Sırbistan’ın başkenti Semendire Kalesi’nin pencerelerine vuran yağmur damlaları, sanki yaklaşan felaketin habercisiydi. Prenses Mara Hatun, odasındaki ahşap masanın başında oturmuş, haritaları ve Latince kitapları inceliyordu. O, sadece güzelliğiyle değil, devlet işlerine olan merakıyla da tanınan bir prenstese idi. Ancak o gün odasının kapısı her zamankinden daha sert vuruldu. İçeri giren kişi, omuzlarındaki devlet yükünden dolayı çökmüş görünen babası, Sırp Despotu Đurađ Branković’ti.Mara, babasının yüzündeki o ölümcül solgunluğu gördüğü an yolunda gitmeyen bir şeyler olduğunu anladı. Ayağa kalktı, "Baba? Ne oldu? Macarlar yine sözlerinden mi döndü?" diye sordu.Kral Đurađ, kızının yüzüne bakamıyordu. Gözlerini yere dikerek, derin ve titrek bir nefes aldı.
"Macarlar bizi kurtaramaz Mara. Osmanlı ordusu sınır boylarında belirdi. Sultan Murad’ın tek bir emriyle Semendire yerle bir olacak. Halkımız kılıçtan geçirilecek," dedi.Mara’nın kalbi hızla çarpmaya başladı.
"O halde savaşacağız! Suralları savunabiliriz," diye diklendi.Babası yavaşça başını kaldırdı, gözlerinde büyük bir çaresizlik ve utanç vardı.
"Savaşmayacağız kızım. Bir anlaşma yaptık. Sultan Murad, Sırbistan topraklarına dokunmamak ve bizi korumak karşılığında bir teminat istedi. Bir barış mühürlemek istedi."
Mara, babasının ne demek istediğini o an dehşetle kavradı. Odadaki hava bir anda buz kesti. "Hayır..." diye fısıldadı geri çekilerek.
"Beni... Beni o Türk hükümdarına mı veriyorsun? O bir işgalci! Karısının üzerine kuma olarak mı gideceğim?"
"Başka çaremiz yok!" diye bağırdı kral, sesindeki hıçkırığı gizlemeye çalışarak. "Sen gitmezsen bu ülkedeki binlerce genç kız ölecek Mara. Sen benim kızımsın ama aynı zamanda bu halkın prensesisin. Bazen bir krallığı kurtarmak, kılıçla değil, bir kadının fedakarlığıyla olur."Mara o gece sabaha kadar ağlamadı. Aynanın karşısına geçti, saçlarını taradı ve kendi kendine bir yemin etti: “Oraya kurbanlık bir kuzu gibi gitmeyeceğim. Halkımı kurtarmak için o sarayı fethedeceğim.”Haftalar su gibi akıp geçti. Düğün günü gelip çatmıştı. Sırbistan sınırında büyük bir Osmanlı alayı Sırp prensesini teslim almak için bekliyordu. Mara, ağır çeyiz sandıkları, hizmetçisi Erika ve üzerinde taşlar parıldayan Sırp geleneksel gelinliğiyle saraydan çıktı. Babasıyla son kez göz göze geldiğinde ne bir damla gözyaşı döktü ne de arkasına baktı. Atlıların korumasında, bilmediği bir dine, bilmediği bir kültüre ve hayatını tamamen değiştirecek olan o güçlü hükümdara, Sultan Murad’a doğru yola çıktı. At arabasının penceresinden dışarıdaki fırtınayı izlerken, içindeki korkuyu tamamen öldürmüştü. Artık sadece zekası ve gururu kalmıştı.

