8. BÖLÜM
“Dikenli tellerle yaşamayı öğretmektir, aşk.”
Bir zamanlar yorganımın altında gözyaşı dökerken ismini sayıkladığım adam karşımda duruyordu. Onu görmeyeli üç yıldan fazla olmuştu, bu yüzden yüzündeki ve bedenindeki her değişimi fark edebiliyordum.
Üniversiteyi Alanya’da okumak, saçlarının rengini iyice açmıştı. Saçlarının sarıya dönmesi, onun en sevdiği mevsimin yaz olmasının sebeplerinden biriydi. Seyrek çıkan sakallarıyla olan savaşını da kaybetmiş gibiydi. Ona önerdiğim gibi sinekkaydı tıraş olmuştu. Rengarenk giysiler giymeye devam ediyordu. Ayakkabıları da her zamanki gibi kirliydi. Kulağının tekinde bir kulaklık asılıydı ve Elton John’un insanı yerinde bırakmayan şarkılarından biri çalıyordu. Lisedeki boş derslerden birinde kulaklığının tekiyle bana bu parçayı dinlettiğini hatırlayabiliyordum.
Onu yeniden görecek olursam ya sevinçten boynuna sarılacağımı ya da öfkeyle saldıracağımı düşünürdüm. Oysa şimdi tüm duyguları aynı anda yaşarken gözyaşlarıma hakim olmakla meşguldüm.
Ali’nin parıldayan gözleri heyecanla bakmaya devam ederken, göğüs kafesimi zorlayan kalbimin sesini duyuyordum. Uzun zaman sonra adımı telaffuz ettiği için bir tür sarhoşluk içerisinde olmalıydım. Aksi takdirde titreyen bacaklarım ve hafifçe salınan bedenim, yakında bayılacağımın göstergesiydi.
Hazırlıksız bulunduğum bir anda, “Hiç değişmemişsin,” diye konuştu bir çırpıda. Yüzündeki tebessüm ve sıcak bakışları hâlâ oradaydı.
Dostluğumuzu, duygularımı hiçe saydıktan sonra rastgele bir öğlen vakti karşıma çıkması son derece normalmiş gibi davranıyordu. Yerimde bir başkası olsaydı ona ağır sözler sarf eder, elinden gelirse iyice pataklardı. Fakat ben, çocukluğumdan ergenliğimin sonlarına dek yanından bir an olsun ayrılmadığım bu adama öfkelenecek gücü kendimde bulamıyordum.
“Sen de öyle,” diye konuştum, çatallaşan bir sesle. Boğazım öylesine kurumuştu ki konuşurken canım yanmıştı.
Gözleri kararsız bir tavırla yüzümde gezinirken, başımı öne eğip omuzlarımı kaldıran bir nefes aldım.
Üç yıl öncesine kadar karşısında gözlerimi kaçırmadığım tek kişi oydu. Utanç, onun yanındayken hissetmediğim bir duyguydu. Çünkü tüm zayıf yönlerimi ve onların oluşma aşamalarını ön koltuktan seyretmişti. Tüm haylazlıklarımın, sırlarımın ve yalnızlığımın ortağıydı o. Ben ise yanında Ali olmadan varlığı umursanmayan herhangi biriydim. Bu yüzden beni terk ettiği gün yalnızca arkadaşımı değil, dünyamı yitirmiştim.
Zihnim geçmişin acı dolu sayfalarındayken, “Alanya’dayken seni çok düşündüm,” dedi, Ali.
Başımı kaldırıp yüzüne baktım. Tebessümünü kaybetmişti artık. Kaşları birbirine yaklaşmış, gözleri alçalmış, alnının ortasında ince bir çizgi belirmişti. Pişmanlık dolu bir ifade taşıyordu yüzünde. Yıllarca görmeyi umut ettiğim o ifade, hiç beklemediğim bir anda karşımdaydı işte. Dilim tutulmuş, söz dinlemeyen kalbim insafsızca başımı döndürüyordu.
Beni düşündüysen neden aramadın, diye soruyordu içimdeki ses. Beni arayamadın madem, ben aradığımda neden açmadın?
Birbirine bastırdığım dudaklarımdan bir yanıt alamayacağını anladığında, “Ela,” dedi, ince bir sesle. Bir adım yaklaşıp gözlerimin içine baktığı sırada parmak uçlarımın karıncalandığını hissettim.
Birkaç defa konuşmak için ağzını aralayıp kapadı. Bakışları fakültenin sınıflarında gezinirken derin bir iç çekti. Yeniden bana döndüğünde, “Özür dilerim,” dedi.
Durdu ve bir tepki vermem için bekledi. Gözleri merak ve sabırsızlıkla doluydu. Bir an önce onu affettiğimi söylememi istiyordu. Ne de olsa Ela Lalezar, tek dostunu ikinci defa yitirmeyi göze alamazdı. Aklından geçenlerin bunlar olduğunu bilecek kadar iyi tanıyordum onu. Fakat o, benim bile fark etmediğim bir duygu selinin içine düştüğümden habersizdi.
Üç yıldır hayalini kurduğum özrün içimdeki yarayı sızlatmaktan başka bir etkisi olmadığını fark etmek, yaşadığım acının asla kaybolmayacak bir ize dönüştüğünü anlamama neden oldu.
“Buraya neden geldin?” diye sordum, içimdeki cesaret kırıntılarını bir araya toplayabildiğimde.
“Seni görmek için,” dedi, Ali. “İstanbul’a geleli bir hafta oldu. Her gün burada seni bekledim.”
Dudaklarımı birbirine bastırdım ve sızlayan burnumu görmezden geldim.
Ali’nin dostluğumuz boyunca benim için hiçbir zaman çabalamamış olduğunu bilirken söylediği bu şey yalnızca hayal gibi geliyordu.
“Sana haber vermek istedim ama telefon numaranı değiştirmişsin.” dedi, sessizliğime karşılık. “Üniversitenin ilk yılı sosyal medya hesaplarını da kapatmıştın. Neden sana ulaşmamı bu kadar imkansızlaştırdın?”
Numaramı değiştireli bir yıldan fazla olmamıştı. İki yıl boyunca, giderek seyrekleşen aralıklarla onu aramıştım oysa. Yanıt alamadığım her seferinde boğazımı düğümleyen hıçkırıkları unutmam mümkün değildi.
“Belki de bu yüzden,” dedim, fısıltı gibi çıkan sesimle.
“Neden?” diye sordu, kaşlarını çatmışken. “Benimle bir daha konuşmak istemediğin için mi?” Sesindeki hüzün, sitemle gürleşirken bakışlarımı önüme eğdim.
“Bana yalan söylediğin için,” dedim, titrek sesimle. “Liseyi bitirmeyi ne kadar çok istediğimi biliyordun. Sebebini de biliyordun ama yine de beni yarı yolda bıraktın.”
“Kafam karışmıştı!” diye inledi, bir adım daha yaklaşıp tam karşımda dururken.
Başımı kaldırıp irice açılan gözlerine baktım. Beni ikna edebilmek için uğraştığını görmek alışkın olduğum bir şey değildi. Çünkü o, çoğu zaman güzel kızların peşinde koşmak için enerjisini harcardı. Kalan zamanında o güzel kızları düşünür, ufacık bir kısımda da benimle vakit geçirirdi. Ben ise o nadir zamanların gelmesini beklerdim.
“Çocukluğumuzdan beri beraberdik,” dedim, güçlükle çıkan sesimle.
Bakışları tahammülsüzlüğünü gösteren bir ifadeye bürünürken konuşmaya devam etmek için kendimi zorladım. “Bunun bir anlamı var sanıyordum.
Kafan karışmış olabilir ama en azından beni üniversite boyunca yalnız bırakacağını son gün öğrenmemeyi hak ediyordum.”
“Ne önemi var?” diye sordu, omuzlarını silkerken. “Daha erken üzülecektin sadece.”
Boğazımın düğümlendiğini hissettim. “Ne önemi var mı?”
Öğrendiğim gün yalnızca üzülmemiş, aynı zamanda korkmuştum. Okul hayatı boyunca öğle tenefüslerinde uykusu olmasa da uyuyor numarası yapan biri, bildiği her şeyi geride bırakıp üniversite için İstanbul’a giderken dehşete düşmek dışında hiçbir şey yapamazdı.
Gözlerini kaçırırken hafif bir iç çekti. Yeniden bana döndüğünde,“Birinin tek arkadaşı olduğunu bilmek ne kadar zor bir his biliyor musun?” diye sordu, iğneleyici bir sesle.
Bütün bedenim buz keserken alt dudağım titredi.
Bakışları yüzümü hedef alırken, “Seni yalnız bırakmamak için her şeyden feragat ettim ben,” diye devam etti sözlerine. “Öğle yemeğini tek başına yeme diye arkadaşlarımın yanından kalkıp yanına geldim. Beden eğitimi dersinde koşmayasın diye başkan seçilip oturmana izin verdim. Liseye kadarki bütün doğum günlerini kutladım. Seninle alay ettiğini duyduğum herkesi uyardım. Bir kez olsun içimden geleni yapıp üniversitemi senden ayrı seçtim diye mi suçlu oluyorum? Eski günleri düşünüp de yanında olmadığım bir gün bulamazsın, Ela. Ben her zaman oradaydım.”
Söylediklerinin doğru olduğunu bilmek hissettiğim acıyı olduğundan daha kötü hale getiriyordu. Çünkü gerçeği söylediğini bilmek, sorunun onda değil de bende olduğunu gösteriyordu. O elinden geleni yapmıştı ancak ben,
Ali’nin onca fedakarlığına rağmen yalnız kalacak kadar tuhaftım.
“Öyle değil mi?” diye sordu, beklentiyle bakarken. Çenesini eğmiş, boynunu hafifçe öne uzatmıştı. Boyu benden bir karış uzundu, bu nedenle başımı öne eğdiğimde yüzümdeki çaresiz ifadeyi ondan gizleyebiliyordum. Ancak yine de şu an konuşmak, diyet yapmak kadar zor geliyordu.
Ali, elini kaldırıp sağ bileğimin üzerinden kolumu kavradığında kalbim hızla atmaya başladı. Başımı kaldırmamak için kendime meydan okuduğum sırada kolumu hafifçe okşadığını hissettim.
“Ela,” dedi, inlercesine. “Hadi bir yere oturup, öyle konuşalım.”
Eğer ona bakarsam, söylediği her şeyi kabul edip onu affedeceğimi biliyordum. Üzerimde, kimsede olmayan bir kontrol gücüne sahipti. Anlattığı onca şey arasına, duygularımı yönetiyor olduğunu da eklemesi gerekirdi.
Özgüvenim, bunu ona söyleyemeyecek kadar zayıftı; bana dair zayıf olan nadir şeylerden biriydi bu.
Titrek bir hareketle başımı kaldırdığım sırada, kolumu saran ellerin gönülsüzce geri çekildiğini hissettim. Kalbim kuşkuyla teklerken başımı kaldırıp sebebini öğrenme isteğiyle doldum. Fakat şaşkın bakışlarının arkamda bir noktaya sabitlendiğini gördüğümde geri adım atmasına neden olan şeyin ben olmadığımı anladım.
“Ben de seni arıyordum,” diye konuştu, tanıdık ses. Yaklaşıp Ali’nin serbest bıraktığı kolumdan tutup beni bir adım geri çekti.
Bedenim, karşımdaki şaşkın adamdan uzaklaşırken başımı çevirip yanımda duran Deniz’e baktım. Cam tavandan yansıyan ışık yüzüne vururken bal rengi gözleri endişe doluydu. “İyi misin?” diye sordu, hala kolumu tutmaya devam ederken.
Yavaşça yutkundum ve irice açılmış gözleriyle yüzümün her bir noktasını inceleyen Deniz’e baktım. Tişörtünün omuzları kaymış, dahası dudakları kurumuştu. Neredeyse omuzlarına değen saçları koştuğunu belli edercesine dağılmıştı. Hızla inip kalkan göğsü ve saç diplerindeki ıslaklık tahminimin doğruluğunu gösteriyordu.
Deniz Vurgun koşarak yanıma mı gelmişti?
“İ-iyiyim,” diye kekeledim konuşabildiğimde. Emin olmak isteyen bakışları bir süre daha yüzümde oyalanırken, kalbim onlarca basamak çıkmışım gibi atıyordu. Ali’yi yıllar sonra ilk defa gördüğümde hissettiğim o büyük heyecan şimdi gölgede kalmış gibiydi. Bunu düşünmek, ruhumu bir kez daha paramparça edecek hislerin kıyısında olduğumun göstergesiydi. Ve ben bir daha aynı şeyleri atlatacak kadar güçlü değildim.
Hızlı bir hareketle kolumu geri çektiğimde bakışlarının afalladığını gördüm.
Ancak hareketim, elinden kurtulmam için yeterince kuvvetli değildi. Deniz, ondan uzaklaşmak istediğimi anladığında elini kolumdan çekti ve bir adım geriledi. Deniz'in bakışları, kısa bir an için şaşkınlıkla olayı anlamaya çalışan
Ali'ye yöneldi ancak hemen sonra bana döndü.
“Gökçe iyi olmadığını söyledi,” dedi, temkinli bir sesle. “Ben de yakınlardaydım. Seni eve götürmeye geldim.”
Dudaklarımı birbirine bastırdım ve bütün günün açlığıyla çalkalanan midemi görmezden gelmeye çalıştım. Midemi bile görmezden gelebilirdim ancak
Ali’nin dehşete düşmüş ifadesine kayıtsız kalmam imkansızdı.
Ali, uzun süren sessizliğinin ardından, “Ela,” dediğinde irkilerek ona döndüm.
Gözleri bir açıklama beklercesine açılmıştı ve Deniz’e döndüğünde kaşlarını çatmaktan çekinmiyordu.
Şu anda istediğim tek şey biraz önce yüzümü yıkadığım musluk suyunun zehirli olması ve şuracıkta düşüp bayılmaktı.
Ali’ye, ev arkadaşımın erkek olduğunu söylemek veya Deniz’e travmalarımın başmimarı Ali’nin geri döndüğünü anlatmak istemiyordum. Fakat hayatımın kontrolünün bende olmadığı bir hız treni olduğunu çoktan kabullenmiştim.
Ellerimin titrediğini fark etmemelerini umarken önce yanımdaki adamı gösterdim. “Ev arkadaşım, Deniz.
Sözcükler hızla dudaklarımdan dökülürken Ali’nin bronzlaşmış yüzünde kırmızılıklar belirdi.
Ardından karşımdaki adamı işaret ettim ve, “Ali,” diyebildim sadece. Onu tanımlamak için isminin önüne birkaç kelime ekleyebilirdim fakat Deniz’in gergin ifadesi buna ihtiyaç olmadığını gösteriyordu.
Elini ilk uzatan Ali oldu. Deniz, onun kısılmış gözlerine bir süre sessizce baktıktan sonra elini kaldırıp karşılık verdi. “Memnun oldum,” diye konuştu
Ali, elini sıkmaya devam ederken. ”Seni bir yerden tanıyor gibi hissediyorum.”
Deniz, meydan okurcasına baktı. Ali’nin onunla resmi konuşmamasından rahatsız olmuştu besbelli. Benimle tanışırken siz’li cümleleri bir kenara bırakmamı istemişti ama bu herkes için geçerli değildi anlaşılan.
“Ben de memnun oldum ama hiç sanmam,” dedi, gülümserken.
Tebessümünün gerginliğini fark etmek, onu daha fazla incelememe neden oldu. Uzun kıvrık kirpikleri, kalkık burnu, çekik gözleri ve keskin çene hatlarıyla onu unutmam imkansızdı. Ali’ye ve onun çevresine dair neredeyse her şeye hakimdim ve Deniz’i daha önce görmüş olsaydım onu kesinlikle tanırdım.
Ali’nin gözleri biraz daha kısılırken düşüncesinde ısrarcı görünüyordu.
“Kolay kolay yanılmam,” diye konuştu, gözlerini ayırmadan.
Ali’nin iyi bir yüz hafızası vardı ama yanıldığı da olmuştu elbette.
“Nadir zamanlardan birindesin öyleyse,” diye karşılık verdi Deniz. Sesinde bariz bir sıkkınlık vardı. Ali’nin ısrarından rahatsız olduğu görünüyordu.
Ali, tokalaşmayı kesip elini geri çektiğinde Deniz omuzlarını indirdi. Gergin gülümsemesi hala yüzündeydi. Ev partimizde anlattıklarımdan sonra karşısındaki adamdan hazzetmediği için böyle görünüyor olabilirdi. Fakat onun, duygularını gizlemeye ihtiyaç duyacak biri olduğunu hiç düşünmemiştim.
Gözlerim uzunca bir süre Deniz’in üzerindeyken, “Ev arkadaşın demek,” diye konuştu, Ali. Dikkatleri yeniden üzerime çevirdiğini anladığımda irkilerek kendime geldim.
“Yeni,” diye ekledim, savunmacı bir tavırla. “Yeni ev arkadaşım. Henüz birkaç gündür aynı evdeyiz.”
Ali’nin böyle bir açıklamayı haketmediğini biliyordum. Ancak ne var ki insan alışkanlıklarını kolayca terk edemiyordu. Sözlerimin Deniz’i incitmiş olabileceğini düşünerek bakışlarımı önüme çevirdim. Birinin kalbini kırma düşüncesi önce benimkini hırparlardı.
“Kalacak başka bir yerin olmadığı için oradaysan benim evime geçebilirsin.”
Ali’nin umut dolu sesini duyduğumda başımı kaldırdım. Dişlerini gösterecek kadar geniş bir gülümsemeyle bakıyordu. Gözleri kısa bir anlığına Deniz’e dönüp yeniden beni buldu. “Tanıdığın biriyle aynı evde kalman daha güvenli olur.”
Lisenin üçüncü senesinde bir proje ödevi için Ali’nin evine gittiğim günü anımsadım. Annesinin son anda işi çıktığı için evden gitmesiyle baş başa kaldığımız birkaç saat boyunca nabzım hiç yavaşlamamıştı. O gün, yıllar sonra ilk defa evine gitmenin heyecanıyla odasındaki bütün eşyaları kurcalamıştım. Sonunda, eşyalarına dokunduğum için rahatsız olup projeyi bitirmeden evinden gitmemi istemişti.
Dudaklarımı birbirine bastırırken yüreğimdeki korkuya rağmen başımı iki yana salladım. Bir gün onu reddedeceğimi hayal bile etmezken Ali’nin titreyen bakışları altında, “Hayır,” dedim kesin bir dille. Sesim kulaklarımda yankılandı adeta. “Olduğum yerde iyiyim. Teşekkür ederim.”
Daha önce Ali’yi defalarca kez şaşırtmış, korkutmuş, mutlu etmiş ve biraz da heyecanlandırmış olabilirdim ancak onu üzmek, sayabileceğim duyguların arasında yoktu. Şimdiye kadar.
Gülümsemesi giderek solarken yavaşça yutkundu. “Emin misin?”
Onu bir defa reddetmek yeterince zordu. Bunu yapabilmek için kişiliğime zıt düştüğümün farkındaydı. Üzerime geliyordu çünkü bunu yeterince yaparsa mücadele etmekten vazgeçeceğimi biliyordu.
Ali’nin masumca bekleyen gözlerine baktım. Eskiden onlara baktığımda hatırladığım onca güzel anı zihnimde sayfa sayfa açıldığında gülümsediğimden habersizdim.
Hayatımda yalnızca bir defa okulu kırmıştım. Onda da Ali’yle sahildeki çimenlerde erik yemiştik. Paramız olmadığında, deneme bahanesiyle çiğ köftecilerde karnımızı doyururduk. Oturduğumuz apartmanlarda asansör olmadığı için tanımadığımız insanların zillerine basıp apartmanlarına girer sonra da asansörleriyle katları dolaşırdık.
On üç yaşına girdiği doğum gününde, o zamana kadarki tüm haylazlıklarımızı yazdığım bir defter hazırlamıştım. Çünkü o, benim gibi her anımıza değer verip hatırlamazdı. Ben de benimle ne kadar çok eğlendiğini hiç unutmamasını istemiştim. Defteri dolabımın en ücra köşesine saklamıştım ama ona vermeye kalmadan annem onu sakladığım yerden bulmuştu. Beni nasıl azarladığını dün gibi hatırlıyordum.
Anıların arasından sıyrılıp gözlerimi birkaç defa kırptığımda on üç değil, yirmi bir yaşındaki Ali vardı karşımda. Ve içimden bir ses gülümseyerek hatırladığım o anıları biraz daha eşelersem yüzümün düşeceğini söylüyordu.
Okulu kırdığımız gün, erikler bitmeden arkadaşlarının yanına gidip beni yalnız bırakmıştı; Babası okulun müdürü olduğu için ertesi gün ceza da almamıştı. Çiğ köftecileri o kadar sinirlendirmişti ki sonrasında bize parayla bile satmamışlardı. Zillerine basıp kaçtığımız insanlar bir gün beni yakaladıklarında arkasına bakmadan kaçmıştı. Ve doğum gününde o defteri ona verebilseydim bile muhtemelen umurunda olmayacaktı.
Boğazımdaki yumru giderek büyürken, “Gitmeliyim,” dedim, güçlükle.
Gözlerim bir süre zeminde oyalandıktan sonra başımı kaldırıp yeniden
Ali’nin yüzüne baktım. “Gitmeliyiz,” diye düzelttim. “Kendine iyi bak.”
Deniz’e döndüğümde yüzünde gururlu bir gülümseme yakaladım ancak bu ifade hemen kayboldu. Eliyle fakültenin kapısını işaret ettiğinde hayalet adımlarımı gösterdiği yöne doğrulttum.
Henüz birkaç metre uzaklaşabilmiştim ki, “Artık aynı okuldayız,” diye konuştu, Ali arkamdan. Kalbim bir kez daha acıyla kıvranırken üç yıl önce bunu duymak için her şeyini feda edebilecek Ela’ya sarılmak istedim.
Duraksayıp, arkamı döndüğümde onu gülümserken buldum. “Geçiş yaptım,” diye açıkladı, sormama gerek kalmadan. “Üniversiteyi de birlikte bitireceğiz gibi görünüyor.”
Yeterince üzüldüğüm yetmedi mi, diye sordu içimdeki ses. Oysa her şeyi geride bırakmaya çok yaklaşmıştım.
“Sanırım öyle.” Gülümsemek için dudaklarımı zorladım.
“Arabayı kötü bir yere park ettim. Hızlı gitmeliyiz,” dedi, Deniz elini sırtıma koyarken.
Elinin sıcaklığıyla içine düştüğüm duygu selinden sıyrılıp başımı salladım.
Arkamı döndüm ve parçalarımı yıllara dağıtıp, bir özürde toplamaya çalışan adamdan uzaklaştım.
Kapıdan çıktığım anda yüzüme vuran sıcak hava, yüreğimde dondurduğum hisleri yeniden yakıcı bir hale getirdiğinde hırıltılı bir nefes aldım. Soğuk ellerimi alnıma koyarken kalbimin normal seyrine dönmesini bekledim.
“Ela?”
Deniz’in sesini duyduğumda başımı kaldırıp baktım. Onu, belini hafifçe büküp yüzlerimizi aynı hizaya getirmişken bulduğumda yorgun kalbimin yeniden çırpındığını hissettim. Kaygılı bakışları yüzümdeki her ifadeyi yakalamak için çabalıyor gibiydi. Ben ise duygularımı gizleyemeyecek kadar etrafa saçılmıştım.
Ali’yi ona yalnızca birkaç cümlede anlatmıştım. Bunu yaparken de umursamaz görünmeye çalışmıştım. Fakat endişeli bakışları daha en başından hislerimi ele verdiğimi gösteriyordu.
Bir çizgi halini alan dudaklarını kıpırdattığında nefesimi tuttum. Acınası halimle alay etmesinden, Ali’nin karşısında güçsüz kaldığımı söylemesinden korktum. Nitekim duymaya alıştığım ve yadırgamayacağım sözler bunlardı.
Ancak o, daha önce hiç kimseden duymadığım sözleri, bir ‘merhaba’ kadar sıradanca dile getirdi.
“Seninle gurur duyuyorum.”
Uzunca bir süre nefes almayı unuttum. Göğüs kafesime çekiç gibi vuran kalbimin sesi dışında başka hiçbir şey duymuyordum. Ne kuşların cıvıltısı vardı ne de insanların kahkahaları. Yalnızca o, ben ve hayatım boyunca duymayı beklemediğim o söz.
Ablalarıma söylendiğini defalarca kez işittiğim ama bir gün asla sahibi olamayacağımı düşündüğüm bir iltifattı bu.
“Neden?” diye sordum, kırılgan bir sesle. Lafını geri alacağından korkan bakışlarla baktım.
O ise ellerini pantolonun cebine soktu ve omuzlarını silkti. “Çünkü gurur duyulacak bir şey yaptın.” Başını çevirip fakültenin bahçesinde uyuyan köpeklere baktı. İlgisiz tavrı, sözleriyle zıtlık oluştururken duygularım bir çatışmanın ortasındaydı.
“Peki ya neden?” diye sordum, alt dudağım titrerken. “Neden böyle düşünüyorsun? Sana hiçbir şey anlatmadım ki. Gördüklerine bakarak ne kadar zavallı olduğumu düşünebilirsin sadece. Bağırıp, onu kovmak yerine gülümsedim ben.”
Başını çevirip yeniden bana baktı. “Çünkü bazı insanlar saydığın şeyleri yapacak kadar sert değildir.” Sözleri, gözlerimde biriken yaşlardan birkaçını serbest bıraktığında baygın bakışları kaygılı bir ifadeye büründü.
“Söylediğim gibi,” dedim, yanağımdaki ıslaklıkları silerken. “Sadece benim gibi zavallılar kendilerine yapılmış haksızlıklara sesini çıkaramaz, intikam alamaz, kalp kıramaz.”
Olduğu yerde kıpırdandı ve bir iç çekmenin ardından eğilerek yeniden yüzümüzü aynı hizaya getirdi.
“Bunların hiçbiri senin zavallı olduğunu göstermez. Sadece herkesin acımasız olduğu bir dünyada kabuğunda yaşadığını gösterir.”
Yaşlardan buğulanmış gözlerimi ona çevirdim ve bulanık simasına baktım.
“Kabuğumda yaşamama bile izin vermiyorlar ki!” Gözyaşlarım yeniden birer birer dökülmeye başladığında yüzümü ellerimin arasına gömüp bir kız çocuğu gibi ağlamaya başladım. Bir süre sonra Ali’nin karşısında zayıf göründüğüm için değil, Deniz’in karşısında utandığım için ağlıyordum.
Üstelik yüzümü örttüğümden beri tek kelime etmemişti.
Beni telkin etmeyeceğini anladığımda utancımla yüzleşmek için zoraki bir biçimde başımı kaldırdım. Avcumun içi ve yüzümün tamamı sırılsıklamdı. Bu yüzden burnumdan taşan sümüklerin nereye gittiğini bilmiyordum. Panikle yüzümdeki bütün ıslaklıklardan kurtulmak için kollarımı feda etmeye başladım. Birkaç saniye sonra Deniz, hala ıslak olduklarına emin olduğum bileklerimi yakaladığında utancım bir sonraki aşamaya geçip bir kemirgen gibi içimi kemirmeye başladı. O kemirgenin önce kalbimden başlamasını dilerdim çünkü Deniz hafifçe eğilip gözlerini gözlerime sabitlediğinde kalbim zaten durmuştu.
Sıkıca tuttuğu bileklerimi çekip beni kendine yakınlaştırdı.
“Kabuğunda yaşamaya meraklıysan etrafına dikenli teller çevirmeyi öğrenmelisin,” dedi, fısıldayarak. “Bunu sana öğreteceğim.”