"Bakar mısınız?"
"Hemen geliyorum." Elini kaldırıp beni çağıran sevimli kadının oturduğu masaya hızlı adımlarla ulaştım. Gülümseyip, "Hoş geldiniz, ne alırdınız?" diye sordum.
Kural 1: Güler yüzlü ve sevecen ol.
Önündeki menüye bakıp, "Ben içecek alacağım ama çok kararsız kaldım, siz ne önerirsiniz?" diye sordu.
Kural 2: Daima en pahalı ürünü söyle. Şaka şaka o kadar da değil.
"Çilek sever misiniz?" diye bir soru yönelttim. "Evet bayılırım hem de." Sevimlice gülümseyip, "Peki o zaman, size çilekli Milkshake'imizi öneririm. Her tadan çok beğeniyor."
"Tamam o hâlde ben ondan alayım. A bir de çilekli cheesecake." Kadına gülümseyip elimdeki not defterine masanın numarasını ve müşterinin istediği siparişi yazdım. Topuklarımın üzerinde dönüp arkamdaki mutfağa doğru ilerledim. Paravan kapıyı açıp içeriye girdiğimde Esma ablayı gördüm. Pardon Şef'imizi. Elindeki çikolatalı kremayı pastanın üzerine sıkıyordu. Kapının sesini duyunca kafasını kaldırıp bana baktı. "Hah Elis, ben de tam seni çağırtacaktım. Masa 13 ve 16'nın siparişleri hazırlandı. Hemencecik götür de soğumasınlar."
"Tamam götüreyim. Masa 5'e de çilekli milkshake ve çilekli cheesecake istedi."
"Tamam şunu halledeyim hazırlarım."
Upuzun masanın köşesinde duran iki koca tepsiden birisini alıp müşteriye götürmek üzere yola çıktım. Masada oturup büyük ciddiyetle bilgisayara bir şeyler yazan genç kızın yanına gittim. Masaya yığılmış kitaplar ve çökmüş gözlerine bakılırsa öğrenciydi. Onu rahatsız etmemeye çalışarak istediği sıcak çikolata ve kurabiyesini masadaki boşluğa bıraktım. Siparişlerin tutarının yazdığı kağıdı da kenara bıraktım. Tabağın masaya vurma sesiyle irkilip bana baktı. Yorgunca gülümseyip teşekkür etti ve sıcaklığına aldırmadan sıcak çikolatadan koca bir yudum aldı. Kitapların üzerinde yazan AYT yazısına göre üniversite sınavına hazırlanıyordu. Umarım istediği bölümü, istediği yerde kazanabilirdi.
Sonraki hedefim ise üç kişilik bir arkadaş grubuydu. Sipariş ettikleri tatlıları masanın üzerine koyup tutarı da kenara bıraktım.
Bu şekilde dört beş sefer daha yapıp birazcık soluklanmak için boş bir masaya oturdum. Cebimdeki telefonumdan saate baktığımda 13.30 olduğunu gördüm. Daha gelmesine çok vardı.
Burası büyük bir kafeydi. Bir bölümünde tatlılar diğer bölümde ise yemek çeşitleri yapılıyordu. Ben tatlı kısmındaydım ama bazen diğer garsonlarla yer değiştiriyorduk ve yemekleri de dağıtıyorum. İki kısım da aynı kafeye ait olduğu için bir zorluk olmuyordu. Mutfak ve kasanın arasında kalan bölüme geçip duvara yaslandım. O sırada diğer garsonlardan olan İlker ve Sıla tartışıyordu. Alıştığım bir görüntü olduğu için umursamadan gözlerimi masada gezdirdim. Belki birisi çağırır ve görmezdim.
"Dokuz numaranın siparişi hazır." İkinci aşçımız İhsan Bey'in seslenmesi üzerine yaslandığım yerden doğrulup mutfağa girdim. Uzun masadaki küçük tepsiyi alıp dışarı çıktım ve hızla dokuz numaralı masaya ilerledim. Tepsideki kahveyi kitap okuyan baş örtülü kızın önüne bırakıp tutar kağıdını da kenarına koydum. İstemsizce gözüm okuduğu kitaba kaydı. Kürk Mantolu Madonna'ydı. Hayran olduğum o kitap. Kız kitabına baktığımı fark edince gülümseyip, "Okudunuz mu?" diye sordu.
"Evet evet, çok severim." Diye hevesle atıldım ama sonra pişman oldum. Kıkırdayıp, "Hiç sorun değil, ben de sevdiğim kitaplardan bahsederken çok hevesleniyorum. Hatta bir keresinde tanımadığım birisinin elinde hayranı olduğum bir yazarın kitabını görünce istemsizce çığırmıştım. Hâlbuki içimden konuştuğumu düşünüyordum." Karşılıklı güldük. Gülünce gözleri kapanıyor ve çok sevimli oluyordu. İsminin Kübra olduğunu öğrendiğim kızla birkaç dakika konuştuktan sonra işimin başına döndüm. Siparişlerin hazırlanmasına yardım ettim, tepsileri götürdüm, müşterileri uğurladım ve masaları sildim. Kolumdaki saate baktığımda vaktin yaklaştığını gördüm, birazdan gelecekti. Burada olacaktı. Onu görecektim.
Boşta olan Sıla'nın yanına gidip yanına duvara yaslandım. Kaşlarını çatmış kapıya bakıyordu. "Yine ne yaptı?" diye sordum hafif bir tebessümle. Sanırım yine İlker'le kavga etmişlerdi. Kollarını göğsünde birleştirip, "Önemli bir şey değil." dedi. Hep böyle olurdu. Önemli değil dediğinde ısrar ederdim ve hemen neye sinir olduysa anlatırdı sonra da birbirlerinden özür dilerler ve barışırlardı. Gizliden gizliye onları birbirlerine yakıştırıyordum ama arkadaşlıklarının bozulmasını istemediğim için onlara söyleyemezdim.
"İlker işte, benim çok beceriksiz oluğumu ve bir haftaya kalmaz kovulacağımı söyledi. Kalbimi bu defa çok kırdı Elis." dedi büyük bir üzüntüyle.
"Gerçekten çok büyük ayıp etmiş. Ona kırıldığını söyledin mi? Gönlünü almaya çalışacaktır."
"Hayır bu sefer söylemeyeceğim. Ona kırıldığımı kendisi anlamalı." sözünü bitirdiği anda İlker mutfaktan çıkıp yanımıza geldi. Sıla'nın diğer tarafındaki duvara yaslanıp ona baktı. Sıla yüzüne hiç bakmayınca omzuyla omzunu dürtüp "Pişt." diye bir seslenişte bulundu. Sıla ona yine bakmayınca bana bakıp "Ne oldu?" diye sordu. Tabi ağzını oynatarak sormuştu, ben dudaklarını okumuştum. Omzumu silkip bilmediğimi belli ettim. Sıla İlker'in suçunu anlamasını istediği için neye sinirlendiğini ben söyleyemezdim.
Gelen bir aileyi görünce siparişlerini almak için onların yanına gittim. İstedikleri sütlaç ve çayları not edip mutfağa gitmek için arkamı döndüm ve onu gördüm, öldüm. Grup arkadaşlarıyla beraber sahnede birkaç ayarlama yapıyorlardı.
Kalbimin sesi dışarıdan duyuluyor muydu acaba?
Ellerimin arasında titreyen not kağıdını cebime koyup ellerimi birbirine kenetledim ve dikkat çekmemek için hızlı hızlı mutfağa ilerledim. "Dört sütlaç ve iki şekersiz çay, masa 23'e.
Siparişler hazırlandığında onları götürdüm ve kafenin boşluğundan yararlanarak sahneye en yakın masalardan birisine oturdum. Elimi çenemin altına koyup onu izlemeye başladım. Arkadaşlarına yardımcı olduktan sonra yerine oturdu ve mikrofonu ayarladı. Gitarist ve baterist müziğe girdiğinde o da mikrofonu elinde tutmuş hazırlanıyordu. Gözlerini kapatmış kendine cesaret veriyordu. Ve çok geçmeden o kadife sesi duyuldu.
"Tut elimi, bundan gidelim.
Olmaz demeden dinle beni bi'.
Rüzgarım söndü, dindi ateşim.
Ah bebeğim ben hâlâ deliyim.
Nakaratı söylerken gözlerimi kapattım ve ona ben de eşlik ettim.
"Sen yokken ne gece ne de gündüz.
Sen yokken ne gece ne de gündüz.
Ne ay var ne tek bir yıldız.
Ne ay var ne tek bir yıldız.
Her yer karanlık ve ıssız göremiyorum."
Her yer karanlık ve ıssız göremiyorum.
Kuşları kıskandıracak sesinin, heyecanlanınca kızaran yanaklarının, her zaman dağınık duran saçlarının ve en önemlisi gülümsediğinde kısılan, kahvenin en güzel tonu gözlerinin müptelasıydım. Telefonumdaki ses kaydedicideki birkaç şarkısını defalarca sıkılmadan dinlerdim. Sosyal medyaya grupları adına açtıkları hesabındaki fotoğraflarına defalarca bakar ve videoları defalarca izlerdim. Sapık falan değildim. Dedim ya, onun müptelasıydım. Onu seviyordum. Çok seviyordum.
Aynı yerleri tekrardan söyledikten sonra durup derin nefesler aldı. Şarkı bittiğinde gelen alkış sesleriyle kocaman gülümseyip başını eğdi. En büyük alkışlayanı ise bendim. En büyük hayranının ben olduğum gibi.
...