Selamlar değerli okur, eğer kitabı okumaya başlıyorsan buraya okuma tarihini bırakabilirsin,
Sefil•Bölüm 1•
Titreyen bacaklarım, ayakta durmamı güç kılarken kaldırıma oturup başımı geri attım. Nefes alışverişimi düzene sokmaya çalışırken boğazıma bir öksürük krizi oturmuştu. Ne kadar koştum bilmiyordum fakat ensemden içeriye soğuk terler akıyordu. Rengi solmuş siyah ayakkabımın yanından akan kirli suya ilişti gözlerim. Yağmur damlaları, insanlara çarparak kararıyorlardı. Bana sorarsanız; ak bulutları terk edip, aramıza karışmak istemenin bedelini ödüyorlardı. Ayağımı anlamsızca yerde kaydırıp; düşüncelerimle birlikte def etmek istedim suyu. Herkes hatasının bedelini ödemeliydi, değil mi? Betonun ıslaklığı üzerime işlerken usulca kalkıp paçalarımı silkeledim. Temize çıkabilecekmişim gibi. Benim mahkememde bendim kalemi kırılan. Ruhum sessizce ölmeyi bekliyordu. Az önceye göre yavaştı yürüyüşüm. Acele edecek bir şey de yoktu ya. Kaçmak için, yakalayacak birinin olması gerekirdi. Mutluluktan yoksun, aptal bir gülüş belirdi dudaklarımda. Kaçmak istemeyi bırakalı ne kadar olmuştu. Hayır, ben kendimi güzel kandırıyordum. Ne kadar kabullenmek istemesem de; yalnız kalmaktan korkar olmuştum bu günlerde.
Boyaları eskimiş evlere bakmak yerine kararmış su damlalarına sayıp dökerek yürürken; bir sağa, bir sola yöneliyordum. O an, dünyanın ne yöne döndüğü umurumda değildi. İçimde nükseden sıkıntı zihnimi bulandırıyordu. Ve ben yine suçlayacak kimse bulamıyor, kendimden bir kez daha nefret ediyordum.
Karanlığın kucağından dökülen inci taneleri; birer birer parıltısını kaybederek ayaklarımın önüne serilirken duraksadım. Gözlerim genç adamı bulurken arkaya dönük başı yavaşça önüne dönmüş, aramızda az mesafe kaldığında bacakları hareketi kesmişti. Hızla inip kalkan göğsü ile duraksadı. Griye çalan soğuk mavi gözleri beni fark etti. Birbirine giren saçları ıslanmış, birkaç damla burnuna düşüyordu. Elinde, incileri dökülen kolyenin ipi kalmıştı. Uzun kirpiklerini kırpıştırdı. Dudakları düz bir çizgi haline gelmiş, elmacık kemikleri belirginleşmişti. Yalnız, bakışlarında şaşkınlık vardı. Gözlerini birkaç defa kırpıştırarak yeniden bana baktı. Orada adlandıramadığım birkaç duygu değişimi vardı. Endişe değildi. Adrenalin de değildi. Sadece, gözlerinin ardında bir şeyler dönüyordu. Anlamlandıramadım. Buna son vererek ayağımın yanındaki incileri toplamak üzere diz çöktüm. İki parmağımın arasına sıkıştırdığım parlak cismi gözümün hizasında kaldırdım.
"Hırsız mısın?" dedim oldukça sakin çıkan sesimle. Hangimizin korkması gerektiğini çözememiştim. Fakat ikimiz de telaşlı görünmüyorduk. Sonunda hareketlenerek incilere yöneldi. Cevap vermesi de güç olmuştu.
"Hayır."
Sesi titremişti. Omuz silkip inciyi çantanın içine attım. Gerçek gibi duruyorlardı.
"Anladım, hırsızsın."
İşim bittiğinde tepkisini izlemeden yanından geçtim. Yağmur, kafası karışık bulutlardan tekrar dökülürken bir iç çekip kapüşonumu başıma geçirdim. Soğuğu sevmiyordum. Nefes almama yardımcı oluyordu ama hücrelerim titremeyi kesmiyordu. Zihnime sızan düşüncelere; rüzgarın darbesiyle aralanan kapıyı sertçe kapadım. Şüphe, bedenimi soğuk ile sarıyordu, yakarak.
"Sen de polis misin?"
Aceleci sesi varlığını hatırlatırken hafifçe başımı ona çevirdim. Hırsız olsa idi çoktan giderdi. İletişim kuracak ne vardı. Belki de kendinden çok emindi. Bilemiyordum. Pek de mantıklı düşünebildiğim söylenemezdi. Başımı rastgele salladım.
"Kovalamayı sevmem."
Büyük adımlar atarak yaklaştığında yürümeye devam ettim.
"İkimiz de kaçalım öyleyse, ters istikamette."
İnsan, tanımadığı biriyle de konuşacak mevzular bulabiliyordu. Neden yola devam etmek yerine laf kargaşası yaptığını anlamıyordum.
"Kaçmak istemiyorum, sen böyle devam et en iyisi."
Arkamı gösterip elimi hemen cebime geri soktum. Soğuk sıcağa daha mı etkili esiyordu? Sıcak olmak istemiyordum. Bütün vücut ısımı babama bağışlamak istiyordum. Soluk bulduğu an elleri ile ısıtırdı beni. Aldığım nefese oturan huzursuzluk ile gözlerim uzaklara daldı. Yanında olmam gereken her an başka yerde buluyordum kendimi. Ne olursa olsun, güçlü görünmem gerekiyordu. Onu kaybetme korkusu ile ondan uzaklaşmam doğru değildi. Hastalığında yanında olmadığımı hissettiriyordu bu. Oysa her an onunla atıyordu kalbim. Göğüs kafesime vuran ağrı, bacaklarıma güç vermişçesine hızımı artırdım.
"Kaçar mısın yine buraya?" dedi adam. O donuk gözlerle yeniden karşılaşmayı umuyordu.
Kadın, kızdı kendine. 'Kaçmak' terimi hoşuna gitmedi. Suçlu hissediyordu. Gerçekleri bir kendi çarpabilirdi yüzüne. Arkasına bakmadan ilerlerken seslendi.
"Kaçmam, gelirim."
'Yalan söyledim' dedi kendine. Çünkü gelmezdi o bu acı gerçek kokan sokağa. Ama kaçardı belki. Cebinde titreyen telefondan kaçtığı gibi. Babasını kaybettiğini biliyordu ama duymak istemedi. Yalan, gerçekten daha sessizdi. Buram buram kahve kokan caddeyi terk etti. Tıpkı babasının ruhunun, bedenini usulca terk ettiği gibi...
***
"Nasılsın?"
Nasıldım? Nasıl mı hissediyordum, nasıl mı parçalara ayrılışımı göz kırpmadan izliyordum? Sahi, hâlâ nasıl bir bütündüm. Eksik bir bütün. Nasıl mıydım? Midem bulanıyor, nefes boruma tıkanmış sözcükler sayesinde nefes alamıyordum. Boğazım acıyordu, çığlık çığlığa kalmış düşüncelerim; dudaklarımın mühürlenişini hazmedemiyordu. Hücrelerim tek tek ölüyor, kalbim sızlıyordu. Kafamın içinde sığacak yer yoktu. Düşüncelerim ağlıyor, sadece susuyordum. Güçlü olmak istemiyordum artık. Çünkü ne zaman güçlü hissetsem birileri gidiyordu. Artık, insanların gelmelerini de istemiyordum. Her vedada bir parçamı alarak gitmelerini. Yorgundum, ağlamak istiyordum. İnanamıyordum.
Göz yaşlarım acıyor, anne. Babamı toprağa bırakıyorlar. Senin yanında olacağını söylüyorlar. Babam, beni yalnız bırakıp gitmez ki. Birileri sarılıyor bana. Konuştuklarını anlamıyorum. Kulaklarımda hiç dinmeyen bir ses yankılanıyor. Pikabında eksik olmayan şarkı. Başa sarıp duruyor, kapanmıyor. İkinizin şarkısı anne, sen de dinle. Müziğin arasına karışan mırıltılarını duyabiliyor musun? Evet mi? Ben artık duyamıyorum. Babamın eşlik etmediği şarkıları kulaklarım duysun istemiyorum. Ellerim üşüyor, ısınsınlar istemiyorum. Onun bedeninin bu denli soğuk oluşuna şahit olduktan sonra istemiyorum. İnsanlar endişe ile bana bakıyorlar. Sahte geliyor. Babamın olmadığı bir dünyada, benim için endişe edenlere inanmıyorum anne. Endişe, ancak onunla var olabilir. Gözyaşlarımın çığlıklarını duyabiliyor musun? Onun öpemediği elmacık kemiklerime akmak istemiyorlar anne.
×××
Etrafımı saran ıssız bir karanlık. Sokak lambasından yüzüme yansıyan soluk ışık. Rüzgar, daha fazla acıtabilirmiş gibi dövüyordu bedenimi. Buram buram kokan özlem hissi. Yalnızlık, böyle mi oluyordu? Dipsiz bir kuyudan bile çekilmiyordunuz. Hani, bazen kimse ilişmesin isterdik ya. Kimse yoktu ilişmesini istemediğiniz. Öyleydi yalnızlık. Daracık sokakta buluyordu. Bir tek düşüncelerim vardı soğuk kaldırımda. Avaz avaz deliren düşüncelerim. Toplu cenaze yapıyorlardı zihnimin içinde. Bir umut daha nefesini tutmuş; atlıyordu, gözyaşlarının biriktiği gönlüme. Boğazımda, mesaiye kalmış acılar yuva kurmuş.
"Gelmişsin."
'Ne çabuk' der gibi çıkmıştı sesi. Gözlerimi karşıdaki duvardan çekmeden başımı salladım. Ses hafızam iyiydi. Hoş, onun hırsız çocuk olduğunu anlamak için buna gerek yoktu ya.
"Bu sokağın kokusu ciğerlerimi yakıyor sanki."
Nefes alamıyormuş gibi çıkmıştı sesim. Kendime kanıtlarcasına derin bir nefes aldım. Kalbimin üzerine baskı yapan sancı, nefes alışımla keskin bir bıçak gibi batıyordu. Yanımda bir hareketlilik oldu. Uzun bacakları girdi görüş alanıma. Ayağının kenarına siyah bir çanta bıraktı. Banka soyguncularının çantaları gibiydi. Nedense içinin para dolu olmadığını hissettim.
"Ne çaldın bu gece?"
"Ne kokuyor?"
Aynı anda sorduğumuzda sessiz kaldım. Dudaklarımın arasından sızan havanın yükselişini izleyerek yutkundum.
"Bir kızın, ayyaş bulutlara emanet ettiği umutlarını çaldım."
Kaşlarımı çatarak duvara düşen gölgesine baktım. Boyu uzundu. Başını arkaya yaslamıştı. Bulutların ne suçu olduğunu sormak istedim ama zihnim esirgedi kelimelerini. Sanki konuştukça hisler anlamını yitiriyordu. Yanımda birinin olması, nedensizce iyi hissettiriyordu ama zihnim başka bir şeyle oyalanmak istemiyor gibiydi. Tüm hücrelerim ile tutmalıydım yasımı. Acı, kanıma karışan bir zehir gibiydi. Konuşmak yaralar açılmasını, acımın akan kan ile vücudumdan uzaklaşmasını sağlıyordu bir nevi. Hastalıklı bir düşünceydi ama babamı kendimden uzaklaştırmak istemiyordum. Kendi yalnızlığımda boğularak küllerime dönüşmek ve tekrar tekrar ölmek.
"Yorgun görünüyorsun."
Dinlemek ister gibiydi. Yavaşça bacaklarımı çektim kendime ve başımı dizlerimin üzerine koyup sakin bir nefes bıraktım. Yüzüme yönlendirdiği bakışlarını hissedebiliyordum.
"Anlattığında anlamını yitiriyor."
Dudaklarında bir ıslık çevirirken çantayı kendine çekip fermuarı araladı. Birkaç homurdanmanın ardından istediğini bulmuşçasına rahat bir nefes bıraktı. Kucağıma koyduğu küçük defter ve kalemi boş bakışlarla karşıladım. Yazınca anlatmış olmuyor muydum? Ne tuhaf bir adamdı. Farklı insanları seviyordum. Hepimiz başlı başına gariptik zaten. Defterin kahverengi kapağını aralayıp çizgili sayfalarına baktım. İlkokul zamanımı hatırlatmıştı bana. Babamın, saçımı toplamayı beceremeyip beni okula o şekilde göndermesi. Çoğu zaman alay konusu olurdum. Umurumda olmuyordu ama. Babam saçlarımı taramıştı ya, başka bir şey üzer miydi beni.
"Makas var mı çantada?"
Nihayet gözlerim ona ilişirken omuz silkti. Karışık saçları alnına döküldü yine. Gözleri karanlıkta koyu gri duruyordu. Gecenin üzerinde parlayan yıldızlar gibi, beyaz tişörtü yakışmıştı. Başını iki yana sallarken dudakları aralandı.
"Buluruz." dedi sır verir gibi. Minik bir tebessüm kaçmıştı dudaklarının kenarından. Küçük bir çukur oluştu yanağında. Aniden ayaklandı ve davet edercesine yürümeye başladı. Elimi kaldırıma bastırarak ayaklandım bende. Kucağımdan, varlığını unuttuğum defter ve kalem düşerek cılız bir ses çıkarmıştı. Kalemi cebime tıkıştırıp, defteri elimde sallayarak yürürken; elini geriye doğru attı, defterin bir ucunu yakaladı. Ne o kendine çekti, ne de ben bıraktım. Birlikte yürümedik, ayrı da sayılmazdık. Diğer elinde salladığı çanta bacaklarıma çarparak ona dönüyordu. Tablo hoşuma gitmişti. Belli etmedim, kendime. Sessizce birkaç dükkanın önünden geçtik. Çorbacının olduğu yerde durduğunda ilk başta acıktığını sanmıştım. Bu saatte kırtasiye bulmasını beklemem saçmaydı. İçeri girdiğimizde tek tük kişi vardı. Kır saçlı, yaşlı bir adam Hırsız'a bakarak ayaklandı. Siyah çantaya, bana ve deftere değip geçti gözleri. Ne de seviyordum tuhaf olmayı.
"Kapıda mı kaldın hergele?"
Gülerek ona sarılıp, sırtına, sert denilebilecek bir şekilde iki kez vurdu. Hırsız, defteri bırakmak yerine çanta ile sarıldı adama.
"Makas lazım abi bana."
Adam kaşlarını kaldırarak başını salladı. Bir şey sormasını beklerken sevecen bir gülümseme ile bana baktı.
"Hoş geldin kızım."
İçimdeki sızı, kendini hatırlatmak istercesine yüzüme çarptı o kelimeyi. Unuttuğum da yoktu ya, hatırlayayım. Hiçbir şey diyemedim. Nezaketen başımı salladım. Sahte de olsa kıvrılmadı dudaklarım. Kimse onun gibi güzel 'kızım' diyemiyordu. Öyle içten, canına katmak ister gibi.
Adam ne ara elinde makasla geldi, ne zaman çorba kokuları burnumdan uzaklaştı bilmiyorum. Yüzümdeki ifade nasılsa, dönüp dönüp bana bakıyor, sessizliği bozmuyordu. Sanırım bana nasıl davranacağını çözüyordu.
"Ee." diye geveledi boğazını temizleyerek. Elinde salladığı büyük makasa baktım, bir de etrafa. Bu defa ben önde, o arkamda yürümeye başladık. Defter, aramızda tuhaf bir bağ olmuş gibiydi. Hayatıma yeni insanlar almayacağıma dair aldığım karar aklıma geldi. Bu gece kuralı biraz çiğnemiştim. Koskoca evde kendimle savaş vermekten daha iyiydi. Daha ne kadar yara alabilirdim ki?
Biraz öncekine nazaran daha aydınlık bir yerde durup bağdaş kurarak oturdum. Elimi çektiğimde defterin yere düşüşünü duydum. Hırsız, delinin ötesindeydi.
"Saçlarımı kes."
İtiraz etmedi. Çanta ve kalem, defterin yanında yerini aldı. Elleri saçlarımda gezindi. Ne kadar kısaltması gerektiğini sormuştu. Boynumdaki siyah şalı çıkarıp ona uzattım. Yere serdikten sonra, önüme düşen saçlara uzandı. Babamın saçlarıma kıyamayışı çizildi gözlerimde. Yorgun bir soluk bıraktım geceye. Varlığı dünyalar kaplayan adamın yokluğu ne de boş ve soğuk imiş. Elleri her değmeyişinde tarağa; saçlarım boğazıma dolanacak, acıların zehrini akıtır gibi yeniden doğuracaktı düşleri. Yeniden ölecekti(k).
Ölüm sessizdi. Çığlık çığlığa sessiz ve yakarcasına soğuk. Gerçekler ile uyuşuyordu bedenim. Morfin yemiş kadar ayyaştı düşüncelerim. Bu kadar ayrılık yetmez miydi? Baba, gel.
"Tarak olsaydı daha düzgün olurdu."
Boynuma değen kısa saçlarım sesini hissetmeme yardımcı olurken elimi arkaya attım. Ne kadar da tuhaftı, alışık olduğun şeylere veda etmek.
"Teşekkür ederim."
Donuk sesim ona dönerken omuz silkti. Gözlerim, kaybolan saçlarıma takılıp kaldığında kollarımı etrafıma sardım. Kafamda bir eksiklik var gibiydi ama hangi acının intihar ipini kestiğimi ayırt edemiyordum. Sırtıma bıraktığı hırka ile gözlerimi ona çevirip ayaklandım. Sıkı bir şekilde bağladığım şalı hırkanın cebine sokuşturmaya çalışırken konuşuyordum.
"Benim bir durağım daha var."
Babamın cenazesinde başıma bırakılan siyah şal, intihar iplerimin kefeniydi şimdi. Diğer cebime, caddenin başındaki büfeden aldığım iki maden suyunu sıkıştırdım. Ayak seslerini duyabiliyordum. Yere güçlü basıyordu. Çantasının, bacağına çarpışında eşyalarının çıkardığı sesi de. Müzik gibiydi. En anlamsızından.
"Sana Sefil diyeceğim."
Hızımı azaltmadan omuz silktim. Dışarıdan sefil gibi görünmeme üzüldüğüm söylenemezdi. Taksi durağının önündeki arabaya bindiğimde fısıldadı.
"Yeni saçlarınla uyumlu."
Başımı cama yaslayıp şoförün arabaya binişini izledim.
"Ben de sana Hırsız diyeceğim."
Sesimi alçaltmadan konuştuğumda adamın aynadan bakışlarını ikimiz de fark etmiştik.
"Gönlümün hırsızı demek istiyor."
***
Saçımı kestiği makas ile sodaları açmaya çalışırken küçük bir kesik açılmıştı elimde. Huysuzca yere oturup makası ona doğru attım. Bakışları bana dönerken saçma bir şekilde salladığım elime baktı. Oturuşu dikleşirken bana doğru uzandı. Çatılan kaşları ile yaramı inceledi.
"Acımıyor." dedim çatallaşan sesim ile. Artık acımıyordu da. Acıtamıyordu.
Çantayı tek eliyle çekiştirerek açmaya çalışırken boşta kalan elimle ona yardım ettim. İçerisinden siyah bir tişört çıkardı.
"Sakar Sefil."
Söylenerek tişörtü dişi ile kesmeye çalıştı. Gözlerimi devirerek makası almaya koyuldum.
"Aptal Hırsız."
Söylenerek makası ona uzattım. O elimi sararken, büyük uğraşla açtığım maden suyunu alıp bir yudum içtim. Boğazımı yakarcasına akan soğuk içecek ile burnumu kırıştırdım. Başını kaldırdığı sırada iç çekerek elimdekini kenara bıraktım. Cızırtılı müzik sesinin geldiği yöne kayarken gözleri, başımı çevirdim. Birkaç ihtiyar, ileride ızgara yapıp radyo dinliyorlardı.
"Taksi bekliyor, git artık."
Sesimi toplayabildiğimde ayağa kalkmak için yerden güç aldım. İnce bir sızı geçerken avucumdan; attığım adım ile yere devrilen cam şişe, içindeki sıvıyı boşaltarak uçuruma doğru yol aldı.
"Sen ne yapacaksın?"
Omuz silkerek hırkasını çıkardım. Ona uzatırken ellerini cebine soktu.
"Evim yakın." dedim kolumu indirmeden.
"Yine gelir miyim bilmem." dedim hırkasını almasını vurgularken. Bilmiş bir ifade ile güldü.
"Yine kaçacaksın Sefil."
Uzaklaşırken iç çekerek hırkayı üzerime geçirdim. Üşüyordum zaten. Buz tutmuş intihar iplerinin defnedilme vakti gelmişti. İhtiyarların dinlediği müzik eşliğinde uçurumun kenarına yanaştım. Bacaklarımı bağdaş yaparak oturup cebimdeki şalı çıkardım. Sıkıca bağladığım düğümü çözdüğümde denize yol alan saçları izledim. Akıtamadığım göz yaşlarıma sayarak. Şalın bir ucunu bileğime bağladım. Esen her rüzgar ile uçuştu. Gözyaşlarını içime akıttı sanki. Doldum, taşamadım. Kanıyordum, ölmüyor, can çekişiyordum. İntihar ipleri saçıldı denizin her yanına. Yok olduk...

Not:
Uzun süredir olmadığım için yabancı hislerle bu notu yazıyorum. Ruhunuza dokunabilme umudu ile buradayım. Belki hayattan kaçma noktam olduğu için. Biraz da yorgun cümlelerimi art arda getirebilmek için.
Umarım hoşunuza gider. Sevgilerle, içinizden bir kaçık.
İlk yazılış tarihi:
02.02.2018
Yeniden yayınlanma tarihi:
15.04.2023
Kitabıma seri boş yorum atılması sebebiyle kitabı kaldırdım, üzülerek yeniden yayınlıyorum.
