bizden başka iki çift daha vardı. Battaniyelerine sarılmışlardı. Yukardan oltalar yine atılmıştı. Cemile havayı koklayarak etrafa baktı. Huzurluydu.
- Biliyor musun, uzun zamandır buralara gelmiyorum, dedi.
Cevap vermeden bu kara saçlı, kara gözlü kızı izledim. Hayrandım ona. Evlenip, çocuk sahibi olmak istediğim kadın işte karşımda oturuyordu.
Onu izlediğimi görünce gülümsedi.
- Neden öyle bakıyorsun, dedi.
- Neden bakmayayım, dedim gülerek.
Garson elinde büyükçe bir tepsi ile geldi. Kahvaltılıkları masaya koyunca, masa doldu. Hepsi çok güzel gözüküyordu.
- Çaylarınız büyük mü olsun, küçük mü, diye sordu garson.
- Büyük olsun, dedi Cemile.
Ben de büyük istedim. O gün o saatte Cemile ile uzun yıllardır evli, çocukları büyütmüş ve yine aynı yere gelmiş kahvaltı yapıyormuşuz gibi hissettim. Cemile ile önümde birlikte yaşanacak uzun yıllar var diye düşündüm.
Saatlerdir buradaydık. Gazete okuyup, sohbet edip, birbirimizi izliyorduk. İstanbul’a ve birbirimize doyamıyorduk. Cemile ile hayata dair her konuda konuşabiliyorduk. Sanattan anlıyordu. İyi bir okuyucuydu. Bir ara sohbet hedeflere geldi;
- Evlenip, çocuk sahibi olmak, hem de birkaç tane, dedim.
Gülümsedi. Gözlerinde bir anlam aradım. Bir şey çıkaramadım. Tarifsiz bir hüzün vardı sadece.
- Peki senin, hayattaki hedefin, ulaşmak istediğin yer nedir?
Yüzüme baktı. Gözlerini benden ayırmıyordu. Ben de ona bakıyordum. Ben ona aşk ile bakıyordum, o umutsuzluk ile bakıyordu bana.
- Yaşamak, dedi usulca. Denize, gökyüzüne, geçen teknelere bakıyordu. Yaşamayı hissetmek istiyordu.
Başka soru sormadım. Yaşamasını istiyordum.
Akşam olmuş, hava kararmıştı. Biz Cemile ile hangi ara yaptığımızı bilmeden el ele tutuşmuş, İstiklal Caddesi’ni tavaf ediyorduk. Tıpkı hayallerimde canlandırdığım gibiydi. Çok mutluyduk. Sadece birbirimizin gözlerine bakıyorduk. Bir o hanın içine giriyor, amaçsızca geziyor, oradan çıkıyor, başka bir hana, oradan bir camiye, sonra bir kiliseye, sonra tekrar bir hana girip duruyorduk. Ellerimiz hiç ayrılmıyordu. Çok mutluyduk. Şu İstanbul şehrinde, şu anda ikimizden daha mutlu birileri olacağını sanmıyordum. İmam Adnan Sokak’a, oradan Yeşilçam Sokak’a, oradan türkü barların olduğu sokağa geldik. Programlar başlamıştı. Daha önce dinlediğim güzel yüzlü, güzel sesli solistin olduğu mekanın önünden durduk.
- Benimle türkü dinlemek ister misin, dedim.
- Çok sevinirim, dedi.
İçeri girdik. Soliste en yakın masayı istedik garsondan. Kırmızı şarap söyledik. Solist kız bizi gülümseyerek selamladı. Çok güzel söylüyordu. Yüreğimiz zaten açıktı, her söylediği söz derinlere gidiyordu. Cemile elini elimin üzerine koydu. Gözlerine baktım. Solisti izliyordu. Ona hayrandım. Hayatımın solisti, başrolü olsun istiyordum.
Şarap ve mezeler geldi. İçtikçe coşuyorduk. Coştukça kayboluyorduk gözlerimizin içinde. İçkimizden müzisyenlere de ikram ettik. Kadehleri kaldırdık.
Müzisyenler ara verdiğinde şişemiz bitmişti.
- Devam mı, dedim
- Bana gidelim, dedi
Hesabı istedim. Ödeyip çıktık. Solistle tokalaşmayı ihmal etmemiştik.
Apartmanın önünde taksiden inerken yukarıya doğru baktım. Bu zamanlar hayallerimin gerçekleşme zamanlarıydı galiba. Her istediğim oluyordu. ‘Teşekkürler Allah’ım’ dedim içimden. Ve ‘günahlarımı affet’ diye de ekledim. Hem içmiştim, hem de dua ediyordum.
- Hadi, dedi Cemile.
Peşine takıldım. Beşiktaş’ın eski dönem apartmanlarından biriydi. Ama birkaç kere elden geçtiği belliydi. Belki yakında burası da dönüşüme girer diye düşündüm. Asansör dört kişilikti ama üç kişi ancak sığardı. Birbirimize bakıp gülümsüyorduk. Aynaya baktım. Ne kadar mutlu görünüyordum.
Cemile’nin evine girince heyecanlandım. Cemile lambaları yakınca modern ve sade döşeli bu salon şaşırtmıştı beni. Daha klasik bir düzen bekliyordum ondan. Neden böyle bir şey bekliyorsam… Salona geçip oturduk. Etraf çok düzenli ve temizdi. Gözü yoracak hiçbir aksesuar yoktu. Kitaplığına takıldı gözüm. Çok geniş bir kütüphanesi vardı. Televizyon yoktu salonda. Cd çaların başına geçti.
- Schubert sever misin, diye sordu.
- Klasik müzik severim, ama o an kim çalıyor ayıramam açıkçası, dedim.
Bir cd çalmaya başladı. Güzel bir klasik müzikti.
- Türk kahvesi içer miyiz?
- İçeriz.
- Orta?
- Orta.
Gülümsedi.
- Yardımcı olmamı ister misin, dedim.
- İstersen mutfağa gelebilirsin, dedi.
Biraz salonu inceledim. Pencerenin perdesini aralayıp dışarı baktım. Yine Beşiktaş’ın bu eski ve değerli semtindeki diğer apartmanlar görünüyordu. Hepsinin otoparkları ve bahçesinde korunmuş ağaçları vardı. Apartmanların aralarından bir parça deniz görüntüsü vardı. Işıl ışıldı etrafı. Karşı kıyıydı. Bir kıtadan diğerine bakıyordum. Şarap nötrleştirmişti zihnimi. Sıfırdım şu anda. Pencereden bakan ben değil de Cemile idi sanki. Bir olmuştuk, bütün olmuştuk. Birbirimize karışmıştık.
Kahve kokusu kendime getirmişti. Mutfağa yöneldim. Cemile kahveyi karıştırıyordu. Ne kadar narin görünüyordu. Mutfakta daha klasik bir hava vardı. Yıllar öncenin mutfak dizaynı; ahşap kapaklı ve ceviz renginde mobilyalar vardı. Klasik müzik eşliğinde Cemile’yi izlerken Viyana’da bir salonda onu valsa kaldıracakmışım gibi hissettim. Cemile bana baktı.
- Şarap etkisini gösteriyor, sanki biraz başım döndü.
Cemile’nin yanına gittim.
- Hadi sen içeri geç otur. Ben kahveleri getiririm.
- Olur mu ki?
- Neden olmasın?
Cemile’nin elinden kaşığı alıp karıştırmaya başladım. O gülümseyerek içeri geçti. Kahve köpüklenmeye başlamıştı. Altını kapatıp fincanlara döktüm. Güzel görünüyorlardı.
İçeri geçtiğimde Cemile’nin üçlü koltukta uyuya kaldığını gördüm. Tepsiyi sehpaya koydum. Cemile’yi saçlarını okşayarak uyandırmaya çalıştım. Cemile bildiğin sızmıştı. Gülümsedim. Cemile’nin üzerine bir örtü bulmak için etrafa bakındım. Yatak odasına gittim. Lambayı yakınca bu odanın da evin her yeri gibi ne kadar düzenli olduğunu fark ettim. Açık renk mobilyalarla çok ferah görünüyordu oda. Seviyordum bu kadını. Yatağın üzerindeki katlanmış pikeyi alıp geldim. Salona gelip Cemile’nin üzerine örttüm. Yanağına bir öpücük kondurdum. Kitaplığına yöneldim. Her türde kitabı vardı Cemile’nin. Klasikler, denemeler, tiyatro eserleri. George Orwell’in ‘Bin Dokuz Yüz Seksen Dört’ kitabını elime aldım. Gelip koltuğa Cemile’nin yanına oturdum. Kahvemi yudumladım. Çok güzel olmuştu. Cemile’nin saçlarını okşadım. Ona teşekkür ediyordum. Sonra başını kaldırıp dizlerime koydum. Saçlarını okşuyordum. Hoşuna gittiği belliydi. Kahvemden biraz daha içip, kitabı incelemeye başladım. ‘Parti’nin dünya görüşü, onu hiç anlamayan insanlara çok daha kolay dayatılıyordu… Her şeyi yutuyorlar ve hiçbir zarar görmüyorlardı çünkü tıpkı bir mısır tanesinin bir kuşun bedeninden sindirilmeden geçip gitmesi gibi, yuttuklarından geriye bir şey kalmıyordu.’ Kitabın arka kapağı ilgimi çekmişti. Kitabı okumaya başladım. Bir yandan da Cemile’nin saçlarını okşuyordum.
- Seni ailemle tanıştırmak istiyorum, dedim.
Belli belirsiz mırıldandı. Sayfa değişimlerinde elimi çekiyor sonra saçlarını yine okşuyordum. Çok mutluydum.
Sabah güneşi yüzüme vurunca uyandım. Üzerimde pike koltukta uyuyakalmıştım. Kalkıp oturdum. Etrafa bakındım, ses seda yoktu. ‘Cemile’ diye seslendim. Cevap gelmedi. Sehpanın üzerine baktım A4 kağıdına büyükçe bir yazıyla ‘HAKKINI HELAL ET, CEMİLE’ yazıyordu. Kağıdı elime alıp dikkatlice inceledim. Bu ne demekti şimdi? Neden hakkımı helal edecektim ki? Ne olmuştu? Bana bir yanlışı olmadı ki… Şaşkındım… Sıkışmıştım. Tuvalete gidip ihtiyacımı giderdim. Yüzümü yıkayıp aynaya baktım. Saçlarımı düzelttim. Hala anlayamıyordum. Neden helallik istiyordu. Telefonumu bulup aradım Cemile’yi. Telefonu kapalıydı. Montumu giyinip evden çıktım.
Hava serinlemişti. Yürümeye başladım. Eve kadar yürümeye karar vermiştim. Hem daha rahat düşünürdüm. Telefonu çıkarıp tekrar Cemile’yi aradım. Kapalıydı. Anlayamıyordum. Neden böyle bir şey yapmıştı? ‘Hakkını helal et’ ne demekti? Bir vedalaşmaydı. Neden benimle vedalaşıyordu ki? Oysa birlikte bir hayata daha yeni başlayacaktık.
Epey yürümüştüm. Gümüşsuyu yokuşuna çıkarken kesilmeye başladım. Sporu bırakınca vücut tekrar hamlamaya başlamıştı. Kendime bir spor salonu bulmalıydım. Emirates ofisinin önünde durdum. Geriye dönüp Boğaz’ı izlemeye başladım. Nuri Bilge’nin Üç Maymun filminin görüntüleri gibi bir hava vardı Boğaz’da. Tekrar Cemile’yi düşündüm. Ne yapmak istiyordu? Bir sıkıntısı mı vardı? Neden telefonu kapalıydı? Ona ulaşabileceğim başka bir numara bile yoktu. Onu sorabileceğim tek kişi babasıydı. O da malum.
Canım çok sıkkındı. Keşke sigaram olsaydı. Dün akşam her şey ne kadar güzeldi oysa. İnsan hayatı hep böyleydi; ne güzel şeyler, ne kötü şeyler sürekli değildi. İkisi sürekli yer değiştiriyordu. Ne yapacağımı bilmiyordum. Bu saatte eve de girmek istemiyordum. Karşıya geçip otobüs bilet ofislerinin yanındaki bir kafetaryada oturdum. Kendime Ayvalık Tostu ve büyük çay söyledim. Bir şeylere kızgındım. Sebepsiz bir öfkem vardı. Sebebi her ne kadar Cemile gibi görünse de aslında başka bir kızgınlık vardı ruhumda. Başarısızlıktı galiba. Hedefe ulaşamamanın verdiği bir başarısızlık duygusu… Bu duyguyla başa çıkmak da çok zordu.
Telefonum çaldı. Annem arıyordu. Ama şu anda kimseyle konuşacak durumda değildim. Sesini kıstım. Tostum ve çayım geldi. Acıkmıştım. Tostumu yerken dün sabah Cemile ile yaptığımız kahvaltı geldi aklıma. Çok ilginç bir şekilde gözümün birinden yaş geldi. Neydi bu? Ağlıyor muydum? Ağlıyorsam neden iki gözümden yaş gelmiyordu? Gözümü silip yemeğimi yedim. Evet, içimden deli gibi, bağırarak ağlamak geliyordu? Neden Cemile? Tam da her şey güzel bir şekilde başlamışken… Neden? Onun da beni sevdiğine emindim. Sevmediği kişinin elini tutup saatlerce dolaşacak biri değildi. Ama gerçekten aklım almıyordu.
Uzunca bir süre Taksim’de dolaşıp eve gittim. Sadece uyumak istiyordum. Kapıyı açtığımda annem ve ablamı salonda görünce çok şaşırdım. Evi temizlemişler ve çay içiyorlardı. Annem gelip sarıldı.
- Oğlum, hoş geldin. Nerelerdeydin?
Ablam da öptü.
- Hoş bulduk, dedim. Canım hala sıkkındı.
Anladılar.
- Sana bir çay koyayım, dedi ablam.
Salona geçip oturdum.
- Elinize sağlık, her yer pırıl pırıl olmuş. Ne diye yoruldunuz. Bir kadın getirip temizletirdim.
- Ne yorulması oğlum… İşimiz ne, canımız sıkılıyordu ablanla, gelip el atalım dedik. Hem paranı biriktir de, yarın öbür gün baş göz ederiz seni, lazım olur, dedi gülümseyerek.
Tam sinirle bir şey söyleyecektim ablam çayı getirdi.
- Al kardeşim, dedi sehpaya bırakarak.
- Sağ ol abla, dedim kendimi sakinleştirmeye çalışarak.
Annem ve ablam birbirlerine baktılar.
- Canın bir şeye mi sıkkın, dedi ablam.
- Oldu bir şeyler, dedim.
Fazla üstelemediler. Havadan sudan konuştuk. Ablam kendini belediyenin açtığı kurslara vermiş. Bir sürü kursa kaydolmuş. Diyete de başlamış. Zaten üzüntüden midir nedir epey zayıflamış görünüyordu. Annem de içten içe üzülüyordu onun için. O da ona belli etmemeye çalışıyordu. Aile buydu işte, bir yeri yaralıysa diğer yerleri de acı duyuyordu.
Çok fazla kalmadılar. Onları yolcu ettikten sonra ne yapacağımı bilmiyordum. Koltuğa oturup televizyonu açtım. Kanallar arasında amaçsızca dolaşıyordum. Dizilerin tekrar bölümleri, haberler ve evlilik programları vardı. Evlilik programını izlemeye başladım. Eskiden komedi filminde oyunculuk yapan bir kadın sunuyordu. Şarkı yarışmasında ismini duyuran Bayhan ve başı kapalı bir kadının arasındaki muhabbeti izlemeye başladım. Bayhan bir şarkı söyledi. Değişik etkileyici bir sesi vardı. Kendine özgüydü. Çok seveni vardı bu adamın ama neden piyasada tutunamamıştı anlayamıyordum. Şarkı bitince salon çılgınca alkışladı. İsminin Hanife olduğunu öğrendiğim gelin adayı da ona ilgi gösteriyordu. Uzunca bir süre onları izledim. Cemile! Yine aklıma düşen kadın… Onunla evlenmek nasıl olurdu diye düşündüm. Beni kendine alıştırıp, yıllar sonra terk edip gidebilecek biri olabilirdi. Belki de çoluk çocuk varken bunu yapabilirdi. Kızdım ona. Koltuğa uzanıp gözlerimi kapattım.
Dalmışım. Kalktığımda hava kararmıştı. Mutfağa gidip bir kaç bardak su içtim. Dün içtiğim şarap susatmıştı beni. Biraz üşümüştüm. Telefonumu alıp tekrar aradım Cemile’yi. Kaplıydı. Ne oluyordu ya? Şimdi tedirgin olmaya başladım? Mesaj attım; seni merak ediyorum, lütfen cevap ver’. Yarım saat oyalandım. Sonra tekrar aradım. Yine kapalıydı.
Üzerime montumu giyinip dışarı çıktım. İlk gördüğüm taksiyi durdurdum. ‘Beşiktaş’ dedim. Beşiktaş’a gelince onun evine doğru yönlendirdim taksiyi. Parayı verip taksiden indim. Aşağıdan oturduğu daireye baktım. Lambaları yanmıyordu. Gidip zili çaldım. Defalarca çalıyordum. Hiç ses seda yoktu. Sonra otomatik kapı açıldı. Sanırım birileri zil sesini duyup rahatsız olmuşlardı. Asansörü beklemeden merdivenlerden hızlıca çıktım. Dairesinin önüne gelip hem zili çalıyor, hem de kapısını hafifçe yumrukluyordum. Bir hareket olmayınca yumruğun şiddetini arttırıp zili daha çok çalmaya başladım. Sanki böyle yaptıkça Cemile saklandığı yerden çıkıp gelip kapıyı açacaktı. Karşı komşu kapıyı açtı. Yaptığımdan utanmıştım. Şimdi bana sinirlenecekler diye düşündüm. Yaşlı bir teyzeydi.
- Evladım Cemile’yi mi arıyorsun, dedi gülümseyerek.
- Evet, dedim bir umutla.
- O gitti evladım. Bosna’ya gitti.
Ben şaşkınca kadına bakıyordum.
- Bosna’ya mı?
- Evet, evi de bir emlakçıya verdi, eşyalı olarak kiraya versin diye. Bir daha dönmeyecek.
- Ne zaman gitti teyze?
- Bir hafta oldu.
- Bir hafta mı? Ama daha dün gece…
Dün gece Cemile’nin evinde olduğumu söylemek istememiştim. İçerden daha genç bir kadın geldi.
- Anne ne oldu, kiminle konuşuyorsun? Aa merhaba.
- Merhaba, ben Cemile’ye bakmıştım.
- Anne hadi sen geç içeri, dedi genç kadın.
Yaşlı kadın içeri geçti.
- Bosna’ya gittiğini söyledi anneniz.
- Bosna mı, dedi şaşkınca genç kadın. Aslına bakarsanız biz Cemile’yi tanımıyoruz. Arada bir selamlaşırdık ama muhabbetimiz yok.
- Anneniz?
- Annem Alzheimer hastası… Arada gidip geliyor. Yani söylediklerine itibar etmeyin.
- Peki, dedim.
- İyi akşamlar, deyip kapıyı kapattı genç kadın.
Şaşkındım. Cemile’nin dairesinin kapısına tekrar baktım. Yürüyüp merdivenlerden aşağı doğru indim.
Dolmabahçe sarayının yakınlarına geldim. Deniz kenarına oturdum ve denizi izlemeye başladım. Ne düşüneceğimi bilemedim. Yaşlı teyze saçmalıyorsa neden başka bir yer değil de Bosna dedi? Cemile’nin annesinin memleketi idi Bosna ve orada akrabaları vardı. Bu yaşlı kadın mutlaka Cemile ile konuşmuş olmalı. Belki kızının Cemile ile muhabbeti yoktur ama birçok yaşlı insanın bir cana hasret gördüğü kişilerle sohbet etme isteği her zaman vardır. Peki diyelim yaşlı kadın doğru söylüyordu, bir hafta önce gitti demesi neyin nesiydi. Ben daha dün gece beraberdim onunla. Yaşlı kadın yeri doğru anlayıp tarihi mi karıştırmıştı acaba? Off içinden çıkamıyordum. Ama birkaç güne her şey belli olurdu. Emlakçıya verdiyse mutlaka tabela koyardı cama.
***
Birkaç gündür yataktan kalkamıyordum. Annemler arayınca da iyiyim deyip geçiştiriyordum. Bunalıma girmiştim. Ne yapacağımı bilmiyordum. Umudunu kaybetmiş, her şeyini kaybetmiş biriydim. Bir yandan yine Cemile’yi bulmayı düşünüyor. Diğer yandan bulsam ne olacak diye düşünüyordum. ‘Artık beni arama’ dese ne diyecektim. En fazla sinirden bağırıp çağırıp, defolup gidecektim.
Kendimi zorlayarak kalktım. Kafam dağılsın diye televizyonu açtım. Yine bir evlendirme programı buldum. Saat öğleden sonra üç civarıydı. Perdeleri açtım. Hava aydınlık ve güzeldi. Gidip yüzümü yıkadım. Ev yine dağınıktı. Gana’ya gitmeden önceki günlerime dönüyor gibiydim. Oysa bunu istemiyordum. Hemen toparlamaya başladım. Saat dörde kadar evi düzenli hale getirdim. Elektrikli süpürgeyi açıp süpürdüm. Bir toz bezi alıp her yerin tozunu aldım. Annemle ablamın yaptığı gibi pırıl pırıl oldu ev. Balkona çıkıp derin bir nefes çektim içime. Kasım soğuğu hafiften çarpıyordu. Üzerimi değiştirip gideceğim yeri bilerek dışarı çıktım. Gümüşsuyu’ndan Beşiktaş’a doğru yürümeye başladım.
Cemile’nin apartmanının önüne geldiğimde tekrar zilini çalmaya başladım. Hiç ses seda yoktu. Biraz geriye doğru giderek pencereye baktım. Yaşlı teyzenin dediği doğruydu. Emlakçı numarası vardı. Eşyalı kiralık yazıyordu. Numarayı güç bela okudum. Bir umutla aradım. Emlakçı bir kadındı ve çok sigaradan dolayı çatallaşmış bir sesle konuşuyordu. Evin kirasını sordum. Ev sahibini sordum. Ev sahibinin burada olmadığını, yurt dışında olduğunu, kendisinin kiralama konusunda tek yetkili olduğunu söyledi. Ben gayri- ihtiyari, Bosna’da mı kendisi dedim. Karşı taraftan önce ses kesildi. Sonra şüpheli bir sesle ’nerede olduğunu bilmiyorum, siz kiralamayı düşünüyor musunuz’ dedi. Düşüneceğim söyleyip kapattım. Evet, yaşlı kadın haklıydı. Cemile Bosna’daydı. Ama neden?
Telefonum çalmaya başladı. Bilmediğim bir numara arıyordu. Cemile olabileceğini düşünerek hemen açtım.
- Alo.
- Tufan Ağabey merhaba, Hüseyin ben…
- Hüseyin?
- Ne çabuk unuttun ağabey, Gana’dan.
- Hüseyin kardeşim, ne haber ya. Unutur muyum? Türk numarası görünce hiç aklıma senin olacağın gelmedi.
- Türkiye’deyim ağabey. Üç saat sonra Konya’ya uçuşum var. Şimdi Taksim’deyim. Müsaitsen seni göreyim dedim.
- Tamam Hüseyin, on beş dakikaya oradayım.
Telefonu kapatıp bir taksiye bindim. On beş dakika sonra meydanda idim. Hüseyin Simit Dünyası’nda oturuyordu. Çay içiyordu. Sarıldık. Hüseyin durgundu. O umut dolu adamın yerinde yeller esiyordu. Ben de kendime çay alıp geldim.
- Hayırdır Hüseyin, bir sıkıntı mı var? Neden Konya’ya gidiyorsun?
- Babam rahmetli oldu ağabey. Hastaydı, bahsetmiştim.
- Başın sağ olsun… Çok üzüldüm. Allah rahmet eylesin.
- Sağ ol ağabey. Eşim ve çocuklar önden gitti. Cenazesi yarın kaldırılacak.
Hüseyin dalgın bir şekilde çayını içti.
- Allah acılarından kurtarıp yanına aldı diye düşünelim. Allah rahmet eylesin.
- Amin, ağabey.
- Gana’da ne var ne yok?
- Aynı işte, her şey… Bois yine yemeklerimizi yapıp kenarda oturuyor.
- Özledim be Bois’i. Selam söyle.
- Aleyküm selam. Kemal Ağabey’in işten ayrıldığını biliyorsundur zaten.
Ben şaşırdım.
- İşten mi ayrıldı? Yok duymadım. Ne zaman? Neden ayrıldı?
- Sen ayrıldığın gün İstanbul’dan bir ziyaretçisi vardı ya…
- Evet?
- O kızıymış işte. Uzun yıllardır görüşmüyorlarmış. Kız gidince Kemal Ağabey çok üzüldü. Hemen istifasını verip, pılısını pırtısını toplayıp ülkeden gitti.
- Nereye gitti?
- Hiç söylemedi bize. Hızlı bir şekilde vedalaştı. Telefon bile bırakmadı. Bosna filan bir şeyler diyorlardı ama…
- Bosna mı?
Hüseyin saatine baktı.
- Ağabey ben kalkayım. Fazla vaktim yok. Seni bir görmek istedim.
- Çok sağ ol Hüseyin. Çok memnun oldum. Başka bir zaman misafirim olursun inşallah.
- İnşallah.
Hüseyin’i metro durağına kadar bıraktım. Sarılıp vedalaştık. Girişte bir yere oturdum. Yapacak bir şeyi olmayan, gelene geçen bakan bir aylak gibiydim. Hüseyin canımın sıkkınlığını biraz azaltmıştı. Ama sanki biri yüreğimi eline almış sıkıyordu. İçimde zincirlerini koparmaya çalışan saldırgan bir Bulldog vardı sanki.
Telefonumu çıkarttım. Kayıtları kontrol etmeye başladım. O kadar çok gezmiştim ki dünyanın her yerinden numaralar kayıtlıydı cebimde. Ama hiç birinin faydası yoktu işte. Bana yardımcı olacak hiç kimse yoktu şu anda. Keşke Hüseyin babasının cenazesine değil de gezmek için gelmiş olsaydı İstanbul’a. Onunla dertleşirdik. Bir şeyler içerdik. O beni anlardı. Kemal Ağabey- Gana diye bir telefon ilişti gözüme. Evet Kemal Ağabey ile görüşmek iyi bir fikirdi. Belki de Cemile’yi bulmuştu. Cemile’yi telefona ister ağzıma geleni söyler, kapatır ve rahatlardım. Gana numarasıydı. Hemen aradım. Telefonunu kapatmıştır, hattı bırakmıştır diye düşünürken telefon çaldı. Epey uzun çaldırdım. Umutla açmasını bekledim. Sonra kapandı. Tekrar aradığımda ise telefon kapanmıştı.
Sokaklarda amaçsızca dolaştım. Kitapçılara girip çıkıyordum. Hiçbir şey ilgimi çekmiyordu. Bira, balık kokuları çekiyordu beni. Ama tekrar içkiye başlamak istemiyordum. Bir içmeye başlasam kendimi durduramayabilirdim. Şu ana kadar dengeli bir şekilde içmiştim. Ama bu öfke ile içersem kendimi engelleyemezdim. Ablam aradı. Bu sefer konuştum. Beni yemeğe çağırıyordu. Mecburen gidecektim.
Akşam ablamın evine gittiğimde masa hazırlanmış, annemle beraber beni bekliyorlardı. ‘Keşke siz başlasaydınız’ dedim. Benim durgun halim ikisini de üzüyordu, biliyordum. Normal görünmeye çalışıyordum ama mutsuzluğum karşı taraftan fazlası ile hissediliyordu. Lavaboya giderken ablamın da annem gibi düzenli ve temiz olduğunu tekrar anımsadım. Uzun zamandır onun evine gelmemiştim. Ellerimi yıkayıp kurulayıp masaya geçtim. Ablam neşeyle kurslarda yaşadıklarını anlatıyordu. Yeni hayatının onu mutlu ettiği belliydi. Sürekli anlatıyordu. Annem de günlerinde geçen olaylardan ve kişilerden bahsediyordu. Bana yine çaktırmadığını sanarak, gün komşularının bekar kızlarından, helal süt emmiş olanlarından bahsediyordu. Ama sinirleneceğimi düşündüğü için mesajı direk vermiyordu.
Annem pasta yapmıştı. Onun tabaklara koymak için mutfağa gitti. Ablam sormak istediği konuya fırsat bulmuş gibi girdi;
- Biri vardı hayatında, ne oldu o iş?
Benim canım yine sıkıldı.
- Yok artık, deyip kestirip attım.
Ablam uzatmak niyetinde değildi, ama sorması gerekenler vardı.
- Annem seni gün arkadaşlarından birinin kızı ile tanıştırmak istiyor. Bu konulardan hoşlanmadığını biliyorum. Ama annem sana sormam için ısrar etti. Güzel, eğitimli, ahlaklı bir kız. Sadece bir tanışsan…
Ablam tepki göstermeyeyim diye alttan alarak konuşuyordu.
- Biliyorsun, annemin amacı da seni mutlu görmek. Evlenip çoluk çocuğa karışman…
Bunu söylediğinde kendi hali aklına gelmiş olacak ki üzüldü. Ben de o üzülmesin diye sakince konuştum;
- Biliyorum. Şu an böyle bir niyetim yok. Kafam biraz karışık… Ama söz, o niyete girdiğimde, annemin söylediği o kızların hepsi ile tanışacağım.
İkimiz de gülmeye başladık. Annem elinde pasta ve tabaklarla geldi.
- Ne oluyor burada bakayım, bana da söyleyin, ben de güleyim.
Ben üzüntümü içime atıp neşeli tavırlarla konuşuyordum;
- Ooo anne, ne güzel yapmışsın pastayı. Neyi kutluyoruz?
Ablama baktı.
- Kutlayacak bir şeyler buluruz inşallah.
O gece eve geç geldim. Birileri ile sohbete ihtiyacım vardı. Tek kalınca kafayı yemeye başlıyordum. Neden bu kadar etkisi altındaydım Cemile’nin? Yatağa gitsem uyuyabilir miydim acaba? Pencereden dışarı baktım. Yarımada ışıl ışıldı. Bir bardak su içip yatmaya karar verdim. Yatamayacağımı biliyordum ama deneyecektim.
Buzdolabını açıp şişeden su doldurdum bardağa. Her mevsim soğuk su içenlerdendim. Şişeyi koyarken, Gana Duty Free den aldığım, alt gözlere koyduğum iki Smirnoff Vodka takıldı gözüme. ‘Hayır’ dedim kendi kendime… Bu psikoloji ile başlarsam içmeye kendimi durduramazdım. Dolabın kapağını kapattım. Yatak odama gittim. Ev merkezi ısıtma ile ısındığı için her kış içerisi çok sıcak olurdu. Ben şort ve tişörtle kışı geçirirdim. Üzerime bir şort bir tişört giyip yatağa uzandım. Biraz telefonumu kurcaladım. Haber okuyup, amaçsızda dolaştım internette. Telefonu kapatıp uyuyor gibi gözlerimi kapatmaya başladım. Ama uyuyamıyordum. Gözümü kapattığım an Cemile’nin güzel yüzü çıkıyordu karşıma. El ele tutuşmuş vaziyette İstiklal’i turluyorduk ve çok mutluydum. Ama gözümü açınca hiç mutlu değildim. Aldatılmış hissediyordum. Keşke helallik isteyene kadar, ‘çok boktan bir herifsin, bir daha karşıma çıkma’ deseydi.
Uyuyamayacağımı biliyordum ve yapmamam gereken şeyi yaptım. Kalkıp mutfağa gittim. Bir bardak hazırladım. Votkayı ve portakal suyunu çıkartıp karıştırıp içmeye başladım. Bardak yarıya gelince üstünü tekrar tamamlayıp, köşede gördüğüm leblebiyi alarak salona geçtim. Mutfak lambasını açık bıraktım. Salonun lambasını yakmadım. Elimdekileri sehpaya bırakıp yatak odasına geçtim. Cep telefonumu aldım ve klasik müzik yazıp youtube’dan aramaya başladım. Rahatlatıcı klasik müzik diye toplu klasik parçaların olduğu bir videoyu açtım. İçmeye başladım. İlk bardaklar hızlı hızlı gidiyordu. Zaten amacım hızlı gitmekti. Bir an önce düşünme modundan çıkmak istiyordum. Brahms’dan, Mozart’a, Mendelssohn’a karışık çalıyordu. Rahatlamaya başlamıştım. Ama ruhumdaki öfkeyi atmak için dışarı çıkıp birilerine bulaşmak geliyordu içimden. Hatta birkaç kişiye aynı anda… Birilerini döverken, çok ciddi bir dayak yemek istiyordum kendime gelmek için. Sonra Kemal Ağabey’e küfrediyordum. Bu kızın psikolojisini bozmasaydın belki adam akıllı bir geleceğim olurdu onunla.
Bir kenara sızmışım. Alkolün etkisiyle öyle kötü kabuslar görüyordum ki, gerçek mi kabus mu anlayamıyordum. Cemile beni kaldırmaya geliyordu. Tam kalkıp ona elimi uzatırken yüzünün bir yanı yanık ve korkunç bir şekilde bana dönüyordu. Elimi çekmek istiyordum kurtaramıyordum ondan. Bağırarak uyandım. Sabah ezanı okunuyordu. Çok susamıştım. Kafam dönüyordu, midem bulanıyordu. Biraz kussam kendime gelecektim. Gidip biraz su içtim. Yürürken sallanıyordum. Tuvalete koşturdum. Parmağımı ağzıma götürerek kusmaya çalıştım. İçimden fazla bir şey çıkmadı. Ağzım ekşimişti. Ağız bakım ürünüyle ağzımı çalkaladım. Tuvaletten çıktım. Salona geldim. Pencereyi açtım. Sabah soğuğu yüzüme çarptı. Kapatmak istedim ama ezan çok etkileyici okunuyordu. Soğuğa rağmen biraz dinledim. ‘Hayyal es Saleh’ diyordu imam. Beni davet ediyordu. Bense dünyevi duyguların içine dalmış kendimi harap ediyordum. Yatak odasına gidip tekrar uyumaya çalıştım.
Akşamüzeri saat dörde doğru kalkmıştım. Dışarı çıktım. Her akşam farklı farklı mekanlara gidip, ikiye üçe kadar içiyor ve yine akşam üstü dörtte uyanıyordum. Annem ve ablam aradığında işlerim var deyip geçiştiriyordum. Yaklaşık iki ay bu şekilde devam ettim. Bir sabah kapı zilimin deli gibi çaldığını duyarak zor uyandım. Berbat bir şekilde kapıyı açtım. Annem karşımda duruyordu. Kapıyı arkadan anahtarla kilitlediğim için açamamıştı. Bana acıyarak baktı.
- Enişten öldü, dedi.
Ben anlamaya çalışıyordum. Yine geceden kalmıştım.
- Saat kaç anne?
- On ikiyi on geçiyor.
- Sen demin ne dedin anne?
- Enişten intihar etmiş. Öğle namazında cenazesini kaldırıyorlar.
Şaşkın şaşkın anneme baktım.
Cenaze namazına yetişemedik. Zaten çok yetişmek de istemiyordum. Eniştemin ailesine camide taziyelerimizi bildirdik. Onun için Fatiha okuduk. Ablam eniştemin ailesinin yanındaydı. Gerçekten çok üzgündü. Sonuçta kaç sene beraber geçirmişlerdi eniştemle. Eski eniştemle. Eniştemin ailesi de ablamı gerçekten severdi. Tabuta baktım. Tüm sıkıntılardan kurtulmuş muydun enişte? Gözümden yaş gelmişti, ama ona ağlamıyordum. Kendi halime ağlıyordum. Saç sakal karışmış, berduş vaziyetteydim. Üzerimdeki düzgün kıyafetler bile kurtarmıyordu durumumu. Annem kulağıma doğru eğilip; ’kendine dikkat et biraz. Beni artık üzme’ dedi. Ne demek istediğini anlamıştım. Seni de enişten gibi kaybetmek istemiyorum diyordu. Elini tuttum. ‘Tamam’ dedim usulca.
Annem ısrar ederek evine götürdü. Yemek hazırladı, beraber yedik. Midem hala iyi değildi. Her gün çok içiyordum. Annem evlenmemle ilgili konuyu tekrar açınca, ben kızıp evden çıktım. Çıkmak için bahane arıyordum zaten. İçmek için bahane arıyordum. Bugün içme sebebim de bu olsundu. Oysa tek sebebim vardı… Artık iş başvuruları bile yapmıyordum. Bu kaybetmiş halimden çıkamıyordum bir türlü. İş görüşmesine gitmek, uçağa binip başka bir ülkeye gitmek, tercümanlık yapmak çok zor geliyordu bana.
Nereye gideceğimi bilmeden yürümeye başladım. Ucuz yerleri tercih ediyordum. İstiklal’in ara sokaklarında birahane tarzı bir yere oturdum. Elli altmış yaşlarında, artık alkolik oldukları tescillenmiş birkaç adam ve ben oturuyorduk. 35 lik İstanblue Votka sipariş ettim. Meyve tabağı ve leblebi söyledim yanına. İçtikçe güzelleşiyordum. Abiler eski müdavimler olduğu için birbirlerini tanıyorlardı. Eskiden figüranlık yapan tiplerdendiler. Sinemaya bulaşan başka bir iş yapamaz diye duymuştum bu meslekle uğraşan bir arkadaşımdan. Bu abilerde bir gün büyük bir rol kapacağım düşüncesi ile hayatlarını bu yolda heba etmişlerdi. Sonra güldüm kendi kendime, ‘hadi onlar sinemaya bulaştı heba etti, sen neye bulaştın?’ ‘Ben de Türkan Şoray gibi bir kadına bulaştım’ diye gülümsedim kendi kendime.
- Arkadaş hoş geldin aramıza, afiyet olsun, dedi abilerden biri.
- Hoş bulduk ağabey, sizlere de afiyet olsun, dedim.
- Aşk mı, dedi diğeri.
Gülümsüyordu.
- Aşk, dedim gülümseyerek.
O akşam geç saatlere kadar muhabbet ettik abilerle. Hepsinin kendine göre sıkıntılı hayatları vardı. Ama çok takmıyorlardı. Beklentileri kalmamıştı. ‘Olduğu kadar, olmadığı kader’ deyip duruyordu biri. Bereket emekli maaşları vardı da karınları doyuyordu. Parayı bulunca alkole yatırıyorlardı. Sonra aybaşını bekliyorlardı.
Abiler bir bir dağıldı. Gecenin ikisinde ben de çıkmıştım. Artık kapanıyordu mekan. Hafta sonu olduğu için sabaha kadar açık yerler vardı. Eve gitmek istemiyordum. Yüreğimin tutulup sıkılacak hale gelmesini istemiyordum.
Soğuk çarpmıştı. Epey yürüdüm. Hareketli mekanlardan birinin önünde durdum. İçeri girmek istedim ama tek erkek olarak almayabilecekleri geldi aklıma. Şansımı denemek istedim. Bodyguardlar bir şey demedi. Aradılar sadece. İçeri giriş ücretliydi. 30 lira ve bir içki de dahildi… İçeri girdim. Çok kalabalıktı. Pistte dans eden bir sürü kişi vardı. Rock bardı. İçerideki tiplere bakınca beni niye içeri sorunsuz şekilde aldıklarını anladım. Üzerimdeki siyah mont, siyah sweatshirt ve siyah pantolon, birbirine karışmış sakallarımla onlardan farkım yoktu. Kendime bir vodka alıp arkalarda bir yere geçtim. Önümden güzel kızlar geçip duruyordu. O kadar çok içmiştim ki, gözüm kimseyi görmüyordu.
- Ağabey kapatıyoruz, diyerek uyandırdı biri beni.
Ama epey zorlandığı belliydi. Kalktığımda kalabalık girdiğim o barda üç beş masa olduğunu gördüm. Bir kenara sızmıştım. Uyku çok iyi gelmişti. Kendimi dışarı attım.
Tünelin oradan aşağı doğru yürüyerek daha önce çorba içtiğim yere gitmeyi planlıyordum. Çorbacı her zamanki gibi kalabalıktı. Paça söyledim. Çok lezzetliydi. Tuvaletim gelmişti, çorbacı da tuvalet yoktu. Camiyi tarif etti. Caminin tuvaletini zaten biliyordum. Hatta borcum bile kalmıştı. Çorbacıya parayı verip bozdurdum. Caminin tuvaletine geçtim. İhtiyacımı giderip çıktığım anda sabah ezanı yine tüm güzelliği ile okunmaya başladı. Ellerimi yıkarken sakallı yetmiş yaşlarında bir amca abdest alıyordu. Kafa ile selam verdim. Amca abdestini bitirdi.
- Evladım gel burada al abdestini. Burada sıcak su var dedi.
Amca öyle güzel ve doğal söyledi ki bir şey diyemedim.
- Gel, gel dedi.
Bir şey demeden, verilen emri yerine getirir gibi amcanın dediği çeşmelerin yanına gittim. Ellerimi yıkadım. Amca bana bakıyordu. Bir an için abdest almamın gerçekten gerekli olduğunu düşündüm. ‘Hayyal es Salah’ diyordu imam.
- Hadi acele et biraz, bekletmeyelim imamı, dedi amca.
Hayır denmeyecek bir yüzü vardı. Ben biraz aceleyle, biraz da sırasını hatırlamaya çalışarak abdestimi aldım. Amca bana makineden kağıt çıkartıp verdi. Kurulanıp, çoraplarımı giydim. Amca sanki benim kaçıp gideceğimi hissetmiş gibi başımı bekliyordu. Yüzüne bakıp gülümseyerek ayağı kalktım.
- Adın ne evlat senin, dedi
- Tufan amca dedim.
- Tarumar etmiyorsundur inşallah ortalığı, dedi.
Amca yürüyordu. Ben onu takip ediyordum. Çıkarken aklıma tuvaletçiye olan borcum geldi. Çıkarıp beş lira bıraktım. Amca gülümseyerek baktı.
Camiye girdiğimizde bizden başka dört kişi daha vardı. İmam ile beraber 7 kişiydik. Ve benden başka hepsi yaşlıydı. Hoca bizim amcayı bekliyor gibiydi. O da gelince namaza durdu. Bizde hemen safa girip namaza durduk. Ben sabah namazı kaç rekat diye hatırlamaya çalışıyordum. Farza geçtiğimiz zaman, bu soğuk Kasım sabahında, bu eski cami içinde kendimi yorgunluklarımı atmış gibi hissediyordum. Bu ihtiyar insanlar içinde beş on yaş daha olgunlaşmıştım.
Namaz bitince amca benden önce ayağa kalkıp omzuma dokundu.
- Gel evlat dedi.
Ben yine emirlere uyan asker gibi onu takip ediyordum. Ayakkabılarımız giyerken herkes birbirine ’Allah kabul etsin’ deyip tokalaşıyordu. Amcanın gördüğü hürmet imamdan daha yüksekti.
- Mümtaz Ağabey çaya geleceğim, dedi amca ile aynı yaşlardaki adam.
Bekliyorum dedi bizim amca. Adını da öğrenmiş olduk.
- Karnın aç mı evlat, dedi Mümtaz ağabey.
- Yok Mümtaz Amca çorba içtim, dedim.
- Olsun, dedi. Çayımızı içerken bizim buranın meşhur Boşnak böreğinden de yersin dedi.
‘Allah Allah’ dedim içimden. Neden her konu gelip Bosna’da düğümleniyor diye düşünmeye başladım. Mümtaz Amca bana bir şey sormuyordu zaten. Söylüyordu ben de yapıyordum. Beraber yürümeye başladık. Cami cemaatinden iki kişi daha bizimle beraber yürüyordu. Yolun karşısındaki ara sokağa girince küçük bir çorap dükkanına geldik. Kapı kilitli değildi. Mümtaz Amca kapıyı açtı, lambayı yaktı. Hep beraber içeri girdik. Küçük bir sehpa etrafında 5-6 tabure vardı. Buyurun geçin bakalım ağalar dedi. Biz hep beraber geçip oturduk. Mümtaz Amca dışarı çıktı. Üç kişiydik. Herkes birbiriyle tekrar merhabalaştı. Sonra 25 yaşlarında bir genç daha geldi.
- Selamun Aleykum deyip geçip taburelerden birine oturdu.
Herkes selamı aldı.
- Mehmet gelemedin sabah namazına.
- Gelemedim Aslan Ağabey dedi genç çocuk. Mümtaz Ağabey duymasında zor uyandım bugün. Evde eda ettim namazımı.
Mümtaz Amca geldi. Tekrar selam verdi. İçerdekiler selamı aldı. O da geçip bir tabureye oturdu. Ben ilgi ile etrafa bakıyordum. Bu bölgede çok dolanmışlığım vardı ama bu çorap dükkanı hiç dikkatimi çekmemişti. Arada kalıyordu, hem çorap dükkanı ile ne işim olurdu ki. Herkes her şeyini süpermarketlerden alıyordu zaten.
Az sonra börekler ve büyük çaylar geldi.
- Mümtaz Ağabey var mı başka bir emrin dedi garson çocuk.
- Yok yeğenim, sağ ol.
Garson saygıyla eğilerek çıktı.
- Hadi bakalım buyurun.
- Herkes börekleri yemeye başladı. Kıymalı, peynirli, patatesli karışık börekler vardı.
Ben de çayımı içip böreği yerken, birbirini uzun zamandır tanıyan bu grubun içine balıklama dalmıştım. Kimse nesin, kimsin diye sormuyordu?
Herkes keyifle böreklerini yiyip çaylarını içti. Mümtaz Amca söze girdi.
- Kardeşlerim, sohbetlerimize bundan sonra Tufan yeğenim de gelecek.
Herkes ‘inşallah’ ‘hoş geldin’ nidalarıyla karşılıyordu beni. Ben de başımla selam veriyordum. Nasıl bir cemaatin içine düşmüştüm, bu insanlar kimdi bilmiyordum. Çok da önemsemiyordum. Bundan sonra zaten aralarına geleceğimi de düşünmüyordum. Şu an burada olmaktan mutluydum ve bu insanlar arasında huzurlu hissediyordum. Sabah kıldığım namaz da iyi gelmişti. Sanki günahlarımdan bazıları üzerimden gitmişti.
Mümtaz Amca o gün bizlere peygamberimizin hayatından, sahabelerden kıssalar anlattı. Birçok kitapta ve internette olabilecek bu bilgileri illa birinden dinlemek zorunda değildi bu insanlar. Kendileri de bu bilgiyi edinebilirlerdi. Ama sanki senden daha fazla bilgili birinden dinleyince üst makamdan onay almış, doğru yoldaymışsın gibi hissediyordun. Hem işin doğrusu Mümtaz Amca’da iyi hatipti.
Saat ona doğru sohbetimiz bitti. Mümtaz Amca beni epey dindar biri gibi düşünüyordu sanırım. Dün akşam rock barda bu sakallarla beni nasıl rockçı sandılarsa, şimdi de epey dindar biri gibi algılanmıştım. Beyoğlu’nun bu yüzüyle hiç tanışmamıştım. Böyle bir yüzü olacağı da hiç aklıma gelmezdi. Böyle şeylerin daha çok Sultanbeyli, Fatih, Eyüp bölgelerinde olacağını düşünürdüm. Herkes selam verip dağılmaya başladı. Ben sona kalmıştım. Sanki Mümtaz Amca’dan son bir söz daha duymak istiyordum.
- Ne iş yapıyorsun Tufan, dedi Mümtaz Amca.
- Bu aralar bir işim yok amca, dedim.
- İyi o zaman vakit namazlarında aramızda seni de görmek isteriz, dedi.
- İnşallah, dedim. Ama öylesine denmiş bir sözdü benim için. Bir daha bu topluluğu göreceğimi düşünmüyordum.
Vedalaşıp çıktım. Biraz uykusuzdum. Eve gidip uyumayı düşünüyordum. Aheste aheste caddeleri geçtim. Eve geldiğimde annemi temizlik yaparken buldum.
- Hoş geldin oğlum, neredeydin merak ettim seni. Telefonun da kapalı hem…
- Bir arkadaşta kaldım anne. Şimdi uyuyacağım çok yorgunum dedim.
- Tamam oğlum, dedi.
Odama gittim. Üstümü değiştirip yatağa girdim. Hemen uyudum. Saat bire doğru ezan sesi ile uyandım. İrkilerek kalktım. Sanki bir toplantıya geç kalmış gibi hissettim. Ezanı dinledim. Mümtaz Amca geldi aklıma. Kendimi suçlu hissediyordum. Kalkıp abdest alıp camiye gitmem gerektiğini hissediyordum. Ne oluyordu bana anlamıyordum. Tamam, inançlı bir insandım ama beş vakit namaz kılma gibi bir durumum hiç olmamıştı. Nadir zamanlarda Cuma namazlarına gitmem dışında camiyi bayramdan bayrama görürdüm. Biraz daha uyuyayım diye yatağa yattım. Müezzin ‘Hayyal es Salah’ deyince doğruldum. Kalkıp tuvalete gittim. Yüzümü gözümü yıkadım. Pencereden bakınca yakındaki caminin minaresini gördüm. Kararsız bir şekilde camın orada bekledim. Mutfağa gittim. Annem masaya kahvaltı hazırlamış üzerini gazete ile örtmüştü. Ocakta çay da vardı. Altını ısıttım. Kahvaltıya başladım. Ama içimde bir rahatsızlık vardı. Öğle namazı kaç rekat, ikindi namazı kaç rekat, namazlarda hangi dualar okunur diye düşünüyordum. Ne olmuştu bana. Mümtaz Amca kimdi? Neden beni etkilemişti? Büyü filan yapmış olabilir miydi? ‘Tövbe’ ettim kendi kendime. Adamın günahına giriyordum, inançlı, itikad sahibi bir adamın büyü ile ne işi olurdu.
Kahvaltıdan sonra salona geçip dizüstü bilgisayarımı aldım. Salon pırıl pırıl olmuştu. Gazeteleri okudum önce. Önüme gelen tüm gazeteleri okuyordum. Tarih okumayı da severdim. Cumhuriyet döneminden beri ülkemizin hiç bu kadar sıkıntılı olduğunu görmemiştim. Fetö denen bir bela atlatmıştık. Peki Fetö denen bir belaya rağmen Mümtaz Amca nasıl da hiç çekinmeden küçük topluluğa dini sohbet yapıyordu. Fetö’cü değildi. Peki Süleymancı mıydı, ya da Menzilci? Sohbette hiçbir cemaatten veya cemaat liderinden bahsetmemişti. Sadece ilgi çekici hikayeler ve menkıbelerle etrafında oluşturduğu sevgi yumağına bilgiler veriyordu. Onu gerçekten seviyorlardı. Ben bile sevmiştim ve ona saygı duyuyordum. Hatta öğle namazına çağırdığı ve gidemediğim için biraz utanç duyuyordum. Bu çorapçı Mümtaz Amca kimdi? Merak da etmiyor değildim.
Kendimi bir anda namazla ilgili bilgiler okurken buldum. Sabah namazından yatsı namazına kadar tüm bilgilerimi yeniliyordum. Ortaokul dönemlerinden kalma, ilkokulda yazları gittiğimiz kuran kursundan kalma bilgiler her ne kadar unutulmuş olsa da tekrar ettiğimde hemen hatırıma geliyordu. Vakit namazları haricinde ne kadar çok Nafile namazı olduğunu okuyunca gördüm. Oysa ben ancak bir ikisini duymuştum. Namaz vakitlerini de aklıma yazdım.
O gün ikindi vaktine kadar hayatımda okumadığım kadar dini bilgi okudum. Ve boy abdestimi alıp Galipdede caddesindeki o camiye doğru yol almaya başladım. Caminin adını da bilmiyordum. Yolda yürüyüp camiye gelene kadar o sabah hiç Cemile’yi düşünmediğimi fark ettim. Bu bana iyi gelmişti. İçki içerek unutmak ayılana kadardı, acı çekmeye devam ediyordum, ama namaz vakitlerini düşünen ben hiçbir acı duymadan Cemile’yi unutuyordum. Ben bu namaz kılmayı dini vazifemi yerine getirmek için mi yapıyordum yoksa Cemile’yi unutmak için mi? Sanırım ikisi de vardı.
Camiye geldiğimde bugüne kadar hiç ilgimi çekmeyen tabelasına baktım. Adı Müeeyyetzade Camii idi. Biraz inceleyince sonradan tamirat geçirmiş tarihi bir camii olduğu anlaşılıyordu. Kapısının önündeyken ezan okundu. İkindi vakti cemaat biraz daha kalabalıklaşmıştı. İmam ile beraber on iki kişi vardı. Mümtaz Amca ve tayfasının yanına geçip oturdum. Kafa ile selamlaştık. Mümtaz Amca beni gördüğüne çok sevindi. Okuduğum bilgilerden namazlarımı daha rahat kılıyordum. Gusül abdesti alarak geldiğim için kendimi yenilenmiş hissediyordum.
Namaz sonrası aynı seremoni devam etti. Çıkanlar birbirine ‘Allah kabul etsin’ diyordu. Cemaati az olan bu camide herkes birbirini tanıyordu. Mümtaz amca cami imamı ile de tanıştırdı beni. İmam cemaatine bir fazla eklendiği için sevinçliydi. Aynı ekip yine Mümtaz Amca’nın dükkanına gittik. Aynı taburelerde oturup çaylarımızı içtik. Mümtaz Amca yine etkileyici üslubuyla bize hikayeler anlatıyordu. Peygamber Efendimizin başından geçenler, sahabenin başından geçenleri ilgiyle dinliyorduk. Aslında çok basit hikayelerdi. Başka biri anlatsa insanları böyle şeylerle mi etkilemeye çalışıyorsun der ve uzaklaşırdım oradan. Mümtaz Amca anlatınca insanın dinleyesi geliyordu. Mümtaz Amca uzun yıllar Medine’de yaşamış ve iyi derecede Arapça bilmesine rağmen, önce Arapça bilgisiyle insanlara anlatıp, sonrasında Türkçe mealini söylemiyordu. Hep Türkçe kelimeler kullanmaya çalışıyordu. Hatta Arapça olan bazı kelimelerin bile Türkçelerini kullanmaya gayret ediyordu. Belki de bu yüzden onun sohbetlerinden keyif alıyordum. Doğallığıyla kazanıyordu insanların gönüllerini.
Yine vedalaşıp ayrıldık çorap dükkanından. Ben ne arıyordum bu insanların içinde? Gerçekten böyle bir topluluğun sohbetlerine uzun süre katılabilecek miydim? İki vakit namazı kılmıştım, peki ya devamı? Yürüdükçe, eskiden her yere rahat rahat bakan ben harama bakmaktan kaçınarak yürüdüğümü fark ettim. Yol üstündeki kitapçılardan birine girdim. Birkaç tane dini kitap aldım. Bir yola giriyor gibiydim. Bu yolu isteyip istemediğimden emin değildim ama bu yolda kendimi çok huzurlu hissediyordum. Kitapları alıp eve gittim.
Annem yemek getirmişti. Onu güzel karşıladım. Annem de ben de bir değişiklik olduğunu hissediyordu. Yemeği dingin bir şekilde yedim.
- Çay yapacağım, beraber içelim mi, dedim
Annem şaşırdı.
- Olur, dedi.
O varken hiç kalkıp çay yapmadığımı fark ettim. Çay demlenirken ben koltuğa oturup aldığım kitapla okumaya başladım. Buhari’den sahih hadislerdi okuduğum. Ayrıca Türkçe meali olan bir Kuran-ı Kerim, bir seccade ve bir tesbih almıştım. Onları annem görmesin diye kapı girişindeki dolabın üstüne koymuştum.
Neden saklıyordum ki? Annemin beni namaz kılarken görmesi gerçekten hoşuna giderdi. Zaten beni berduş hallerimle görüyor olması onu zaten epeyce üzüyordu. Yine de şimdilik görmesini istememiştim. Daha kendim bu durumuma alışamamıştım. Önceden evimde küçük bir Kuran vardı ama bu eve hiç seccade girmemişti bugüne kadar. Ablamın ve annemin ara ara namaz kıldıklarını biliyordum. Hatta bazı zamanlar Ablam beş vakit namaza başlar, bir süre sürdürür sonra devam edemezdi. Benimse hiç alakam yoktu.
Çayları getirdim. Annemle karşılıklı içerken okuduğum kitaba bakıyordu. Şaşırmıştı.
- Hadisleri mi okuyorsun?
- Evet, bu konuda eksik olduğumu hissettim.
Annem bir şey söylemeden ama tam olarak da beni anlamadan çayını içmeye devam etti. Ablamın hala rahmetli eniştemlerin evinde olduğundan filan bahsetti. Ufak bir iki sohbetten sonra gitmek için kalktı. Ama beni geride bırakırken daha bir huzurla bıraktığını hissediyordum. Oysa şu son zamanlarda bana sık sık gelmesinin asıl nedeni benim için tedirgin olmasından kaynaklanıyordu. Cenazedeki halim ile onun gözünde çok irtifa kaybetmiştim.
Annemi yolcu ettim. Kitabı okumaya devam ettim. Bir yandan da gözüm saatteydi. Namaz saatlerini takip etmek benim için bir ödev olmuştu. Kaçırırsam büyük bir boşluğa düşecek gibi hissediyordum. Kafka’nın Samsa karakteri gibi bir sabah kalkıp başka bir şeye dönüşmüştüm sanki.
Akşam ezanı yaklaşırken epey bir okumuştum. Hem hadis kitabını hem de Kuranı Kerim Türkçe mealini sırayla okuyordum. İnandığım kitap hakkında bir şey bilmediğimi görüyordum. Notlar alıyordum. Akşam ezan vakti yaklaşınca yine ikileme düştüm. Ne yapıyordum? Ne için yapıyordum? Gerçekten birden bire Allah korkusu yüreğime düşmüştü de onun için mi başlamıştım namaza, yoksa Mümtaz Amca’nın sohbet grubunun içinde olma amacıyla mı böyle bir yola girmiştim. Yoksa her şey Cemile’nin yüzünden miydi? Kendimle çetin bir mücadele veriyordum. Bir yandan da okuyordum. Akşam ezanı okundu. Kalkıp pencereden dışarı baktım. Şehir yavaş yavaş kararıyordu. Benim abdest almam gerekirken, bir kuvvet sanki beni tutuyor ve boş ver diyordu. O kuvvete yenildim. Abdest almadım. Öylesine boş boş baktım pencereden dışarı. İnsanların namazdan çıkıp dağıldıklarını hissettiğimde Cemile’yi düşündüğüm zaman olan yürek ezilmesini yaşadım resmen. Ama bu Cemile’yi düşündüğüm için olmamıştı. Akşam namazını kaçırdığımdan dolayı idi…
Buzdolabına gidip su şişesini çıkardım. Kendime bir bardak su doldurdum. Soğuk soğuk kafama diktim. Yüreğim hala sıkılıyordu sanki. Şişeyi koyarken aşağıda bulunan Votka şişelerini gördüm. Biraz baktım onlara. Büyükçe bir poşet alıp evdeki bütün alkollü içkileri ona doldurdum. Eskiden kalma Scotch viskim, birkaç Fas şarabını poşete doldurdum. Anahtarımı alıp evden dışarı çıktım. İlk çöp kutusunun içine sert bir şekilde fırlattım. Amacım şişeleri kırmaktı. Başkası bulup içmesin istiyordum. Bir ferahlık hissettim. Soğuktan içim üşümüştü. Çöp kutusuna bir müddet bakıp koşarak yukarı çıktım.
Eve gelince salondaki koltuğa geçip tekrar okumaya başladım. Deli gibi okuyordum. Saat yedi olunca abdest aldım. Kıblenin yönünü tahmin ederek seccademi serdim. Bu evde kılınan ilk namaz olacaktı. Oturup dua etmeye başladım. Ezan okununca ayağa kalkıp namaza durdum. Namazdan sonra tekrar oturup dua ettim. Mümtaz Amca’nın gözleri camide beni aramıştır diye düşündüm.
***
Son üç aydır hemen hemen bütün vakit namazlarını camide Mümtaz amca ve sohbet grubu ile kılıyor ve onlarla sohbet edip eve geliyordum. Kuran’ın Türkçe mealini bitirmiş tekrar okumaya başlamıştım. Arapça öğrenmeye de meyil etmiş ve belediyenin açtığı kursa yazılmıştım. Birçok Arap ülkesine giden ben Arapça’yı öğrenilecek bir dil olarak görmemiş ve Araplar ile İngilizce ve Fransızca olarak iletişim kurmuştum. Şimdi ise dini bir değer olarak Arapça’yı öğrenmeye gayret ediyordum. Ama zorlanıyordum. Hem yaşım itibari ile hem Latin harflerinin dışına çıktığımdan öğrenmekte güçlük çekiyordum. Cemile’nin Arapça konuşma çabaları geliyordu aklıma. O da öğrenirken ne kadar zorlanmıştır kim bilir?
Okuduğum dini kitaplar Mümtaz Amca’nın yönlendirmeleriyle arttı. Bu arada Mümtaz Amca’nın, o ufak çorap dükkanını işleten bu muhlis adamın elektrik mühendisi olduğunu öğreniyordum. Yıllarca büyük firmaların fabrikalarında çalıştıktan sonra emekli olduğunu, bu dükkanı satın alarak çorap satmaya başladığını öğrenerek şaşırıyordum. Neden çorap deyince de, ‘bilmem belki çok iş olmasın okumaya zamanım olsun’ diyerek gülümsüyordu. Evet çok okuyordu Mümtaz Amca. Ve hiçbir cemaate de mensup değildi. Etrafındaki sekiz on kişiye dini bilgiler aktarmaktan mutluluk duyuyordu. Etrafındaki sekiz on kişi zamanla değişiyor ama bilgisini paylaşacağı birileri mutlaka oluyordu çevresinde.
Etrafındaki kişiler onu sadece dinlemeye geliyordu. Benim farkım, okumamdı ve sorgulamamdı. Mümtaz Amca ile fikir tartışmalarına giriyor ve ondan olabildiğince bilgi almaya çalışıyordum. Gerçekten dini konularda çok doluydu. Sadece dini bilgilerde değil mesleğinden dolayı teknik konularda ve ilgisinden dolayı edebiyat ve sanatta gerçekten dolu biriydi. Beni şaşırtıyordu. İstese kendine büyükçe bir cemaat kurabilirdi ama o bunu istemiyordu. Onu tanıyanlar arasında çok saygın bir kişi idi ancak Mümtaz Amca ilminden yaralananların bu çorap dükkanındaki tabure sayısını geçsin istemiyordu. Birileri ilmi alınca çekilsin ve yeni gelenlere bıraksındı yerini. Mart ayında Umre’ye gitme kararı almıştık. Sohbet grubundan 5 kişi gidecektik.
Annem ve ablam benim bu sohbet grubumdan ilk zamanlar oldukça memnundu. Kendime çeki düzen vermiş, alkolü tamamen bırakmış, eve zamanında gelen, okuyup namaz kılan halim onlara zararsız ve güzel görünüyordu. Hatta evlenmek için bana önerdikleri kızları görmeye itiraz etmiyor, resimlerine bakıp karar veriyordum. Bugüne kadar buluştuğum biri olmamıştı ama tekliflerine açık olduğumu anlamışlardı. Hatta öyle namaz kılan biri olmasına gerek olmadığını, inançlı biri olmasının ve benim kıldığım namaza karışmayacak biri olmasının yeterli olacağını söylüyordum. Başının kapalı açık olmasının bir önemi yoktu.
Zaman geçtikçe annem ve ablamda bu sohbet grubuma katılmamla ilgili şüpheler oluşmaya başlamıştı. Sakallarımı kesmemem ve Umre’ye gidecek olmam onları iyice tedirgin ediyordu. Etrafta cemaat suçundan tutuklanan bir sürü insan varken, benim bu yola doğru kaymam her ikisinde de şüpheye neden oluyordu. Onları rahat olmaları konusunda ikna etmeye çalışıyordum. Ve çok mülayim olmuştum. Hatta iki gün sonra benimle tanıştırmak istedikleri kızla tanışacağımı söylemiştim.
Biz sohbet grubumuzda Umre’de neler yapacağımızı konuşurken, ablam ve annem tanıştırdıkları yeni kızın beni evlenmeye ikna etmesini ve bu sohbet grubundan uzaklaşmamı sağlamasını umut ediyorlardı. Onların bu hali şaşırtıyordu beni. Bir zamanlar benim alkol gecelerinden uzaklaşmamı isteyen annem şimdi bu sohbet grubundan uzaklaşmamı umut ediyordu. ‘Bir ortan yok oğlum senin’ diyordu.
Benim için münasip gördükleri kızla bir pastanede yanımda ablam olarak buluştuk. Kız da ablası ile gelmişti. Rahmetli eniştemin akrabalarından bir kızdı. Enişte tarafım, eniştemden çok ablamı sevdikleri için yine onun ailesinden biriyle akrabalık ilişkisinde olmayı istiyorlardı. Kız uzun boylu, zayıf, güzel ve mülayim biriydi. Yaşı 28 civarındaydı. Bir firmada muhasebeci olarak çalışıyordu. Bu görüşme için biraz fazla makyaj yapmıştı. Ne de olsa beğenilmek istiyordu. Bense ablamın ısrarına rağmen sakallarımı kesmemiştim. Hem etraftaki birçok genç dizilerdeki karakterlerden dolayı sakallı dolaşırken benden niye sakalımı kesmemi istiyorlardı ki. Ablam yaşımdan büyük gözüktüğümü sebep olarak gösteriyordu. Ortamda havadan sudan konuştuk. Ben daha birkaç ay öncesine kadar acı bir aşk yaşamış biri olarak evliliğe sanki çok uzakmışım gibi muhabbet ediyordum. Oysa buluşmaya gelmeden önce uygun biri olursa neden olmasın demiştim. Hem ben de artık çocuk sahibi olmak istiyordum. Ortamda daha çok ablam ve kızın ablası sohbet etti. Sonrasında kalkmaya karar verildi. O kararı da yine ablalar vermişti. Bizler tanıştığımıza memnun olarak pastaneden ayrıldık.
Eve doğru giderken ablam kıza neden ilgi göstermediğimi sorup duruyordu. ‘Şimdi onlara ne diyecektim, bu kızla evlenmeye niyetim var mıydı’ gibi bir sürü soruya boğdu beni. Ona umreye gidip geldikten sonra beni başka biri ile tanıştırmasını salık verdim. O da sinirlenerek ‘tabi hepsi seni sırada bekliyor’ dedi. Sonra birbirimize bakıp gülümsedik. Anneme doğru yol aldık.
***
İşte o büyük gün gelmişti. Havalimanında ben Mümtaz Amca ve Mustafa ağabey vardı. Diğer iki kişi gelememişti. Birine vize çıkmamıştı, diğerinin de sağlık sorunu olmuş ve iptal etmişti. Mustafa Ağabey, Mümtaz Amca’dan bir iki yaş daha büyüktü ama Mümtaz Amca’ya hep ağabey diye hitap ederdi ve saygısı büyüktü. Hepimiz menenjit aşılarımızı olmuş aşı kartlarımızı yanımıza almıştık. 7 günlük kısa bir tur olacaktı. Mekke ve Medine’de kalacaktık. Havalimanında abdestlerimizi alıp ehrama girdik. Tur ile gittiğimiz için kadınlı erkekli başka kişilerde vardı. Hepsi ehrama girmişti. Çok yurt dışına çıkmıştım ama ilk defa farklı bir duyguyla gidiyordum. İnsanlar bir zamanlar benim ehramlılara baktığım gibi, bana bakıyorlardı. Heyecanlıydım. Turumuzda olan tanıdık tanımadık herkesle dini içerikli sohbetler yapıp, bir gruba ait olmanın hazzını yaşıyorduk.
Rehberimiz hepimizi toparlayarak konuşmaya başladı. Onun söylediklerine uyarsak rahat bir yolculuk geçireceğimizi ve sıkıntısız bir şekilde gidip geleceğimizi söyledi. Sırayla uçağa almaya başladılar. Uçak Cidde’ye gidiyordu. Uçağa bindimizde Business Class da ağırlıkla iş için Cidde’ye gidenler vardı. Economy kısmında hem Umre için gidenler, hem iş için gidenler hem de Suudi Arabistan’da yaşayanlar vardı.
Gana’dan döndüğümden beri yani dört beş aydır uçağa binmemiştim. Yerimize geçip oturduk. Cam kenarındaydım. Mümtaz Amca’ya cam kenarına oturmak isteyip istemediğini sordum. Ortada oturmak istediğini söyledi. O ortada olunca ben ve Mustafa Ağabey ona daha rahat soru soracaktık. Seyahate başlamadan önce çok defalar umre ile ilgili sorular sormamıza rağmen, hala öğrenmek istediğimiz çok şey vardı. Hele Mustafa Ağabey, ilkokula yeni başlamış bir çocuk gibi öğrenme hevesindeydi. Üç yıldır Mümtaz Amca’nın sohbetlerine geliyormuş. Ondan öncesinde terzihanesinde şarap içen biriymiş. ‘Ne yaparsın be kardeşim, ortam nasılsa biz de öyleydik. Değişmek için hiç çaba harcamadık’, diyordu.
Uçakta anonslar Türkçe, İngilizce ve Arapça olarak yapıldı. Ayrıca sefer duası okundu. Mümtaz Amca zaten birkaç kez sefer duasını üçümüzün duyacağı şekilde okumuş, biz de ‘amin’ demiştik. Uçak kalktı. İçimde sevgilisine kavuşmaya giden bir askerin heyecanı vardı. ‘Cemile’, dedim içimden. Şimdi neredesin acaba? Ne yapıyorsun? Beni bu halimle görsen ne düşünürdün? Beni bu halimle kabul eder miydin? Ya ben, senin için bu halimden vazgeçer miydim?
Uçakta yemek servisi başladı. Eskiden uçak yolculuklarında içtiğim şaraplar geldi aklıma. Nasıl da zorlanmadan bırakmıştım alkolü. Oysa bırakabileceğimi hiç düşünmezdim. THY İran ve Suudi Arabistan gibi alkolün yasak olduğu ülkelere uçuşlarda alkol servisini kaldırmıştı. İran’ı bilemem de Suudi Arabistan gibi kutsal topraklara girişte alkolün olmaması iyi olmuş diye düşünüyordum.
Yolculuğumuz dualarla, sohbetle, yeni kişilerle tanışmakla ve rehberin talimatlarını dinlemekle geçti. Gece sabaha doğru Cidde’ye indik. İnişte uçağın sarsmasına rağmen eskisi gibi korkmamıştım. Sabah namazımızı Kabe’de kılacağımızı söylediler. Hepimiz çok sevindik. Herkes bavullarını her havalimanındaki gibi sıradan bir şekilde alırken, ehram giyinmiş ve benim gibi bu ülkeye yeni gelmiş herkes farklı bir duygu ile etrafına bakıyordu. Kutsallığın içine girmiştik işte. Bavulları alıp rehberi takip ettik. Çıkışta otobüsler hazırdı. Sıcak yüzümüze vuruyordu dışarıda. İstanbul’un serin havasından sonra bir tuhaf olmuştuk. İlk konuyu havanın nemi ve sıcağı almıştı şimdi. Suudi Arabistan haricinde birçok körfez ülkesine gittiğim için bu havaya alışıktım.
Rehberin Mekke’ye yaklaştığımızı söylemesi ile otobüsün içinde bir uğultu duyulamaya başladı. Herkes şükür için dua ediyordu. Yolculara baktığımda büyük çoğunluğu yaşlı karı koca idi. Aralarında birkaç tane genç çift vardı. Rehberimiz ‘Beytullah göründü’ deyince herkes heyecanla başını çevirip ayağa kalktı. Hepimiz Kabe’yi görmeye çalışırken Kabe’nin dibine yapılmış o büyük binayı görmek hepimizi üzmüştü. Suud’lar yine büyük görgüsüzlükle o koca oteli Kabe’nin dibine dikmişlerdi. Kabe’ye yaklaşırken rehberimiz, eski Osmanlı Kalesi’nin yıkılarak yerine yapılan bu yüz katlı otelin gerçek Müslümanları ne kadar üzdüğünden bahsediyordu. Anlayamıyordum, Allah’ın evi denen bu kutsal mekanın dibine ne diye o kadar yüksek bir yapı dikersin. Ehrama bürünmenin anlamı ne idi. Allah’ın evini tavaf ederken hepimiz eşit olmuyor muyduk? Tıpkı ölümde hepimizin eşit olduğu gibi… O zaman geceliği bilmem kaç bin dolardan başlayan bu Zem Zem Hotel’de kalıp Kabe’ye yukardan bakınca hangi eşitlikten bahsedebiliyordu bu dini bütün Suud yetkililer. Osmanlı Kalesinin yıkılışını televizyonlar verdiği zaman içim acıyarak izlemiştim bu bağnazlığı.
Kabe’ye yaklaştıkça beni saran bu öfkeden kurtulup tekrar o huzur dolu duyguya bürünmeye başlamıştım. Bildiğim bütün duaları okuyor, bütün dileklerimi Allah’a ulaştırıyordum. Herkes de benim yaptığım şeyleri yapıyordu.
Rehberimiz otobüsten inince herkesin saatlerini ayarlamasını ve iki saat sonra aynı yerde buluşacağımızı söyledi. Sabah kahvaltısını otelde yapacaktık. Huşu içinde Beytullah’a doğru yürürken o an hiçbir şey düşünmüyordum. Allah’a bu anı yaşadığım için şükrediyordum. ‘Lebbeyk Allahümme Lebbeyk’ nidaları yükseliyordu. Mustafa Ağabey, ben ve Mümtaz Amca yan yana yürüyorduk. Mustafa Ağabey ve benim ilk gelişimiz olduğu yüzlerimizdeki şaşkınlıktan anlaşılıyordu. Mümtaz Amca’nın duaları daha dingindi. Herkes kendi huzuru içindeydi.
Hep namını duyduğumuz Kabe imamlarından birinin sabah ezanı okuması ile saflarda yerimizi aldık. Sesi gerçekten çok etkileyiciydi. ‘Huşu içinde namazımızı eda ettik’ dedikleri bu olsa gerekti. Buraya ilk defa gelenler hayal aleminde gibiydiler. Hacca gidip gelmiş insanların anlattıklarını abartıyor diye düşünürdüm. Gerçekten yaşamayan bilmezmiş, buradaki hava çok farklıydı.
Lebbeyk Allahumme lebbeyk lebbeyke la şerike leke lebbeyk innel'hamde ve'n ni'mete leke ve'l mülk la şerike lek." Tavafta yürürken Mümtaz Amca bunu söylüyor biz de tekrarlıyorduk. Çok huzurluyduk. İranlıların Kabe’nin kumaşını öpmek için dokunmaya çalışmaları ve Suudi Polisin onları uzaklaştırmaya çalışması dışında dikkat dağıtan bir şey yoktu. Ben Peygamber efendimizin, yaşadığı dönemlerde Kabe’nin etrafında kıldıkları namazları düşündüm. Biz de onlarla aynı yolu izliyorduk. Huzur vericiydi.
Otelin büyük yemek salonunda kahvaltımızı yaparken herkes manevi olarak ne kadar huzurlu olduğundan bahsediyordu. Öğle namazına kadar uyuyup sonra Sefa ve Merve’ye gidecektik.
***
Gümüşsuyu’ndaki apartmanın önünde taksiden inip daireye baktığımda; bir yurtdışı seyahatinden geliyormuş gibi değil de, bir dünyadan, farklı bir dünyaya geliyormuş gibi hissettim ilk defa. Medine-i Münevvere, hurma bahçelerinden hurma satın alma, hediye olarak parfüm değil de zem zem ve tespih alma benim ilk defa yaşadığım şeylerdi. Çok iyi gelmişti. Mümtaz Amca’nın yanına takılmaya başlamamın ne kadar doğru bir karar olduğunu düşünüyordum. Yoksa o kutsal topraklara gitmem ancak o otobüsteki çoğunluk gibi elden ayaktan kesildiğim zaman olurdu.
Hacca gidip gelene yapılan ziyaret gibi annem, ablam ve birkaç akraba beni ziyarete gelmişti. Bana yaşlı ve dindar insanlara gösterilen hürmet gösteriliyordu. İlginç geliyordu bu halleri. Ama hoşuma gidiyordu. Onlara aldığım hurmalardan zem zem sularından ikram ediyordum. İtina ile yiyip içiyorlardı. Tesbih ve yüzükler de veriyordum.
Ablam bir ara boşluk bularak, beni yeni biri ile tanıştıracağını söyledi. ‘Zamanı mı’ der gibi yüzüne baktım. Gülümseyerek ‘umreden sonra’ demiştin dedi. Ben de ona gülümsedim. Ablam bu işi kendine meşgale edinmişti sanki. Şu anda tüm amacı beni evlendirmekti.
- Çok beğeneceksin, dedi.
- Sen benden çok beğenmişe benziyorsun, dedim gülerek.
Namaz vakti gelince diğer odaya geçip namaza durdum. Artık hep abdestli dolaşıyordum.
Herkes gidince montumu giyinip İstanbul’a yürüyüşe çıktım. Güneş vardı ama hava serindi. Arabistan havasından sonra epey soğuk da denilebilirdi. Vodafone Arena’dan aşağı inip Kabataş tarafına doğru yürüdüm. Memleketimin ne kadar güzel olduğunun tekrar farkına varıyordum sanki. Çok güzel gelmişti yürüyüş. Sahil kısmından Karaköy’e kadar geldim. Köprünün ayaklarında durup denizi izledim. Cemile ile geldiğimiz restorana baktım uzaktan. Yüreğimde tekrar bir sıkıntı duydum.
Galata’ya doğru yokuşu çıkıp Mümtaz Amca’nın dükkanına geldim. İçerisi türbegah gibi olmuştu. İçeriye girince taburelerin olmadığını, ayakta birçok insanın hurma yiyip, zem zem içtiğini ve Mümtaz amcaya hoş geldin demeye geldiğini anladım. Mümtaz Amca beni görünce sevindi.
- Tufan gel yeğenim buraya, dedi.
Oğlu ve kızı ile tanıştırdı. Kızının başı açıktı ve yanında eşi vardı. Oğlu takım elbise giyinmiş öğle arası babasını ziyarete gelmişti. Oğlunu hiç bizim sohbetlerde görmemiştim. Sohbettekilerden oğlunun Mümtaz Amca ile fikirlerinin uyuşmadığını ama birbirlerini yine de çok sevdiğini duymuştum. O gün akşam ve yatsı namazlarını camide Mümtaz Amca ve yanındakiler ile kılıp uzun uzun dini sohbetler yaptık. Bütün muhabbetler dönüp dolaşıp Umre seyahatimize dayanıyordu. Mustafa Ağabey, yaşından beklenmeyecek heyecan ile anlatıyordu yaşadıklarımızı.
Ablam ve annem, son bir haftadır yeni gelin adayı ile görüşme yapmam için sıkıştırıyorlardı. Artık kolay kolay sinirlenmediğim için üstüme daha çok varıyorlardı. Kendimi, izlediğim evlendirme programındaki adaylar gibi hissediyordum. Hem gelin adayının hem damat adayının kendilerini beğendirmeleri gerekiyordu. Hafta sonuna gün ayarlamışlardı. Kız çalışıyordu ve cumartesi için müsaitti. Çocuk gelişimi mezunuydu ve bir kreşte öğretmen olarak görev yapıyordu. Yaşı yirmi dokuzdu. Nedense kızlar hep yirmi sekiz-yirmi dokuz aralığında oluyordu. Otuzunda olan bana denk gelmemişti.
Bazen kendime gülüyordum. Onca kızla arkadaşlık yap ama gel gör ki görücü usulü evlenmeyi kabul et. Hayat işte.
O gün tıraş oldum. Saçlarımı kestirip sakallarımı düzelttirdim. Güzel de giyinmiştim. Ablam bu halimi sevdi, yakışıklı olduğumu söyledi. Ben ablam ile gitmiştim ama kız tek gelmişti. Bir an için utandım. Velisi ile gelen çocuk gibi hissettim. Kahve zincirlerinden birinde oturduk. Sabah on bir gibi olduğu için çok kalabalık değildi. Arka masalara geçmiştik. Biz oturduktan on dakika sonra kız geldi. Adı Hülya idi. Cemile ile tam zıt görünüştelerdi. Ama Hülya gerçekten çok güzel bir kızdı. Uzun, dalgalı kumral saçlar, beyaz ten, mavi gözler ve alımlı bir vücut ile ilgiyi çekiyordu. Rahmetli eniştemin akrabalarındandı. Ablamla samimiydi. O da uzunca süre evlilik düşünmemiş sonra bir nişanlısı olmuş ama çocuğun yanlışlarını gördüğü için nişan atmış. Ailesinin bulacağı münasip biri ile evlenmeyi kabul etmişti. Anlaşılan ikimizde yaralıydık.
Hülya’nın güzelliğinden mi yoksa elektriğimiz tuttuğundan mıdır nedir muhabbetimiz güzel gitti. Ablam bir ara bizi yalnız bıraktığında birbirimizi tanımaya istekli olduğumuz sohbetimizden anlaşılıyordu. Ona tekrar görüşmek istediğimi, niyetimizin belli olduğunu, birbirimizi iyi tanımamız gerektiğini söyledim ve telefonlarımızı aldık. Bir sonraki buluşmamızda ablam olmayacaktı. Öğle namazı vakti yaklaştığı için ben bir an önce sohbeti sonlandırmak istiyordum. Hülya ikide bir saate baktığımı görünce ‘sıkıldın mı’ diye sordu. ‘Olur mu’ diye durumu kurtarmaya çalışırken ablam geldi.
- Tufan öğle namazı vakti de geliyor, sen şimdi kalkmak istersin, dedi.
Hülya ile bakıştık. Ablam bahsettiği için hoş karşılamıştı.
- Ben de zaten kalkacaktım, abla dedi Hülya.
Neşeli halimiz ablamın da gözünden kaçmamıştı. Eve gidene kadar ağzımdan laf almaya çalışıp durdu. Ben de ona tekrar görüşeceğimi söyleyip daha fazla soru sormamasını sağladım. İşim var deyip eve gidip namazımı kıldım. Her şeyin hayırlısını vermesi için Allah’a dua ediyordum.
***
Nisan ayı geldiğinde sıradan yaşantımın içine Hülya da dahil olmuştu. Bir aylık süreçte dört kere buluşmuştuk. Artık ciddi bir birliktelik için konuşuyorduk. Ben tekrar iş ilanlarına bakmaya başlamıştım. Ama baktığım iş yurt dışında gidip kalma şeklinde olmayacaktı tabi ki. Gündüz işe gidip, akşam eve dönecek şekilde bir iş arıyordum. Öyle bir tecrübem olmadığı için maaşlar bana düşük geliyordu. Arada kitap tercüme işleri yaparak çok kazanmasam da belli bir gelir elde ediyordum. Yine Mümtaz Amca’nın çorap dükkanına takılıyor ve yine aynı camide namazımızı kılıyorduk.
Annem ve ablam bu durumdan memnundu. Hülya’nın beni dönüştürecek doğru aday olduğunu düşünüyorlardı. Namazımı kılmamdan hoşnuttular ama bir cemaate mensup olmam onların gözünde suçtu. Ama ben bir cemaate mensup değildim. Değer verdiğim bir büyüğümün sohbetlerine katılıyordum sadece.
Hülya’ya duyduğum aşk değildi, bunu biliyordum. Ama onunla evlenebilir ve ondan çocuk sahibi olabilirdim. Birbirimizi mutlu edebilirdik. Zaten Cemile’ye duyduğum gibi bir tutkuyu başka biri için duyup acı çekmek istemiyordum.
O günlerde İngiltere kodlu bir telefon aradı. Bulgaristan’dan, Yunanistan’dan arayan para isteyen numaralar mı diye düşündüm önce. İngiltere’den bir tanıdık hatırlamıyordum. Telefonu açınca Lina’nın aksansız İngilizcesi ile neşeli sesini duydum. İki gün sonra İstanbul’a geliyordu. Bir gece kalıp Gana’ya geçecekti. Müsait olup olamayacağımı soruyordu. Ben müsaitim derken umarım ben de kalmayı planlamıyordur, evlilik arefesinde hiç hoş bir durum olmaz diye aklımdan geçirmiştim. Bana kaldığı otelin ismini söyleyip beni oradan alabileceğini bildirince rahatlamadım değil.
Lina’nın İstanbul’a gelmesi güzel bir haberdi. Ama tam bu dönemde benim yabancı bir kızla, ki Lina’nın samimi olma ihtimali vardı, görülmem çok hoş karşılanmayabilirdi. ‘Bu büyük şehirde her halde birine de denk gelmeyiz’ diye düşündüm.
İki gün sonra sabah Lina’yı otelinden alırken bir araba kiralamıştım. Gana’dayken ona İstanbul’u gezdireceğime söz vermiştim. Şimdi o sözümü tutmalıydım. Lina beni gördüğüne çok sevinmişti ve sıcak bir sarılma ile karşıladı. Ben de onu gördüğüme gerçekten çok sevinmiştim.
Ortaköy’den, Galata’ya, oradan Saraylara, oradan Kız Kulesi’ne gezdirebildiğim kadar çok yer gezdirdim Lina’ya. Adalara bile götürdüm onu. Hızlı ama verimli bir tur olmuştu. Yemek için durduğumuz yerlerde ben mescit varsa müsaade isteyip namazımı kılıyordum. İki de bir ayrılmamdan dolayı Lina meraklanıp sordu. Ona namaz kılmaya başladığımı söyleyince İngiltere’de Pakistan’lı arkadaşlarından duruma alışık olduğunu söyledi. Ben daha rahat hareket etmeye başladım.
Lina ile çok güzel koca bir gün geçirmiştik. En güzeli de Lina İngiltere’de biriyle ciddi bir ilişkiye başlamıştı ve benim korkmamı gerektiren bir durum yaşanmamıştı. Hülya Whats’up’dan nerede olduğumu, neler yaptığımı sorduğunda ona yurt dışından bir arkadaşım geldiğini ve İstanbul’u gezdirdiğimi söylüyordum. Cinsiyet söylememiştim. Belki söylesem daha iyiydi ama bereket sormamıştı. Kadınların sağı solu belli olmazdı.
Lina’yı Beşiktaş’taki beş yıldızlı oteline bıraktığımda bana sıkıca sarılarak teşekkür etti. Çok güzel zaman geçirdiğini söyledi. Benim evlilik niyetinde olduğum bir kız arkadaşımın olduğunu duyunca sevinerek beni kutladı. Evlendikten sonra eşimle beni Gana’ya beklediğini söyledi. Bir an için Cemile ile Gana’ya gittiğimizin hayalini kurdum. Sonra gözümün önüne Hülya’yı getirerek diğer hayalden kurtardım kendimi.
***
Ülkemizde bir erkeğin yaşaması gereken önemli anlardan biri sünnetse, bir diğeri de kız isteme merasimidir. Otuz altı yaşında olgun bir erkek olan ben, müstakbel kayınpederimin ve kayınvalidemin yanında heyecanlanıyordum. Aslında eniştemden dolayı gıyaben tanışıyorduk ama hiç yüz yüze gelmemiştik. Hülya’nın da heyecanlı olduğu yüzünden belli oluyordu. Birbirimize kaçamak bakışlar yapıp gülümsüyorduk. Hülya’nın babası biraz sert mizaçlı olduğundan ciddiyet dışına çıkamıyordum.
Odada ben, annem ve ablam dışında Hülya’nın anne ve babası, Hülya’nın biri üniversite birinci sınıfa giden, diğeri üniversite son sınıfa giden iki kız kardeşi, Hülya’nın çok sevdiği dayısı, yengesi ve Hülya’nın yaşıtı ve onun çok yakın arkadaşı olan kuzeni vardı. Geleneksel olarak babadan kızını bir erkeğin istemesi gerektiğini düşünerek Mümtaz Amca’yı da davet etmiştim. Annem ve ablam çok bozulsalar da, evlilikten sonra değişeceğimi ümit ederek çok ses çıkarmamışlardı. Bense Mümtaz Amca’nın bu izdivaçta ön ayak olarak hayırlı bir iş yapmayı umut ediyordum.
Kahve mi içerken, Hülya ve kuzeni kendi aralarında konuşuyor, kuzeni iki de bir Hülya’yı dürtüp duruyordu. Kahveme tuz koyup koymadıklarını düşünürken tadında ya heyecandan ya da gerçekten bir şey olmadığından bir farklılık hissetmemiştim. Sonra onlar mutfağa geçti. Annem Mümtaz Amca’nın artık konuya gelmesini beni dürterek işaret ediyordu. Oysa Mümtaz Amca ve müstakbel kayınpederim ‘Nihat Bey’, ortak bir tanış bulmuşlar ve o tanış üzerinden muhabbetlerini sürdürüyorlardı.
Mümtaz Amca bir ara bana ve anneme baktığında zamanın geldiğini anlayarak o sihirli cümleyi kurdu. Müstakbel kayınpederim ‘bizden kız almak kolay değildir, bazı şartlarımız olacaktı’ deyince ben ve annem gerildik. ‘Velakin, madem Mümtaz Ağabey aracı olmuş, Allah gençleri mesut etsin’ deyince ortamda bir rahatlama olmuş, annemin ve ablamın Mümtaz Amca’ya müteşekkir bakışlarını yakalamıştım.
Hep beraber ayağa kalkılıp bana ve Hülya’ya yüzüklerin takılması ve herkes tarafından tebrik edilme merasimleri yapılırken ben sanki ruh olarak orada değildim. Düğün tarihi olarak çok uzamaması kararı alındı ve ekim ayında yapılması planlandı.
O akşam ablam ve ben annemde kaldık ve gecenin geç saatlerine kadar düğün için yapacağımız planları konuşmaya başladık. Eve yeni eşyalar almam gerektiğinden ve en önemlisi iyi bir işe girmem gerektiğinden konuştuk çoğunlukla. Düğün salonu ile ilgili mekan arayışlarına şimdiden başlamak gerekiyordu. Yaz olmayacağı için kır düğünü yapılamazdı.
Bu kadar çok ayrıntısı olduğunu bilmiyordum, ki daha çok şeyi konuşmamıştık. Saat üç gibi herkes yataklarına çekilince ben abdestimi tazeleyip şükür namazı kıldım. Ve Allah’dan her şeyin hayırlısını vermesi için dua ettim.
Ertesi gün kahvaltıdan sonra eve geçtim. Eve alıcı gözüyle bir daha baktım, yenilenmesi gereken eşyaları not aldım. Beyaz eşyaların çoğu iyi durumdaydı ama yeni gelinler her zaman yeni eşya isteyebilirdi. Hülya’nın eşyayla, parayla pulla çok işi yoktu. Ama yine de gönlünün hoş edilmesi gerektiğini söylüyordu annem. Ben de bu konularda çok cahil olduğumdan şimdilik annemin önerilerini dikkate alıyordum.
Salondaki eşyalara bakarken Hülya ile bir yaşam nasıl olur diye düşünüyordum. Onunla sarılmış televizyon izlerken veya çocukları almış dışarda gezerken hayal etmeye çalıştım. Çocuklar olunca bir de araba lazımdı. Bu evlenmek epey masraflı bir işmiş diye düşünerek bir tedirginlik duydum açıkçası.
Kendime kahve yaptım, salondaki masaya geçip dizüstü bilgisayarımı açtım. Kariyer.net e girip bana uygun iş ilanlarına bakmaya başladım. Yabancı dil bilgimi kullanabileceğim alanlar daha çok tercümanlık ve ihracat ithalat bölümleriydi… Özgeçmişimi yenileyip uygun gördüğüm firmalara başvurular yapmaya başladım.
Uzun süredir alkolden ve gece yaşantısından uzak durduğum için belli bir birikimim vardı. Arada bir yaptığım kitap tercümeleri de standart harcamalarımı karşılıyordu. Ama ailemi geçindirecek ve ‘prestijli’ bir iş gerekiyordu bana.
Hülya’nın beni evlilik düşüncesine soktuğu için ablam ve annem ona müteşekkirdir sanırım. Ben Hülya ile evlenmeye nasıl karar vermiştim? Birincisi ilk görüşte güzelliğinden etkilenmiştim. İkincisi aklı başında, okumuş ve düzgün karakterliydi, üçüncüsü hayatı paylaşabileceğim bir olgunluğa sahipti. Aslında benim onu kabullenmem kolaydı da, o acaba beni neden kabul etmişti? En büyük referans ablam mıydı? Tabi o da büyük etkendi ama benimle birlikteyken sıkılmıyordu ve sanırım yanımda huzur buluyordu. Bir kadın bir yerde huzur ve şefkat buluyorsa o yer yaşamak istediği yer oluyordu zaten.
İş ararken gördüğüm bir kelime bana yine Cemile’yi hatırlatmıştı. ‘Arapça bilen tercih edilecektir’… Cemile bu işe başvursa girer miydi acaba? Şimdi neredeydi? Ben evlenecektim ve hala onu düşünüyordum. Bosna’da mıydı? Yoksa Türkiye’ye dönmüş müydü? Babasını buldu ve içindeki kızgınlığı attı. Yeni hedefi neydi şimdi? Hakkımı helal etmediğimi söylesem geri gelir miydi? Şu anda geri gelse ben ne yapardım? İyi ki geri gelmiyor diye geçirdim içimden, yoksa çok kişiyi üzmek zorunda kalacağımdan ve benim bu hakları ödeyemeyeceğimden korktum.
O gün akşama kadar evde oyalandım. Hem iş bakıyor hem de gelecek için plan yapıyordum. Hiçbir vakit namazı için camiye gidememiştim ve Mümtaz amcalarla sohbet edememiştim. Galiba annemlerin bekledikleri şey daha evlenmeden oluyordu.
Ertesi sabah erkenden kalkıp namaz için camiye gittim. Mümtaz Amca ve sohbet grubundan üç kişi daha vardı. Mümtaz Amca beni görünce evladını uzun zaman sonra görmüş biri gibi seviniyordu. Namazdan sonra onun çorapçı dükkanına geçince böreklerimiz ve çaylarımız geldi. Mümtaz Amca sohbettekilere benim hayırlı işimden bahsedince herkes kutladı. Evlenince sohbetlere zor gönderirler diye takılanlar oldu. Mümtaz Amca’nın bakışlarında benim bu ortamlardan uzaklaşabileceğim hissiyatını yakaladım. Oysa benim öyle bir niyetim yoktu.
Hülya beni işyerine davet etmişti. Öğle vakti onu alırsam beraber yemeğe gidebileceğimizi söylemişti. Hülya beni arkadaşları ile sözlüm diye tanıştırdığında gözlerindeki gururu görebiliyordum. Gururu benden mi kaynaklanıyordu yoksa hedefine ulaşmış olmasından mı bunu tam olarak anlayamamıştım. Yemek boyunca düğün yerinden, ev eşyalarından davet edileceklerden ve benzeri şeylerden konuştuk. Hülya ailesinden de aldığı terbiye ile gerçekten mütevazi biriydi. Mal ile mülk ile gösterişle işi yoktu. Huzurlu bir yuva, ona değer veren bir insan arıyordu. Küçük yuvasında eşi ve çocukları ile mutlu olarak yaşamak istiyordu sadece. Hülya’da benim gibi iki çocuk istiyordu. Bir kız bir erkek olursa çok daha güzel olurdu ama sağlıklı olmaları en büyük duamız diyordu.
Hülya’yı iş yerine bıraktıktan sonra yolda Hülya ile bir yaşantının güzel olacağı duygusu ile mutlu bir şekilde yürüdüm.
***
O sabah namazı kılarken ertesi gün olacak düğünümün kolay ve hayırlı geçmesi için dua ediyordum. Farklı bir duygu vardı uyandığımdan beri. Yarın evli biri olacağımdan ve düğün stresinden mi kaynaklanıyordu bilmiyordum ama Cemile’nin beni terk ettiği zaman hissettiğim yüreğimin bir el tarafından sıkılmasını yaşıyordum. Seccademi kaldırıp pencereden dışarı baktım. Hava durumunun bu hafta güneşli ve mevsim ortalamalarının üstünde olacağı haberi en çok Hülya’yı sevindirmişti. Yağmurlu bir havada İstanbul trafiğinde düğün yapmak herkes için bir kabus olurdu. Salondaki yeni eşyalar ve evin içine yapılmış olan boya badana ile yeni evime alışmaya çalışıyordum. Hülya ile beraber beyaz eşya dışındaki tüm eşyaları değiştirmiştik. Yarından sonra bu evde iki kişi yaşayacaktık ve ben kafa olarak artık buna hazırdım.
Bir kapı firmasında bölge sorumlusu olarak dört aydır çalışıyordum ve ayda iki kere yurt dışına çıkıyordum. Bir haftalık turlar olduğu için çok sorun olmayacaktı ve ben yurt dışındayken Hülya’nın kız kardeşleri gelip evde kalacaktı. Firma hem düğün hem balayı için bir haftalık izin vermişti. Düğünden sonra dört günlük balayı için Kıbrıs’a gidecektik. Bu dönemde en sıcak yer orasıydı.
Öğle vakti sohbet camisine doğru yürürken telefonum çaldı. Bilmediğim bir numara arıyordu. Düğün için tebrik edecek üniversite arkadaşlarından biridir diye düşünürken Kemal Ağabey çıktı. Telefondan bile bitkinliği anlaşılan Kemal Ağabey nerede olduğumu soruyordu. ben şaşkınlıkla İstanbul’da olduğumu söyleyince bana Çapa Onkoloji servisine acele gelmemi söyledi.
Tarlabaşı durağından minibüse binerek Çapa’ya vardım. Onkoloji servisine sorarak ulaştım. Kemal Ağabey’in telefonla arayarak olduğu yere vardım.
Kemal Ağabey bir odanın kapısının önünde ağlamaktan gözleri şişkin halde bana baktı. Beni görünce tekrar ağlayarak boynuma sarıldı.
- Meğer Gana’ya bana hakkını helal ettiğini söylemek için gelmiş. Bense onu terslemiştim.
Ben Kemal Ağabey’in ne demek istediğini anlamamıştım.
- İçeri gir, seni görmek istiyor dedi.
Ben hala şaşkın, bir şey demeden odadan içeri girdim. Yüzünü göremediğim hastanın başında gözlerinden ağladığı anlaşılan siması tanıdık gelen altmış yaşındaki kadın ile bakıştık. Gözlerini silerek dışarı çıktı. Ben yüreğimin tekrar bir el tarafından sıkıldığını hissederek küçük adımlarla hastaya doğru yürüdüm. Yüzü zayıflıktan çökmüş, saçları kazınmış Cemile’yi görünce içimde biriktirdiğim gözyaşlarımın dışarıya bir akarsu misali aktığını hissediyordum. Cemile’nin yanına çöküp elini tuttum. Gözyaşlarıma hakim olamayıp ancak ‘Cemile’ diyebilmiştim. Gözyaşlarım Cemile’nin eline düşüyordu. Hiçbir şey söyleyemeden hıçkırarak ağlıyordum. Gözlerini zorlukla açan Cemile yüzüme bakıp gülümsüyordu. ‘Senin peşinden nereye istersen oraya gelirim’ diye bağırmak istiyordum. Gözyaşlarımı silmeye çalışıyordum ama hıçkırıklarımı durduramıyordum. Zorlanarak elimi okşadı.
- Hakkını helal ettin mi, dedi kısık bir sesle.
Ben hıçkırıkla elini öpüyordum. Kemal Ağabey ve yanındaki kadında geldiler. Kadın ‘Cemile’m, kızım’ diyerek Cemile’ye sarıldı.
- Helal olsun Cemile, helal olsun, dedim güçlükle.
Cemile gülümseyerek gözlerini üçümüzün üzerinde gezdirdi ve bir daha uyanmayacağı uykuya daldı.
***
O hafta sonu arabayı apartmanın önüne çekince 9 yaşındaki kızımı güçlükle uyandırırken, 4 yaşındaki oğlumu kucağıma alarak yukarı çıkarmıştım. Hülya eşyaları taşımaya çalışırken Bolu Abant’taki bu hafta sonu tatilimiz hepimize çok iyi gelmişti. Eve girdiğimizde sıcak hava hepimize çok iyi gelmişti. Çocukları yatırıp salona geldiğimizde Hülya gülümseyerek;
- Birer kahve içer miyiz, dedi.
- İçeriz, dedim gülümseyerek.
Diz üstü bilgisayarı açtım. Aklıma Çapa’dan hıçkırıklarla bağırarak çıkarken yorgunluktan bitap düşüp bir meyhaneden hastanelik olana kadar içtiğim an geldi. Ertesi günkü düğüne zor yetiştirmişlerdi. Cemile’yi ölümsüzleştirmeliydim.
- Yazmak istiyorum, diye seslendim Hülya’ya
- Otur yaz canım, dedi.
Oturdum…
‘’Aslında çok güzel biri sayılmazdı ama bir gülüşüyle; bir adamı bırak bir şehirden bir şehre, bir ülkeden bir ülkeye peşinden koşturabilirdi.’’