Yağmur, şehrin gri binalarına vuruyordu. Elya, sırt çantasını omzuna asmış, yeni lisesinin kapısında dikiliyordu. 17 yaşındaydı ama gözleri 27’lik bir yorgunluk taşıyordu. Annesinin üçüncü evliliği yüzünden yine şehir değiştirmişlerdi. Bu seferki adamın adı bile aklında kalmamıştı.
“Harika,” diye mırıldandı kendi kendine. “Yine sıfırdan.”
Koridorda yürürken herkes ona bakıyordu. Uzun siyah saçları, keskin bakışları ve sürekli takılı kulaklıklarıyla dikkat çekiyordu. Sınıfa girdiğinde en arka sıradaki boş yere oturdu. Öğretmen tanıştırma faslını bitirirken kapı açıldı ve geç kalan biri girdi içeri.
Derin.
Uzun boylu, dağınık kumral saçlı, yeşil gözleri olan çocuk. Üstünde siyah kapüşonlu sweatshirt, kulaklığından hafif müzik sesi geliyordu. Öğretmene sadece “Geç kaldım, kusura bakmayın” dedi ve Elya’nın iki sıra önüne oturdu.
O an Elya’nın kalbituhaf bir şekilde tekledi. Göz göze geldiler. Sadece iki saniye. Ama o iki saniye Elya’ya yetmişti. Derin’in gözlerinde kendi yaralarını gördü.
Ders boyunca Derin bir kez daha arkaya dönüp baktı. Bu sefer bakışları daha uzun sürdü. Elya hemen gözlerini kaçırdı.
Teneffüste kantine inerken biri omzuna çarptı. Kitapları yere saçıldı. Tam eğilip toplayacaktı ki aynı kişi çömeldi ve kitaplarını toplamaya başladı.
“Özür dilerim,” dedi Derin alçak sesle. Sesi pürüzlü ve sıcaktı.
“Önemli değil,” diye mırıldandı Elya. Parmakları aynı kitaba değdi. İkisi de aynı anda çekti. Derin hafifçe gülümsedi. Bu, Elya’nın uzun zamandır gördüğü ilk gerçek gülümsemeydi.
“Yeni geldin değil mi?” diye sordu Derin.
“Evet. Bugün ilk günüm.”
“Ben de buraya iki ay önce geldim. Yabancılık çekiyorsan… yardımcı olabilirim.”
