İçeriğe geç

Şekersiz Aşk

Bölüm 11 · 10 dk okuma

Şekersiz Aşk

Bölüm 11

DOKUZUNCU BÖLÜM

9. BÖLÜM

“Kabuğunun içinde ve bencillikten uzaktadır, aşk.”

Yol boyunca dinlediğim motorun uğultulu sesi durduğunda eve geldiğimizi anladım. Ne zaman kapandıklarını hatırlamadığım gözlerimi açıp etrafıma baktığımda apartmanın önünde olduğumuzu gördüm. Deniz, arabadan inip benim tarafıma doğru yürürken toparlanıp doğruldum. Kapımı açtığında uykulu gözlerle ona bakıyordum. Henüz mahcup hissedecek kadar ayılmamıştım ancak bakışlarının dikkatle üzerimde gezindiğinin farkındaydım.

Arabadan indim ve kapıyı benim için kapatmasına izin verdim. “Teşekkür ederim,” dedim, boğuk bir sesle. “Uyuyakalmışım yine.”

“Yine?” diye sordu, gözlerini kısarken.

Bez çantamı omzuma geçirirken eski birkaç anıyı anımsadım. “Babam ben küçükken ne zaman uyumasam beni arabayla gezdirirmiş,” dedim, gülümsememe engel olamadan. “Bunu o kadar sık yapmaya başlamış ki sonunda arabayla gezmeden uyuyamaz olmuşum. Annem kurutma makinesinin de arabayla benzer bir ses çıkardığını fark edince onunla uyutmaya başlamış. Şimdi ne zaman benzer bir ses duysam hemen uyuyakalıyorum.”

Deniz’in dudakları hafifçe yukarı kıvrılırken uykumdan tamamen sıyrıldım. Utançla gözlerimi kaçırırken ona durduk yere çocukluk anılarımı anlatmamayı aklımın bir köşesine not ettim. Bugün yaşadıklarım, birkaç gece boyunca yatakta dönüp durmama yeterdi zaten.

Parmaklarım çantamın askısını koparırcasına sıkarken, “Her neyse!” dedim. Ardından oldukça kötü bir oyunculukla esneyip apartmana doğru büyük adımlarla yürümeye başladım. Ancak ellerim kapıya ulaşmadan önce

Feyyaz Amca’nın sıkılgan yüzü zihnimde canlanınca yüreğim panikle çırpındı. Kaçırmak üzere olduğum mesaimi hatırladığımda ufak bir inlemenin eşliğinde sıçrayarak arkamı döndüm.

Bu sırada hesaplayamadığım bir şey vardı: Deniz’in arkamdan uzanıp kapıyı benim için açmaya çalışma ihtimali.

Arkamda durduğundan habersizce bedenimi ona çevirdiğimde aramızda yalnızca santimler vardı. Bir elini kapıya yaslayarak daralttığı o ufacık alan, beni karnımdan yumruklanmışa çevirdi. Oysa o bölgedeki yağlarıma epey güvenirdim.

“M-mesai,” dedim, nefessiz kalan sesimle. “Unutmuşum.”

Aramızda yirmi santimden fazla boy farkı oluşu, eğer yüzüne bakmak istiyorsam boynumu geriye atmamı zorunlu kılıyordu. Nitekim şu anda bunu yaparak doğrudan yüzüme bakan bal rengi gözlerle karşılaşmak istemiyordum. Bunun için kayda değer bir çaba sarf ediyor olsam da bakışlarımın dudaklarında, boynunda ve çenesinde dolaşmasına engel olamıyordum.

Deniz, bir şey söylemeden yaslandığım kapıyı ittirerek açtığında dengemi sağlayamadım. Düşmemek için koluna sarıldığımda boşta kalan elini belime sardı. Bedenim heyecanla titrerken kesik bir nefes aldım.

“Dikkat et,” dedi, endişeli bir sesle. Bir hataya düşüp boynumu geriye attım ve yüzüne baktım. Bal rengi çekik gözleri bir yağmur gibi üzerime yağdığında konuşmayı unuttum. Artık Deniz’i bir radyoaktif böceğin ısırdığından ve insanlar üzerinde, iç organların fonksiyonlarını bozan bir tür etki bıraktığından neredeyse emindim. Şu tuhaf süper kahraman hikayelerinden birini yaşıyor olmalıydım veya kardiyolojiden en yakın tarihli randevuyu almalıydım.

Görünmez bir güç tarafından dürtülmüşüm gibi kendimi geriye attığımda şaşkınlıkla baktığının farkındaydım. Muhtemelen eski ev arkadaşının büyülerinden birinin etkisi altında olduğumu düşünüyordu.

Çalmaya başlayan telefonum, aramızda süren rahatsız edici sessizliği böldü. Hafif bir tebessümle elimi çantama açıp pazar tezgahına benzeyen yerden telefonumu çekip çıkardım. Deniz, hareketlerimi izlemeye devam ederken ekranda yazan ismi görüp yüzümü buruşturdum.

“Kim?” diye sordu, hemen.

“Feyyaz Amca.” Telefonu açıp kulağıma götürdüğümde yaşlı adamın isyankar sesini işittim.

“Ela? Geç geleceğini haber vermedin bana. Neredesin? Kaçta geleceksin?”

Elimi alnıma götürdüm ve başıma saplanan ağrıyla hafifçe inledim. Birine karşı mahcup olmak, hayatta en nefret ettiğim şeylerden biriydi. Çünkü bir kez mahcup olduktan sonra kendimi affettirmek için ne yaparsam yapayım yeterli olmayacağını düşünürdüm. Yaptığım en ufak hata bile sonsuza dek unutulmayacak gibi gelirdi.

“Ela? Sesim geliyor mu?”

Deniz, yüzümü örten elimi tutup aşağı indirdiğinde merakla bakan gözlerini gördüm. Yavaşça dudaklarını oynatırken, “Bugün gelmeyeceğini söyle,” dedi, fısıldayarak.

Kaşlarım hemen çatıldı. Mahcubiyet üzerime bir çığ gibi yığılıyordu. Telefonu kulağımdan çekerken, “Yapamam,” diye karşı çıktım, benzer bir fısıltıyla.

“Bensiz çok yorulur. Sabahtan Aylin de gitmediyse bütün gün tek başına idare etmiş olur. Şimdi gidersem akşam da dururum. Aradaki zamanı telafi edebilirim.”

Aylin’in kim olduğunu bile bilmiyordu. Yönelttiğim gerekçeleri umursamadığını yüzündeki ifadeden anlayabiliyordum.

“Ela,” dedi, gözlerini irice açarken. “Kafeye bir gün gitmediğinde dünyanın sonu gelmeyecek. Bugün iyi hissetmiyorsun. Eve gidelim ve biraz dinlen.”

“Ela!”

Telefonun diğer ucundaki ses artık daha gür çıkmaya başladığında ahizeyi kulağıma götürdüm. Deniz, ısrarcı bakışlarıyla söylediğini yapmamı beklerken başımı iki yana salladım. Onu reddettiğimi anladığında gözleri kısıldı.

“Feyyaz Amca, ben birazdan-”

Deniz, ani bir hareketle kolumu tuttuğunda duraksamak zorunda kaldım. Endişeli bakışlarını takip ettiğimde dirseğimin gerisinde devasa bir morlukla karşılaştım. Metroya giderken düştüğüm an gözümde canlandığında bıkkınlıkla nefesimi dışarı verdim. O anki utancım ve dizlerimdeki acıdan, dirseğimi de çarptığımı fark edememiş olmalıydım.

Deniz beklentiyle bakmaya devam ederken yaşlı adamın yeniden adımı sayıklamaya başladığını duyabiliyordum.

Genellikle evrenin gönderdiği mesajları dikkate almak yerine hepsini lavaşa sarıp yerdim. Etrafımdan işittiğim tüm olası iyi ve kötü ihtimaller yerine, içimdeki anksiyete canavarının söylediklerini dinlerdim. Belki de bir seferliğine mahcubiyetimi zindana atıp, iyiliğimi düşünen bir adamın tavsiyesine uymalıydım.

“Feyyaz Amca çok üzgünüm, bugün gelemeyeceğim,” diye konuştum, bir çırpıda. “Hasta mısın? Bir sorun mu var?” diye sordu, adam.

Evet, vardı.

Sorun, evden çıktığımdan beri olumsuzlukların yakamı bırakmıyor oluşuydu. Metroda düşerek yaralanmak, kulaklığımın tekini kırmak, üniversitede alay edilmek, kalp kırıklığımla yüzleşmek ve hepsinin bitiminde acizliğimi dışa vurmak basit bir sorundan öteydi.

“Kendimi iyi hissetmiyorum.” Dudaklarımdan güçlükle dökülen sözcükler, apartman boşluğunda belli belirsiz yankılandı. Artık Deniz’in gözlerine bakmak her zamankinden daha zordu.

Feyyaz Amca geçmiş olsun dileklerini söyledikten sonra telefonu kapattığında acizliğim ve onu yakından tanıyan adamla baş başaydık yine. Fakültenin önünde, sırılsıklam yüzümle karşısında hüngür hüngür ağladığım adamdan çekinmek saçmalık gibi görünmeye başlıyordu artık. Anlaşılan arabanın ön koltuğunda biraz kestirmek, çocukluk anılarına yuvarlanmak ve sessiz bakışmalarla iç geçirmek iyi hissetmeye yetmiyordu.

Eğer Deniz Vurgun yanımda olmasaydı, hiç de yabancı gelmeyen bu rezalet günü odama kapanarak atlatabilirdim. Ancak onun varlığı, duygularımın üzerini örtmeme engel oluyordu. Sımsıcak bakan gözleri hislerimin kucaklandığını hissettiriyordu; İnsana, omuzlarını yavaşça yere düşürme ve mutsuzluğu kabullenme lüksü veriyordu. Bu geçmişte asla sahip olmadığım bir zenginlikti.

“Sıcak çikolata aldım,” diye konuştu bir anda. Ellerini pantolonun cebine sokup hafifçe gülümsedi. “Senin için.”

Burnumun direğini sızlatan sözleri yaşların gözüme hücum etmesine neden oldu.

Yüzündeki gülümseme hemen kayboldu. Ellerini pantolonun cebinden çıkarıp endişeyle baktı. “Sıcak çikolata sevmiyor musun? İstersen başka bir şey yapabilirim. Evde devasa bir kahve makinamız var. Onu denemedin, değil mi?”

Başımı iki yana sallarken gözyaşlarımı temizledim. Onu daha fazla endişelendirmek istemiyordum. “Sıcak çikolataya bayılırım,” dedim, hafifçe yutkunmanın ardından.

Dudaklarını aralayıp bir şey söyleyecek oldu. Fakat kararından hızla vazgeçip apartmanın içine doğru bir adım attı. “Peki o zaman.”

Israr etmediği için ona müteşekkirdim. Çünkü konuşmaya başladığında gözyaşlarını asla tutamayan biriydim.

Arkasını dönüp yürümeye başlamadan önce gözlerimin içine bakıp, bekledi. İçimden bir ses, iyi olduğunu görmek istiyor, dedi. Konuşmak zorunda değildim, bu nedenle ona gülümsedim. Bakışları tebessümüme kaydığında onun da karşılık verişini izledim.

Birini mutlu etmek veya iyi hissettirmek konuşmayı gerektirmiyordu. Birbirini anlayan insanlar yalnızca gözleriyle bile ihtiyaç duyulan hisleri verebilirdi. Ve Deniz Vurgun, şaşırtıcı bir biçimde beni iyi tanıyordu.

***

Gözlerimi kapatıp kanepeye uzandığım sırada yoğun bir çikolata kokusu burnuma doldu. Hemen doğruldum ve önümdeki sehpaya bırakılmış kedili kupaya baktım. Kupanın şekli devasa bir siyah kedi kafasıydı. Sarı parlak gözleri doğrudan bana bakıyormuş gibi hissettiriyordu.

“İçine sıcak bir şeyler koyduğunda gözlerinin parladığını bilmiyordum,” diye konuştu, kelimeler birbirine dolanırcasına.

Belli belirsiz kıkırdadım. Uzanıp kupayı elime aldığımda kedinin gözleri iyice tuhaf görünmeye başladı. “Ender bir parça,” dedim, muzip bir sesle. Beni izlediğini fark ettiğimde ekledim. “Kupanı kırmayacağım, merak etme.”

“O senin kupan.”

Duraksayıp yüzüne baktım. Mahcup bir ifadeyle bakmayı sürdürürken,

“Beğenmediysen benim olabilir tabii,” diye konuştu.

“Benim mi?”

Başını salladı. “Sana aldım.”

Niçin yine burnum sızlıyordu?

“Sürekli benim için paranı harcamak zorunda değilsin.”

Kaşlarını havaya kaldırdı. “Sadece bir kupa.”

“Sıcak çikolata, dünkü ev partisindeki yiyecekler…” Tanıdık mahcubiyet yine damarlarımda geziniyordu. “Eve henüz hiçbir şey almadım. Şimdiye kadar şikayet etmeye başlamalıydın. Yurt odalarında bile bunun için kızlar birbirine giriyor.”

“Ben senden hiçbir şey beklemiyorum.”

Sıcak çikolatanın kokusu öylesine cezbediciydi ki cevap vermeden önce üzerine laf ettiğim kupadan bir yudum almak zorunda kaldım.

Kedili kupayı sehpaya bırakıp arkama yaslanırken tırnak etlerimi kurcalamakla meşguldüm. “Eve alışveriş yapmamı beklemiyorsun, kirayı düşük tutuyorsun ve benim için bir şeyler alıyorsun. Adaletsiz değil mi?”

“Kirayı düşük tutmuyorum. Kiranın kendisi düşük.”

Kısılmış gözlerimle baktım.“Böyle merkezi bir konumda bu kirayı verdiğin halde atılmıyorsan ev sahibin ya annendir ya da baban.”

Oturduğu yerde kıpırdandı ve kendi kupasından bir yudum sıcak çikolata aldı. Yeniden geriye yaslandığında çarpık bir biçimde gülümsedi. “Aslında ev sahibi halam.”

Dudaklarım şaşkınlıkla açıldı. “Biliyordum!”

“Halamın ev sahibi olduğunu mu?” diye sordu, afallayarak.

Kıkırdadım. “Hayır ama bu işte bir tuhaflık olduğunu tahmin etmiştim.”

Bilgece bir tavır takınırken, “Tuhaflıklar işine yaradığı sürece kurcalamamalısın,” dedi.

“Nasıl olur da hiç tanımadığım bir adamla aynı evde kalmayı kabul ettiğim gibi tuhaflıkları da mı?”

Söylediklerimi toparlaması birkaç saniyesini aldı. “Sanırım auram fazla kuvvetli.”

Ufak bir kahkaha attım. “Auran mı?” diye sordum, gülmeye devam ederken.

“Sen böyle şeylere inanır mısın?”

Dudaklarını birbirine bastırıp omuzlarını silkti. “Önceki ev arkadaşımın bana başka neler öğrettiğini bilseydin böyle gülmezdin.”

Meraklandığımı hissettiğimde kanepenin ona yakın olan tarafına doğru kaydım. “Neler öğretti?” diye sordum, ilgiyle bakarken.

Tavrım onu iyice güldürmeye başladığında utanarak kanepeye yaslandım.

“Anlatmayabilirsin,” dedim, burun kıvırarak. “Belli ki kendine saklamak istiyorsun.”

“Ali’yi kampüsten mancınıkla fırlatacak bir büyü öğrenmiş olsaydım şimdi kazanın altını yakıyor olurduk, Ela.”

Deniz’in baygınlıkla dile getirdikleri bana büyük bir kahkaha attığında burun kıvırma sırası ondaydı.

“Ondan gerçekten de nefret ediyorsun!” dedim, hayretle. “Oysa sana sadece birazını anlatmıştım.”

Sıcak çikolatasını yudumlamasını bekledim. Yeniden bana döndüğünde ifadesi donuklaşmıştı. “Ondan nefret etmiyorum,” dedi. “Onu gibilerden iğreniyorum.”

Kullandığı sözcük yüzümdeki gülümsemenin yavaşça silinmesine neden oldu. “Ali’den daha kötüleri de var,” diye konuştum, asansörün önünde yaşadıklarımı anımsarken. “Hem de her yerdeler,”

Kaşlarını çatarken başını iki yana sallıyordu. “Ali’den daha kötüsü yok, Ela,” dedi bastırarak. “Bu hayatta birine yapabileceğin en büyük kötülük sana güvenen birine ihanet etmektir.”

Ali’nin hayatımdaki en büyük kötülük olduğunu kabul etmek, acınası geçmişimle yüzleşmem gerektiğini gösteriyordu. Oysa mücadele etmek yerine affetmek daha kolaydı ve ben her zaman bu yolu seçerdim.

“Ama ihanetin gerekçesine bakmak gerekmez mi?” diye sordum, kırılgan bir sesle. “Belki sadece kendi iyiliğini düşünüyordur. Karşı taraf yersiz beklentilere girdiği için kalbi kırılmıştır.”

“Bencilliğe, ‘kendi iyiliğini düşünmek’ mi diyeceğiz?”

Derin bir çekerken bakışlarımı kucağımda duran ellerime çevirdim. Şimdiden birkaç tırnağımın kenarını kanatmayı başarmıştım. Başkalarının kalbini kırmaya cesaret edemezdim ama kendi canımı acıtmak nefes almak kadar kolaydı.

“Kabuğumda yaşamayı bana öğreteceğini söylemiştin,” dedim, yeniden başımı kaldırdığımda.

Dudaklarını birbirine bastırdı ve başını belli belirsiz salladı. “Sözümü tutacağım.”

Bunu yapacağını biliyordum. Hayatımda ilk defa birinin sırf bana acıdığı için yardım etmediğini iliklerime kadar hissediyordum. Zira karşımdaki adam, dikenli tellerle hayatımdan defedeceğim insanlardan, henüz sebebini bilmediğim bir biçimde iğreniyordu. Böylesine ağır bir sözcüğü yalnızca ağır şeyler yaşamış kişiler kullanırdı.

Salonda süren gerginliği dağıtmak için, “Güzel çünkü insanlara verdikleri sözü hatırlatmayı sevmem,” diye konuştum, üstten bir tavırla. Alaycılığımın yanı sıra söylediklerimde dürüsttüm. İnsanlara bana olan borçlarını hatırlatmaktan bile ölesiye korkardım.

“Zeytin Teorisi gibi,” diye karşılık verdi bir anda.

“Zeytin Teorisi mi?”

“Biri zeytini sever, diğeri sevmez. Böylece seven, sevmeyenin zeytinlerini de yer. Güzel bir uyum.”

Söylediklerine karşılık üzerimdeki ağır duygulardan sıyrılıp kıkırdadım.

“Böyle bir teori var mı gerçekten?”

“Bir sitcom’da var, evet. Ve bence son derece mantıklı.”

“İki taraf da zeytini severse veya zeytinden nefret ederse ne oluyor?”

“O zaman ruh eşi olmuyorlar.”

Gözlerini çevreleyen uzun kirpiklerine, aralanmış dudaklarına ve biraz önce söylediği şeyin bana hissettireceklerine kayıtsız ifadesine baktım.

Deniz Vurgun aramızdaki şeyi ruh eşi bulmaya yarayan bir teoriye mi benzetmişti?

Başımı eğdim ve ellerime baktım. Onun söylediği her şeyi farklı bir açıdan görmemin sebebi olan kalbimi susturdum.

Deniz, hatırladığı bir şeyle aniden ayağa kalkarken, “Hemen dönüyorum,” dedi.

Büyük adımlarla salondan çıkıp mutfağa girdi. Buzdolabı kapağının açılma sesi duyuldu. Birkaç dakika sonra havlu peçetelere sarılmış birkaç ufak küp buzla geri döndü.

Kararsız bir tavırla yanıma oturduğu sırada gözleri morarmış dirseğimdeydi.

Temkinli bir hareketle buzları morluğa dokundurduğunda iç çektim.

Bakışları yüzümde dolanırken buzu dikkatlice bastırmaya devam etti.

“Ne oldu?” diye sordu, koluma bakarken.

“Metroya inerken merdivenden düştüm. Üstüne bir de kulaklığımın tekini düşürmüşüm, herkes de acımadan ezmiş.”

“Kötü olmuş,” dedi, kaşlarını çatarken. “En azından diğer teki duruyor.”

Söylediği şeyle kalbimi hızla çarptırdı. Bu tıpkı benim metroda düşündüğüm şeye benziyordu.

“Başka bir yerin incindi mi peki?” diye sordu bu seferde.

“Dizlerim morarmış olmalı. Ama metroda yer verdiler!”

Başını kaldırıp bakarken kıkırdadı. “Değmedi diyemezsin.”

Kalbim daha da hızlı atmaya başladı. “Diyemem.”

“Yarına ne dersin?”

Kirpiklerimi kırparak baktım. “Yarın mı? Ne için?”

“İnsanların karşısında dimdik durmayı öğrenmek için.” Gözleri yeniden morluğa çevrildi. “Yarın beni izlemeye gel. Öğleden sonra kapalı yüzme havuzunda olacağım.”

“Sen yüzücü müsün?”

Alınmış gibi baktı. “Beni hiç tanımıyorsun, Ela Lalezar. Dikenli telleri nasıl inşa edeceğini öğrenmek için beni daha fazla izlemen gerek.”

Bölüm sonu

3 yorum