"Kahretsin! Saat nasıl yine on buçuk oldu? Bu sefer kesin kovuldum! Evet evet, kesin kovuldum ben! Sormazlar mı adama, dün nasıl olduysa takım elbise balkondan aşağı düştü, bakalım bugün ne oldu diye? Geçen gün de tuvalet tıkanmıştı. Söylediğim yalanların inandırıcılığına bak! O kadar hüzün verici şeyler yaşamışım ki resmen gözlerim yaşardı. Yok yok, bu sefer kesin kovuldum ben!"
İlker Yaman, dolabındaki binbir takım elbiseyle binbir yalan uydurabilme yeteneğine sahip, bu yeteneğiyle birçok kez işte oluşan o gergin ortamdan sıvışabilmiş bir iş adamıydı. Uzun boylu ve yeşil gözlüydü. Kalın camlı gözlükleri gözlerini büyütmekten çok küçütürdü ve evet, tahmin edebileceğiniz gibi gözlüklerinden nefret ederdi. Ama ne yapsaydı ki? O da diğer birçok insan gibi geç saatlere kadar televizyon izleme hastalığına yakalanmıştı işte, takmak zorundaydı gözlüklerini. Açık kahverengi ve kısa saçları vardı. Yirmi yedi yaşında olmasına rağmen her gün, sürekli söylenip dururdu. Hani her zaman her şeyden şikâyet edip duran, her şeyde bir kusur bulan yaşlılar vardır ya, onlar gibi sürekli söylenir, yoluna çıkan her şeyle -cansız bir varlık da olsa- tartışmaya çalışırdı. Geç yatıp geç kalkmak ve söylenip durmaktan başka kötü bir alışkanlığı yoktu. Yani, tembel ve huysuz olmasını göz ardı edersek. Tabii bir de sağlıklı olmayan yiyeceklere kafayı takmış olmasını. Fakat elbette hiç kimse mükemmel değildir. Herkes gibi onun da, birtakım kötü özellikleri olsa da iyi özellikleri de mevcuttu. İyi alışkanlıklar... Evet, evet, iyi alışkanlıklar. Lütfen birkaç saat düşünmeme izin verin, aklıma gelmedi de. Neyse. Doğduğundan beri basit hayallere sahipti, biraz para kazanıp birkaç güzel yer görsem yeter diye düşünüyordu fakat bir gün, bolca soğan, yumurta balık ve çöp karışımının yarattığı o eşsiz ve muhteşem koku eşliğinde pazar arabalarının altında ezildiği bir öğleden sonra pazardan eve dönemediğinde bu hayali de tuzla buz oldu. Aslında belki kendi elleriyle yaptığı eşyaları satabilirdi ancak ipliği iğne deliğinden geçiremediğinde bile çözümü sinirlenip iğneyi bükerek çok tuhaf şekillere sokmakta bulan birine "becerikli" diyecek biri yoktur, varsa da bir ara göz doktoruna uğrayıp göz kontrolü yaptırsa çok iyi olur. Kolay kolay hiçbir şeyden korkmazdı, yalnızca tek bir korkusu vardı, birisine gerektiğinden fazla para vermek. Geçen yıllarda internetten sipariş ettiği yemeği kapısına getiren kuryeye, yemeğin gerçek fiyatı olan yirmi lira yerine tam yüz lira vermişti. Bir anda oluşan o dalgınlık sebebiyle elindeki tüm parayı kuryeye uzatıvermişti işte. Parayı verdikten sonra kuryenin yüzünde oluşan o haince gülümsemeye de bir anlam verememişti. Adam büyük bir ihtimalle kendisine kasten fazla para verildiğini sanarak gülmüş ve sesini çıkarmamıştı. O ise bunu çok sonra fark etmişti. Uğradığı hüsrandan ve sinirden evde dört dönmüş, kuryeye bir şey söyleyememesinin acısını çekmişti bütün gün. Evet, paraya bayılırdı.
Belki biraz oksijen israfı olabilirdi, tembel ve bencil olabilirdi, yeteneksiz ya da beceriksiz de olabilirdi ama sonuçta o da bir insandı; herkes gibi, sıradan bir insan.
Evden mümkün olduğunca uçarak çıktı. Havada koşuyormuş gibi bir hâl, vardı. Çok hızlı bir şekilde koşarak şehrin içine daldı. Etrafında o kadar çok insan vardı ki bir an başı döndü fakat koşmaya devam etti. Tezgâhlarında ürün satan insanlar, birbirleriyle konuşan insanlar, yüksek sesle şarkı söyleyen insanlar, ebelemece oynayan küçük çocuklar vardı. Etrafında binlerce, hatta milyonlarca dükkân, kafeterya ve restoran vardı. Biraz ilerisinde, tezgâhın arkasında çalışmaktan sıkılmış genç bir kız; ötedeki parkın yanında bekleyen, kısa saçlarını mora boyatmış orta yaşlı bir kadın, topu tek bir parmağında döndüren sırt çantalı bir basketbolcu, bankta oturan ve kahkahalar atarak sürekli telefonla aynı kişiyi arayan (telefonu veda sözcükleri söyleyerek kapatıyor ve aradan birkaç saniye sonra sürekli aynı ismi söyleyerek birisini arıyordu) yaşlı bir adam; kulaklık takan, kısa saçlı, sigara içen ve bisikletli kırklı yaşlarda bir kadın gördü. Siyah takım elbiseleri ve elindeki siyah çantayla oldukça ciddi görünen bir adam yanından geçti. Yolun ortasında durmuş, diğer insanların geçmesini engelleyen mavi gömlekli yaşlı bir adam kendi fotoğrafını en güzel şekilde çekebilmek için doğru açıyı yakalamaya çalışıyordu. İçinden kahkahalar atarak gülmek geldi ama zaman yoktu. Şehrin bu bölümüne en yakın olan durağa ulaşması için biraz daha yol katetmesi gerekiyordu. Çevresindeki insan kalabalığından yürüyemiyordu bile. Biraz ileride, yolun kenarında birisi akordiyon, diğeri gitar çalan iki kişi gördü. Gerçekten olağanüstü bir ikili olmuşlardı. Enstrümanlardan çıkan ses insanı büyülemeye yetiyordu. Gitar çalan kişinin söylediği şakı onu çok etkilemişti. Biraz daha orada kalıp onu büyüleyen bu melodiyi dinlemeyi çok isterdi fakat bir an önce durağa varması gerekiyordu. İstemeyerek oradan ayrıldı ve yeniden koşmaya başladı. Ağaçların dallarına konmuş kuşların cıvıltıları, arabaların motor sesleri ve insanların sesleri birbirine karışmıştı. Kendi sesini bile duyamayacağı bir gürültü vardı şehirde. Dikkatinin dağıldığı her bir saniye başka bir kişiye çarpıyordu. Biraz daha koştuktan sonra farklı bir caddeye saptı. Burada insan kalabalığı daha azdı. Nefes nefese kalmıştı, durdu ve biraz yürümeye karar verdi. Etrafında, hayatında gördüğü en güzel beyaz çiçeklerle donanmış, sıra sıra dizilmiş ağaçlar vardı. Buraya ilk defa geliyormuş gibi bir hisse kapıldı. Sanki burayı daha önce hiç görmemişti. Şaşkınlıkla yürümeye devam etti. Karşısında kendisine doğru gelen çok tatlı ve küçük bir kız gördü, olduğu yerde durdu. Kız çok sevimli bir ifadeyle, "Amcacığım, dedem bana mavi renkli bir balon alacağına söz vermişti. Bugün iki tane aldı, bir tanesini de istediğim birine vermemi söyledi," diyerek elindeki mavi balonu ona uzattı. İlker çok şaşırmış bir şekilde ona bakıyordu. Balonu yavaşça kızın elinden aldı. Henüz kıza teşekkür bile etmemişti fakat kız, "Görüşürüz amcacığım," diyerek zıplaya zıplaya oradan uzaklaştı. İlker kızın arkasından şaşkınlıkla, elinde mavi balonla bakakalmıştı. İlerlemeye devam etti. Biraz ötede bastonla yürüyen yaşlı bir adam gördü. İlker'i ve elindeki mavi balonu görünce gülümsedi ve yoluna devam etti. Kızın dedesi miydi acaba? Şaşkın şaşkın etrafına bakarak daha yavaş bir şekilde yürümeye başladı. Sanki etrafındaki tüm her şeyi ilk defa fark ediyordu. Rengârenk çiçekli ağaçları, farklı farklı insanları ve onların farklı duygularını. Tüm insanlar hiçbir şeyin farkında olmadan, hiçbir duyguya sahip olmadan doğuyorlar ve aradan geçen yıllar sonra birbirlerinden çok farklı hâle geliyorlardı. Herkes farklı şartlarda yetişiyordu ve kendi kararlarıyla, bazen de zorunluluklarla şekillendirdikleri hayatları, diğer insanlara farklı konularda fayda sağlıyordu. İnsanların birbirleriyle eşit ve eşsiz olarak doğup sonradan farklı yaşam şartları altında yetişmeleriyle herkesin farklı birer birey olması kulağa imkânsız geliyordu ama bu dünyada her şey mümkündü işte. Her şey bir anda değişebilir, hayatınız öncekinden tamamen farklı bir yolda ilerlemeye başlayabilirdi. Zaten yaşamanın amacı da bu değil miydi? Tekdüze, sıradan bir hayat sürmenin mümkün olmadığı zamanlar yaratmak evrenin bir özelliğiydi ve bu değişiklikleri benimsemek de "hayat" olarak adlandırılıyordu. Olağanüstü ve eşsiz olmayan bir yaşam, hayat anlamına gelmezdi, zaten böyle olmayan bir hayat çok sıkıcı ve katlanılmaz olurdu.
İlk defa böyle duygular hissediyor, ilk defa bu düşünceleri aklından geçiriyordu. Hafif bir meltem esti geçti yanından. Yüzünde hafif bir gülümseme belirdi İlker'in. Havadaki serin meltemi kalbinde de hissetti. Birden çevresindeki her şeyi farklı görmeye başladı. Ağaçlardaki çiçeklerin renklerini, gökyüzünde süzülen uçurtmayı gördü. Her şeyin renklendiğini fark etti. Hayatında nelerin yanlış gitmiş olabileceğini, çoğu zaman elinden gelenin en iyisini yapmış olsa bile sıradan, hiçbir yeni özelliği olmayan tek bir günün bile kendisi için ne kadar büyük bir kayıp olduğunu fark etti. Hayır, emindi artık. Sahildeki küçük bir kum tanesi değil, kum taneciklerinin arasında benzersiz ve rengârenk bir deniz kabuğu olacaktı. Ama, yine de, yani her ne olursa olsun, kuryeye yanlışlıkla verdiği o yüz lira için kendisini ve kuryeyi suçlamaya devam edecekti. Aslında, neden kuryeyi suçladığını bile bilmiyordu, sonuçta adamın hiçbir suçu yoktu ama olsun, yine de onu da suçlayacaktı. Gülümsedi ve kendinden emin adımlarla yürümeye devam etti.