İçeriğe geç

SEÇKİN KRALİÇE

Bölüm 17 · 9 dk okuma

SEÇKİN KRALİÇE

Bölüm 17

Değişiklikler ve Şüpheler

Caleb annesinden bir mektup aldığında okudukları karşısında şaşkınlığını gizleyememişti. Dediğine göre başkentten bir hekim onu tedavi etmek için gelmiş ve bir kuruş almamıştı. Durumunun gayet iyi olduğunu da eklemiş ve Caleb’e bol bol yemesi ve iyi uyuması gerektiğini uzun uzadıya yazmıştı. Mektubu birkaç kere okumuş ve belki de hayatında ilk kez mutluluğun coşkusunu hissetmişti. Hatta ileri bile giderek içinde her şeyin iyi olacağına dair umut yeşertmişti. Göreve başlamadan annesine mektup göndermeye karar vererek hevesle yazmaya koyuldu.

Güneş kendini yeni yeni belli ederken etrafı da tatlı bir sarıya boyamayı ihmal etmemişti. Sıcaklığı gecenin soğuğunu kırsa da hala vücudu titretiyordu. Reanna çalışma odasına giden o kısa yolda durdu ve ciğerlerine temiz havayı çekti. Tüm gece yine tuzağı ve nerede hata yaptığını düşünüp durmuş gözüne gıdım uyku girmemişti. O da eğitimden önce çalışmaya karar vererek karargahın yolunu tutmuştu ama beklemediği bir şey vardı ki yaveri hazır ve nazır onu bekliyordu. Yüzünde anlamlandıramadığı büyük bir gülümseme ve pas parlak altın gözleriyle dikiliyordu. Coşkunun ve sabırsızlığın emareleriydi bunlar. İçi içine sığmıyor gibi görünüyordu. İzin verse sevincini haykırarak koşacak gibiydi. Reanna’yı görünce selam durdu ve sonra da kapıyı açarak geçmesini bekledi.

Reanna odasına girerken yaverine merakla sordu.

“Sabahın bu kadar erken saatinde seni bu kadar mutlu eden nedir?” Caleb derin bir nefes alarak heyecanla konuştu. Sevincini paylaşmak için derin bir arzu duyuyor gibiydi.

“Bu sabah annemden bir mektup aldım efendim. İyi bir hekim tarafından tedavi edildiğini ve kendini iyi hissettiğini yazmış. Hekimin dediğine göre ilaçlarını düzenli kullanırsa daha da iyi olacakmış.”

Reanna yüzünde ufak bir gülümsemeyle konuşmasını dinledi. Demek Obyen sözünü tutmuş ve hastayı iyi etmişti. İkinci bir keseyi hak etmişti böylece. Masasına oturur oturmaz Caleb raporları önüne itinalı bir şekilde koydu. Her zaman ki gibi eksiksiz ve ayrıntılıydı.

“Annenin iyi olmasına sevindim Caleb.” Üsteğmenin bu yumuşak ses tonuna şaşıran Caleb utanarak gözlerini yere dikti.

“Teşekkür ederim Efendim.” dedi kısık bir sesle ama hala sevinci okunuyordu. Reanna kızaran yanaklara gülümseyerek baktı sonra kafasını eğerek raporları gözden geçirdi. Caleb de boş durmuyor her bir kağıt değişiminde ayrıntılı bilgilendirmeler geçiyordu.

“Aylık değerlendirme bugün efendim” dedi Caleb ciddi bir tonda konuşmasını sonlandırırken. Reanna ayağa kalkarak kapıya doğru yürüdü.

“O halde eğitim sahasına gidelim.”

Hekim Obyen’in başına pek çok korkunç şey gelmişti. Oğlunu ve karısını kaybetmiş, Sodom dan torununu alarak kaçmak zorunda kalmıştı. Tanınma ihtimaline karşın torununu kendinden uzak bir yere yerleştirmiş ve sürekli güvenliğinden endişe eder olmuştu. Aklında tek bir şey vardı. Olabildiğince para biriktirip kıtanın batısına Sodom dan olabildiğince uzağa torunuyla kaçmaktı. Ona iyi bir hayat sunmak istiyordu ama bunu gerçekleştiremeden ölecekti. Hem de bugün. Kraliyet muhafızları tarafından apar topar siyah arabaya bindirildiğinde aklından bir tek torunu geçmişti. Eğer ona bir şey olursa torunu da yaşayamazdı.

En sonunda araçtan yaka paça indirilip zindanlardan birine indirildiğinde yalvarmaya başlamıştı ama muhafızlar o yokmuş gibi davranıyor itip kakıyorlardı. En sonunda pes ederek köşeye çekilip beklemeye başladı. İnançlı biri olmamasına rağmen içinden kurucu tiranına torunu için dua etmek geliyordu. Yaşlı gözlerini ovalayarak pis yere iyice battı. Ayak sesleri duyduğunda kafasını kaldırıp parmaklıkların ardına baktı. Kendisi karanlık kısımda kalsa da gelen kişiyi apaçık gösterecek şekilde küçük pencereden ışık geliyordu. Genç bir adam çatık kaşlarla dikiliyor, masmavi gözleri ifadesiz şekilde kendisini süzüyordu. Omuzları geride ellerini arkada birleştirmişti ve çenesini kaldırmıştı. Kendinden emin ve kibirliydi. Resmi giyimine bakılırsa bir soyluydu. Arkasında ki iki muhafız ise bunu destekler nitelikteydi.

“Hekim Obyen” dedi gür sesiyle. Obyen tepki vermeyerek bakmayı sürdürdü.

“Neden burada olduğunu merak ediyor olmalısın.” Hekim asık suratla bir put gibi duruyordu.

“Siyah maskeli kadını tanıyor musun?” Obyen sonunda bir tepki vererek düşünceyle kaşlarını çattı. Kısa süre sonra zihnine üşüşen siluet öfkeyle karışık korku duymasına neden oldu. İyi de bu soylu onu nereden tanıyordu ki?

“Hayır” dedi detaya inmeyerek.

“Hayır mı?” tek kaşını kaldıran genç soylu hafifçe gülümsemişti de ama neşesiz sinirli bir gülümsemeydi bu. “Neden evindeydi o halde? Bir süredir neredeydin?” dedi sabırsızca.

Tüm bunları bilmesine şaşırmadan edemedi. Ona gerçeği söylemek ve işin içinden sıyrılmak istese de o kadının tehdidini hala hatırlıyordu. Palavra atmadığını o keskin gözlerde görmüştü. Hem Sodom dan geldiğini söylerse onu tekrar gönderebilirlerdi ve Obyen oraya gitmektense kendini asmayı tercih ederdi.

“Be- ben-“ dedi kekeleyerek. Sakin dursa da korkusu onu hemen ele vermişti. “Kasabaya salgını tedavi etmeye gittim. Evim bu süre içinde boştu.” Dedi gerçeği biraz değiştirerek. Gerçekten de o kasabaya gittiğinde küçük bir salgınla karşılaşmış ve insanları tedavi etmişti. Salgının kaynağı olan su kaynağını da bulmuş ve halkı bilinçlendirmişti. Bu yüzden tahmininden oldukça geç dönmüş ve evine adım atar atmaz yakalanmıştı.

Genç adam ona ifadesiz bir suratla baktı ve sonunda yanındakine dönerek kapıyı açmasını işaret etti. Muhafız ikiletmeden kapıyı açarak yol verdi. Genç adam içeriye emin adımlarla ilerleyip önünde durdu.

“Yalan söylediğini anlamadığımı mı sandın.” Dedi sert bir sesle. Yakasından tutup ayağa kaldırdı Obyen’i. Obyen hiç direnmedi sadece korkuyla soluyordu. Vahşi maviliklere bakamayarak gözlerini kaçırdı.

“O kadın kim? Seninle alakası ne?” bağırarak söylenen bu sözler Obyen’in sinmesine neden oldu.

“Bilmiyorum” dedi dürüstlükle. Gerçekten kendiyle alakası yoktu. Bir gece kapısında belirmiş ve başını geri dönülmez bir belaya sokmuştu. Torunu hala güvende değildi o yüzden dudakları mühürlü kalacaktı. Genç adamın gözlerini kapattığını ve öfkeyle soluduğunu gördü.

“Madem doğruları söylemiyorsun” gözlerini açtığında daha da koyulaştıklarını fark etti. “Ben de senden söke söke alırım.” Arkasını dönüp mahzenden çıktı. Yanındaki muhafızlara bir şeyler söyleyerek Obyen’e bir kez bile bakmadan gözden kayboldu. Obyen’in yalvarmalarını ise kulak ardı etmişti. Hekim yere tekrar çökerken başını ellerinin arasına alarak ağlamaya başladı. Bahtsız talihine, acılarına ve belki de en çok da en sevdiğini koruyamayan bir korkak olduğuna ağladı.

Alastair, çalışma odasına çıktığında Sör Nicholas’ı onu beklerken buldu. Prensi görür görmez diz çökmüş ve emirlerini beklemeye koyulmuştu. Alastair masasına oturarak Arnold’ın bıraktığı raporlara göz attı. Bir yandan sert bir sesle emirlerini sıralıyordu.

“Hekim Obyen hakkında ne öğrenebiliyorsan öğren. Tüm hayatını ailesini araştır. Çekilebilirsin.” Sör Nicholas selam vererek kapıdan çıktı. Kısa süre sonra Arnold’ın emrettiği gibi Sör Adrian ile içeri girmesini izledi. Kızıl Ay’ın komutanını ayakta karşılayan Alastair, Sör Adrian selam vermesini izledi kısık gözlerle. Doğrulan komutan genç prense düz bir ifadeyle bakarak o sormadan konuştu.

“Kütüphanedeki çırak üsteğmenin uğramadığını bildirdi” Arnold endişeyle bir prense bir komutana baktı. Prens sinirlenmiş görünüyordu ama hayal kırıklığı da okunuyordu o bakışlarda. Tekrar oturdu ve uzun ince parmaklarıyla masaya ritmik şekilde vurmaya başladı. Ne düşündüğünü kestiremeyen Arnold dalgın bakışlarının ikisi arasında gidip gelmesini izledi. En sonunda sessizliği bozarak sert bir sesle konuştu.

“Şimdilik bunu rafa kaldıralım. Daha önemli meselelerimiz var.” Arnold’a dönerek “Kraliçe nasıl? İhtiyaçlarıyla ilgileniyorsunuz değil mi?” dedi. Arnold kafasını saygıyla eğerek sakin bir ifadeyle konuştu.

“Evet efendim. Her gün kontrol ediyorum. Size teşekkürlerini iletmemi istediler.” Prens kafasını onaylarcasına salladı. “Yarın ona bir ziyarette bulunacağım. İlgileneceği bir teklif yapacağımı da söyle. Şimdi çekilebilirsin.” Arnold reverans yaparak hızlıca odayı terk etti.

Sör Adrian’a dönen Alastair “Kraliyet balosu düzenleneceğinden haberdarsındır. Herkes krallığın kuruluşu için bir davet olduğunu düşünse de aslında Ethnes soylularını kraliçeleriyle buluşturacağız. Baloya kadar kraliçenin de soylularında güvenliğinden sorumlu olmanı istiyorum. Senden başkasına güvenemem.” Sör Adrian başını eğerek övgüyü kabul etti. “En güvendiğin ağzı sıkı askerlerini görevlendir. Baloya kadar kimse bilmeyecek” Sör Adrian tekrar başını eğerek onayladı.

Alastair bu sefer öne doğru gelerek iki elini masanın üstünde birleştirdi. Ciddi bakışlarını komutandan bir kez olsun çekmiyordu. “Ganbora krallığından bir haber var mı?”

“Soruşturuluyor Majesteleri. Bilgi bana ulaştığı takdirde sizi de bilgilendireceğim.”

Alastair başıyla onayladıktan sonra “Çıkabilirsin” dedi. Sör Adrian selam verdikten sonra odadan çıktı. Alastair derin bir nefes verirken ağrıyan başını ovaladı. Uzun ve acılı süreç başlamıştı.

Kral Reanna’yı çağırdığında bölüğün değerlendirmesinin tam ortasındaydı. Caleb’e erlerinin adının yazılı olduğu bir liste vermişti. Her erin yanında güç, hız ve beceri parametreleri bulunuyor, Reanna da bu alanlara gözlemlerini yazdırıyordu. Böylece her eri potansiyeline göre konuşlandıracaktı. Haberci ona daveti söylediğinde işini Caleb’e bırakmıştı. Ana saraya giderken kafasından bin bir türlü düşünce geçmiş Kral’ın ondan ne isteyebileceğini düşünmüştü. Kralın emriyle içeri girdiğinde belki de karşılaşacağı son insanı görmesiyle şaşırdı.

Başpapaz Samuel kralla karşılıklı bir masa da oturuyordu. Her zaman ki beyaz albini* giymişti. Albinin uçlarında altın rengi şeritler vardı ve boynunda kalın büyük bir altın haç taşıyordu. Beyaz başlığı başpapaz olduğunu vurgularcasına yine altın rengi işlemelerle süslenmişti. Bembeyaz saçları başlığın altından yaşlı beyaz suratına eşlik ediyordu. Dudakları ince ve aşağıya eğilimliydi. Her daim kaş çatmaktan alnında izler oluşmuştu ama en rahatsız edici yeri siyah gözleriydi. Öyle kibirli öyle aşağılayıcı bakıyordu ki diken üstünde oturuyormuş gibi rahatsız hissediyordunuz.

Başpapaz Reanna’yı aşağılamasını gizlemeden süzdü. Özellikle kızıl ayın armasına odaklanan gözleri kısılarak yüzü buruştu. Reanna dişlerini sıksa da herhangi bir şey demedi. Kralın önündeydi ve en önemlisi kutsal olarak görülen birisine karşı çıkmak ahmaklık olurdu. Onu tamamen görmezden gelen başpapaz ayağa kalkarak Kral’a döndü. Zayıfcaydı, ne kadar dik durmaya çalışsa da kamburu bir o kadar öne çıkıyordu.

“Umarım bir dahaki konuşmamız kilise de olur. Tanrıça her daim sizinle olsun.” Titrek sesi sertti. Kral’ın cevabını beklemeden arkasını dönerek kapıya doğru yürüdü. Reanna’nın yanından geçerken ağzından onaylamayan bir cıkcıklama çıktı. Öyle öfkelendi ki kendini kontrol edemedi ve kafasını kaldırıp başpapaza baktı. Gözleri buluştuğunda başpapazın nefretini gördü. İlk karşılaşmaları olmalarına rağmen ona bu kadar kindar bir ifadeyle baktıracak kadar ne yapmış olabileceğini düşündü. Sonra kişisel bir kin olmadığına sorununun formayı taşıyan bedenle olduğu kanısına vardı. Ne kadar küstah ne kadar kibirliydi. Kral’a saygısızlık yapmış, Reanna’yı ayan beyan aşağılamıştı. Başpapaz Reanna’ya bir kez daha bakmaya tenezzül etmeden dik başlı bir ifadeyle yürüyüp kapıdan çıktı.

Kapı kapanır kapanmaz Kral’ın kahkahası odayı doldurdu. Reanna kendine gelerek Kral’a baktı.

“Başpapazdan pek hoşlanmamış gibisin Reanna.” Dedi Muziplik kokan bir sesle. Reanna inkar edecekti ki Kral’ın rahat tavrına karşın ketumluğunu biraz esnetmeye karar verdi.

“Küstah ve kibirli tavrı pek sevilesi değil majesteleri.” Dedi yavaşça. Bir yandan da haddini aşıp aşmadığını anlamak için Kral'ın yüzüne bakıyordu. Ama kral kızmak yerine gülümsüyordu.

“Dikkat et yerin kulağı vardır.”

“Bu sözler kulağına o kadar çok çalınıyordur ki kimin söylediğini anlamayacaktır.”

Kral tekrar gür bir kahkaha attı. Reanna ise hafifçe gülümsemekle yetindi.

“Huysuz ihtiyar oldukça can sıkıcı olabiliyor.” Dedi kral eğlenir bir ifadeyle ama gözleri oldukça ciddiydi. Anlaşılan o gelmeden önce oldukça can sıkıcı bir konuşma yapıyorlardı. Gözlerini papazın oturduğu koltuktan Reanna’ya çeviren kral sakin bir sesle konuştu.

“Yarın ki balo da görevlendirildin mi?”

“Evet Majesteleri” İyi ki Alastair sözünü dinlemiş ve Ethnes soylularını çağırdığı bir balo düzenlemişti ama bunu bilmemeleri gerektiğinden kraliyet balosunda görev alacakları söylenmişti.

“Ethnes kraliçesi şuan prensin sarayında. Yarın onun güvenliğinden sen sorumlu olacaksın.” Şaşkınlıkla kafasını kaldıran Reanna istemsizce krala baktı. Kral araştıran bir ifadeyle suratını izliyordu. Heyecanla parlayan gözleri her ifadesini yutuyordu. Bu kadar şaşırmasının nedeni elbette bu konuyu gizli tutacaklarını düşündüğündendi. Alelade bir askere bu kadar gizli bir konuyu açmakla ne amaçlıyordu? Casus olduğundan mı şüpheleniyordu? Belki de sırrı dışarıya sızdıracağını düşündüğünden kraliçeyi ona emanet ederek önünü kesmişti. Ah bu yaşlı kurt akıllıydı. Şaşkınlığını öğrendiği bu bilgiye yormasını umarak kafasını eğdi.

“Emredersiniz majesteleri” dedi ifadesiz bir sesle.

“Öyleyse yarın görüşürüz Reanna” dedi kral gür memnuniyet dolu bir sesle. Reanna reverans yapıp çıkarken içten içe açık verdiğini düşünmeden edemedi. Yarın değişen kaderin belki de dönüm noktası olacaktı.

* Papazların giydiği kıyafet

Bölüm sonu

26 yorum