İçeriğe geç

SEBASTİAN

Bölüm 4 · 13 dk okuma

SEBASTİAN

Bölüm 4

2. Bölüm: "Burada neler oluyor?"

Hayat bazen sizi şaşırtabilirdi. Bir maymunun yaşlı bir adamı dört saat boyunca rehin almasından daha çok şaşırtabilirdi hem de. -ki şu an etrafımda dört dönen adamın beni maymunlardan daha çok şaşırttığı aşikardı.-

"Hadi bakalım gel, otur." diyen adama garipseyerek baktım. Üç yıl içinde pek bir değişim geçirmemişti. Sadece siyah saçlarının arasında tek tük beyaz teller kendine yer edinmişti. Bakışları ve duruşu hala aynıydı. Acaba kişiliği de hala aynı mıydı?

Beni görünce sinirlenmesi, bağırıp çağırıp evden defolmamı söylemesi gerekmiyor muydu? Ben yokken kafasına bir şey mi düşmüştü acaba? Belki de ölüyordu ve bu yüzden iyi davranıyordu. Dikkatimi ona verdim. "Bir şey yemek ister misin? Dolapta dünden kalan yahni olmalıydı. Hemen ısıtabilirim."

Aynı zamanda hala ayakta duran bana bakmış ve kolumdan tutarak ,gittiğim zamankiyle aynı olan, koltuğa oturtmuştu. "B-bekle." dedim muhtemelen mutfağa gitmeye hazırlanan babama. Anında durmuştu. "Evet?"

"Açık konuşacağım." diye mırıldandım ayağa kalkıp. "Sen böyle birisi değilsin baba. Normalde... nasıl desem? Daha soğuksun, umursamazsın ve... ve ne bileyim işte beni görmezden gelirsin. Bir şey mi oldu? Niye bu kadar iyi davranıyorsun ki?"

Sahte olduğu apaçık ortada olan bir gülümseme ile bana baktı. "Hiçbir şey olduğu yok. Sadece yıllardır görmediğim oğlumu çok özledim." Duyduğum 'oğlum' kelimesiyle hafifçe yutkundum. Bu kelimenin benim için ne kadar önemli olduğunun farkında mıydı bu adam?

"O gün bana senin oğlun olmadığımı söylemiştin." diye mırıldandım. "Hastalıklı bir pislik olduğumdan, benden iğrendiğinden, utandığından ve bir katil olduğumdan bahsedip durmuştun." O günü unutmam mümkün değildi. Çünkü daha öncesinde varlığımı unutmuş gibi beni her daim görmezden gelen babamla, oturup da adam gibi konuştuğumuz tek gün o gündü. Benden böyle bir tepki beklemiyor olacak ki birkaç saniye yüzüme hiç konuşmadan baktı.

"Pekala. Hafızan gerçekten de kuvvetliymiş." diye mırıldanıp iç çekti. "Bak evlat, o gün hepimiz de çok gergindik. Nasıl davranıp ne gibi şeyler söylediğimizi bir kenara bırakalım bu yüzden." diye konuşmaya devam etti. Benim için önemli olan konuların onun için bu kadar önemsiz olması gerçekten kırıcıydı. Sinirleniyordum. Gözlerimden yaşadığım hayal kırıklığı belli oluyor muydu bilmiyorum ancak onun bu hayal kırıklığını anlamadığı düpedüz bir gerçekti.

"Senden sadece diğerleriyle konuşmanı istemiştim.Bana kötü davranmamaları için. Dayanamıyordum artık!" Sonlara doğru yükselen sesim ile kaşlarını çattı. "Dayanabilirdin." Sesi kendini buna inandırmak istiyormuş gibi çıkıyordu ve bu sinirlenmem için yeterli bir sebepti. Sesim istemeden daha fazla çıktı. "Dayanamazdım! Lanet olası on beş yaşında bir çocuktum! İnsanların nefretiyle, iğrentisiyle, görmezden gelmesiyle, itip kakmalarıyla yaşamak için küçük bir yaştı tamam mı?! Herkes bana hastalıklı deyip duruyordu! Bir katil olduğumu söylüyorlardı!"

Yüzü giderek kızarırken bunun utançtan değil sinirden olduğunun gayet farkındaydım. En sonunda o da dayanamamış olacak ki benim gibi sesini yükselterek konuşmaya başladı. "Yalan mı?! Değil misin?!" Durdum. Demek gerçek yüzünü göstermeye başlamıştı. -ve nedense bunun kırıcı olacağını düşünüyordum.-

"Tyler beni arayıp kasaba yolunda kaza geçirdiğini söyleyince acıyıp iyi davranayım demiştim. Şehirde kaldığın üç yıl boyunca akıllanmışsındır diyordum. Ama görüyorum ki daha da arsızlaşmışsın. Eskiden böyle değildi, bana sesini bile yükseltemezdin." diye devam etti. Dişlerimi sinirle sıktım. Tyler babamla mı konuşmuştu?

Kasabaya gelirken bazı şeylerin değişmiş olabileceğini düşünmüştüm. Ancak görünen oydu ki yanılmıştım.

"Biliyor musun? Asıl arsız olan sensin." Gözlerinin içine bakarak kurduğum cümle ile afalladı. Muhtemelen benden bu kadar sert bir çıkış beklemiyordu. "Hayatın boyunca sevmeyeceğin bir çocuğu evlat edinmemeliydin baba."

"Seni istedim mi sanıyorsun?!" diye haykırdı tıpkı ben küçükken yaptığı gibi. "Eğer Klara istemeseydi yemin olsun ki senin gibi şeytan yürekli bir çocuğu evlat edinmezdim." Bu kelimeleri daha önce de duymuştum. Belki de yüzlerce kez... Ama her seferinde bir öncekinden daha acı verici oluyordu.

Annem yani Klara Gourmet iyi huylu, nazik, herkes tarafından sevilen ve göz kamaştırıcı derecede güzel olan bir kadındı ama bir sorun vardı ki o da çocuğunun asla olmayacak oluşuydu. Bu sebeple çocuğunun olmasını çok isteyen annem yaptığı ısrarlar ile bu ailenin beni evlat edinmesini sağlamıştı. Evlat edinildiğimden yedi ay kadar sonra da, içinde benim de bulunduğum, bir kaza sonucu Klara ölmüştü. Günah keçisi arayan herkes içinse tek bir zanlı vardı. Ben, Sebastian. Ailenin kirli lekesi yetim bir çocuk.

Nefretle karşımdaki adama baktım. Ona olan duygularımın bu denli yoğun olması canımı yakıyordu. Asla sevilmemiştim. Kabul görmemiş, iyi karşılanmamıştım. "Keşke beni evlat edinmeseydiniz Sam. Böylece ne sen ve o muhteşem(!) ailen ne de benim gibi yetim bir çocuk bunları yaşamak zorunda kalmış olurdu." diye konuşmayı bitirdim. Ona artık 'baba' demek istemiyordum. Bu kelimeyi hak ediyor muydu ki?

Hayat yorucuydu. İnsanı yıpratıyor, ruhunun çürümesine neden oluyordu. Tıpkı üç yıl önce ki gibi kapıyı çarpıp kendimi sokağa atabildiğimde öncekine nazaran bu sefer sinir yoktu. Sadece hayal kırıklığı vardı. Arkamdan "Sana acıyorum." gibi bir kaç kelime etse de hızla boş olan sokağa attım kendimi. Babamdan tekraradan nefret etmeme sebep olacak derecede bir hayal kırıklığı peydah olmuştu içimde.

Gözlerimde toplanmaya başlayan yaşları elimin tersiyle engellemeye çalışırken bir yandan da cebimdeki telefonu çıkarttım. Rehberden Austin'in numarasını bulup çaldırdım. Aptalca bir umutla belki aramama yanıt verir diye beklemeye başladım. Kaç haftadır ulaşamadığım adama şimdi mi ulaşacaktım? Boş bir bekleyişti.

Ama aklımdan geçenlerin aksine bu sefer telesekreterin o sinir bozucu sesi gelmemişti kulağıma. Dizlerimin titremesi ile yavaşça yere çöküp ayaklarım üzerine oturdum. Umutla çağrımın cevaplanması bekledim. Ama olmadı. Tekrar denedim ve ardından yine... Ama hiç bir şekilde aramalarım yanıt bulmadı. Neden umutlanmıştım ki zaten? Değersiz bir çöp parçasından ibaret değil miydim?

Gerçekten acınası bir insandım.

Ne zaman akmaya başladığını bilmediğim gözyaşlarım daha da şiddetlenirken kafamı dizlerime gömdüm. Kimsesizdim işte. Böyle doğmuş böyle ölecektim.

Tam o sırada telefonum çaldı. Ekrana bakmadan gözyaşlarımı silip görüşümü netleştirdim. Arayan her kim ise ağladığımı anlasın istemiyordum. Gözüm ekrana kaydığında büyük harflerle yazan isim kalbimi heyecandan durduracaktı neredeyse.

'GOLDEN RETRİEVER'

Bu Austin'di!

Ellerim tir tir titrerken parmaklarım çok geç kalmadan ekrandaki yeşil simgeyi bulup yana kaydırdı. Yavaşça telefonu kulağıma götürdüm ve ne kadar çabalasam da titremeyi bırakmayan sesim ile hattın diğer ucuna seslendim. "Austin? Sen misin? Gerçekten mi? Niye daha önce cevap vermedin? İki haftadır sana ulaşamıyorum! Neredeydin? İyi misin? Yanında birileri var mı?"

Ancak diğer taraftan hiç bir ses gelmemişti. Emin olmak için ekrana tekrar baktım. Evet arayan Austin'di ve arama hala devam ediyordu. "Austin? Sen misin?" Yine bir cevap yoktu. "Dinle. Bir hatam mı oldu? Aniden iletişimi kestin ve biliyor musun endişeden delirmek üzereydim! Lanet olsun! Neredesin sen? Yanına geleceğim!"

Üzüntü ile başlayan cümlelerim kendini yavaşça sinire bırakırken ağzıma ne gelirse saydırmaya başlamıştım bile. Ancak hiçbir şekilde geri dönüş alamamıştım. Telefon açıktı ve hattın diğer ucundaki Austin beni duyuyordu ancak tek bir kelime dahi konuşmuyordu. Benim tanıdığım Austin asla benimle konuşmamazlık yapmazdı...

Eğer hattın ucundaki Austin olsaydı iki eli kanda olsa dahi benimle konuşurdu. Bunu biliyordum. Duygusal bakımdan güçlü biri değildi benim arkadaşım. Kalbi zayıftı. İnsanlara kolay kolay güvenemezdi. İhanete alışmıştı. Tek dayanağı annesi Elene, ben ve Tyler'dı. Onun tüm hayatı bu üç isimdi işte.

Ama şimdi işler değişmişe benziyordu. Ondan haber alamama sebebim bir şeyler gizlediği için değil de başına bir iş gelmesinden dolayı olabilir miydi? Belki de benimle iletişim kurmak istiyor ama bunu yapamıyordu.

"Sen..." diyebildim bir şeylerin farkına varmışlıkla. "Austin değilsin."

Kısa bir süre cevap gelmedi. Ancak ufak bir soluk alma sesi duyduğumda gerçekten de hattın diğer ucunda biri olduğunu kavrayabilmiştim. "Kimsin? Austin nerede?"

Ama sorularıma cevap vermek yerine kısa bir cümle duydum diğer taraftan. "Bu işin peşini bırakmalısın." Boğuk ve kalın bir erkek sesiydi bu. İster istemez oturduğum yerden kalkıp kendime çeki düzen vermeye başladım. Zira adamın sesinde bile bir buyurganlık seziliyordu...

"Ne hakkında konuştuğunu bilmiyorum." dedim kendimi kontrol altında tutmaya özen göstererek. Açık veremezdim. Ancak o her şeyin farkındaymış gibi "Biliyorsun." dedi. "Ne demek istediğimi çok iyi biliyorsun."

Ona aldırış etmeden "Austin nerede?" dedim. Buna karşılık karşı taraftan sinirli bir soluk verme sesi duydum. Onu kızdırmış mıydım?

"Bizimle. Güvende." dedi uzun bir aradan sonra. 'Bizimle' mi? Birden fazla kişiler miydi? "Sana neden güveneyim ki?" Dedim biraz daha ip ucu almak umuduyla ancak boş bir çaba olduğunu anlamam uzun sürmedi. "Kendimi iki kez tekrarlamayı sevmem küçük insan. Austin bizimle birlikte. O iyi. Bunu bil ve araştırmalarına bir son ver. Yoksa olacaklardan ben sorumlu olmam." Kaşlarımı çattım. Küçük insan? Son vermek? Tektit!?

"Bak amacın ne bil-" ancak daha cümlemi tamamlayamadan telefon suratıma kapandı. Açıkça bir uyarıydı bu. Austin kendini kimlere bulaştırmıştı böyle?

Kulağıma telefonu götürürken aynı numarayı tekrar tekrar aradım ancak cevap bir türlü gelmemişti. Yine ulaşılmıyordu. Beni arayan da kimdi? Austin'e ne olmuştu? O iyi miydi? Onu aradığımı nereden biliyorlardı? Dün gece bana saldıran da onlardan biri miydi? Ama onlardan biri olsaydı karşılaştığım şey bir insan olurdu... Bana saldıran şey her ne ise kesinlikle bir insan değildi. Olamazdı, değil mi? Peki beni tehdit eden bu adam veya adamlar? Onların insan olduğundan nasıl emin olacaktım ki?

Açıkçası küçüklüğümden beri doğaüstü şeylere inancım tam olmuştu. Belki de yapım buydu, bilemiyorum. O sebeple eğer işin ucunda normal olmayan şeyler ile karşılaşırsam -ki bu 'normal' olmayan şeylerin ne olduğundan bile emin değildim daha- büyük bir şaşkınlık yaşamazdım.

Tanımadığım bir adam tarafından, arkadaşımın telefonundan, oldukça ciddi bir şekilde tehdit edilmiş olsam bile bu işin peşini bırakmaya hiç niyetim yoktu. Hidden Cavity'e geleli daha yirmi dört saat bile olmamıştı ve önüme bir çok soru işareti çıkmıştı bile. Aptal değildim. Bu kasabada gizemli bir şeyler döndüğünü her türlü anlamıştım zaten.

Önce o garip yaratık(?) tarafından bir saldırıya uğramıştım. Sonra Tyler, açıkça bana yalan söylemişti. Bunun sebebini hala anlayamamıştım gerçi. Jipimde o kadar büyük bir hasar varken ve kaput gözü gören herkesin fark edebileceği kurşun delikleri ile kaplıyken bana gördüğüm ve duyduğum her şeyin yanlış olduğunu söylemişti. Hadi ama! Bu kadar aptal olmamalıydı. Madem bir şeyleri saklama peşindeydi o zaman kanıtları da yok etmeliydi, öyle değil mi? Tam bir aptaldı!

Tekrar yürümeye başladığımda çoktan sakinleşmiştim. Ağlamam durmuştu ve dışarıdan belli olmamasını dilemekten başka çarem yoktu. Telefonu cebimden çıkartıp rehberde Elene'yi buldum. Aradığımda direkt açılmıştı. Muhtemelen babam ile konuşmamın nasıl geçtiğini merak ediyordu. Ona konuşma fırsatı vermeden ben konuştum.

"Sorun olmazsa sizde kalabilir miyim? En azından kalacak bir yer bulana kadar."

"Seni evden mi kovdu? Nasıl bu kadar acımasız olabilir?!"

"Pek sayılmaz." dedim iç çekerek. "Babamla kavga ettik, doğru. Ama evi terk eden bendim." Sonra konuyu başka yöne çekme ihtiyacı ile Austin'i sordum. "Austin'den haber aldın mı? Her şey ard arda geldiğinden onu arayamadım."

Bahanem işe yaramış olacak ki Elene soru sormadan cevap verdi. "Evet, arayıp bu gece geç geleceğini söyledi. Arkadaşları ile takılacakmış."

Şaşırarak "Arkadaşları mı?" dedim. Onun bizden başka arkadaşları mı vardı?

"Evet! İnanabiliyor musun? Bana gelip de 'Arkadaşlarımla buluşacağım.' dediğinde neredeyse mutluluktan ağlayacaktım. Hatta dün sen hala uyanmamışken onlardan biri ile hastanede karşılaştım, biliyor musun?"

Kaşlarımı ikinci bir şaşkınlık etkisi ile kaldırdım. "Öyle mi?"

"Evet. Açıkçası pek tekin görünmüyordu ama konuşunca öyle olmadığını anladım. Tam bir beyefendiydi."

"Neye benziyordu?"

"Ah... Im- Nasıl desem? Yakışıklıydı ve heybetliydi? Tamamen siyahlar içindeydi. Lise öğrencisi değildi. İlk bakışta oldukça korkutucu görünüyordu aslında."

Elene'nin yaptığı tanım ile kaşlarımı çattım. Nedense tanıdık bir hisse kapılmıştım. "Onunla konuştun mu?"

"Biraz. Çok konuşamadık. Ona Austin'i soracaktım ki hemen ardından Tyler çıkageldi. Ama emin oldum ki Austin iyi arkadaşlar edinmiş. Onun adına ne kadar mutluyum anlatamam..."

Evet Elene. Beni Austin'in peşini bırakmam için tehdit edecek kadar iyiydiler...

"Tyler mı? Onunla tanışıyor muydu?"

"Sanırım." dedi Elene ama pek emin değil gibiydi. "Benden uzakta konuştular. Ne dediklerini duyamadım ama Tyler tedirgin olmuşa benziyordu."

Aklıma hastane odasındayken sürekli pencereden dışarı bakan ve gerginliğiyle beni bile geren Tyler geldi. Demek sabah bu sebeple o kadar tuhaf davranmıştı.

"Anladım. Akşam evde görüşürüz Elene. Bir de... Austin'e benden bahsetme olur mu? Sürpriz olsun istiyorum."

"Tabii, merak etme." diyip telefonu kapattı. Şimdi bazı şeyler daha iyi anlaşılıyordu.

Tyler da onlardandı.

Artık ona güvenemezdim. Austin'den ben haricinde herkesin haberi vardı ve tanımadığım bir grup insan beni tehdit etmişti. Güzel jipimi hurdaya çeviren o şey de cabası!

Öncelikle Tyler ve Austin konusuna bir ara vermeli ve takip edilmediğimden emin olarak tekrar hastaneye dönmeliydim. Jipime olanlar oldukça kalp parçalayıcıydı ancak bunu bir kenara bırakıp düzgün düşünmem gerekiyordu. Bir olaylar silsilesinin içinde kaybolmuştum bile ve nedense iç sesim her şeyin kilit noktası olan ipucunu jipimde bulabileceğimi söylüyordu.

Kurt tüyü başlı başına bir kanıttı ama daha fazlası lazımdı. Mesela bir görüntü. Jipimin araç kamerasından bir görüntü hem de.

Telefonu cebime koyarken otobüs durağına varmıştım. Ancak gördüğüm yüz ile donup kaldım. Yakışıklı bir surat, heybetli bir vücut, siyah giysiler, donuk bir surat...

Bu oydu! Otobüste bakışlarıyla tedirgin olmama sebep olan ve Elene'nin telefonda bayılarak bahsettiği şu 'Austin'in Arkadaşı' olan adam. Beni ne zamandır takip ediyordu? Neden buradaydı? Otobüsten indikten sonra burada oturup gelmemi mi beklemişti? Yoksa sadece tesadüf müydü? Neden 'tesadüf' olduğunu düşünmüyordum?

Yutkundum. Tedirgin hissediyordum. Bir yandan da açıklanamaz bir şekilde heyecanlanmıştım. Panik atak mı geçirecektim? Ama neyse ki kalp atışlarımı kontrol edebildim. Hadi ama Sebastian. Sen bir kaplan ile aynı kafeste iki saat kilitli kalmış birisisin. O zaman bile bu kadar heyecanlanmamıştın!

En sonunda önümdeki adamdan gözlerimi ayırıp ona sırtımı çevirdim. Ama hala sırtımı delen bakışlarını hissedebiliyordum. Niye böyle bakıyordu ki?

Bir kaç dakika içinde otobüs gelmişti ve açıkçası kendimden beklenmeyecek bir hızla otobüse binmiştim. Ardımdan yetmişlerinde zar zor yürüyen yaşlı bir kadın ve o otobüse binmişti. Onlar daha oturamadan otobüs hareket edince yaşlı kadın sendelemişti. İnanılmaz hızlı bir refleksle düşme tehlikesi geçiren kadını o tutmuştu. "Dikkat edin, düşeceksiniz."

Duyduğum ses ile gözlerimi sonuna kadar açtım. Onun bunu fark etmemesi için cama döndüm. Bu ses -her ne kadar kadına daha kibar olsa da- beni Austin'in telefonundan tehdit eden kişinin sesiyle aynıydı. Bu oydu. Gerçekten bu oydu!

O zaman Tyler da Austin'e ne olduğunu biliyor demekti bu. Ortada büyük bir sır vardı ama içim biraz olsun rahatlamıştı. Çünkü Tyler, Austin'e zararı dokunacak hiçbir şey yapmazdı. Bundan emindim. Yine de iki haftada bu lanet kasabada neler olmuştu böyle?

Düşüncelerim içinde kaybolmuşken yanımdan geçen beden ile fark etmemesini umarak siyah bedeni izlemeye başladım. Birazdan otobüsten ineceğe benziyordu. Ne yani beni takip etmeyecek miydi? Tahmin ettiğim gibi olmuş sonraki durakta siyahlı adam otobüsten inmişti. Garip bir şeyler oluyordu...

Hastanenin bulunduğu durağa geldiğimde indim. Direkt otoparktaki jipime ilerlerken gördüklerim ile kaşlarımı çattım. Biri jipim etrafında dolanıp kapısını zorluyordu!

Hızla yanına gidip "Ne halt ettiğini sanıyorsun?" diyiverdim. Sesim beklediğimden daha sert çıkmıştı. Ama karşımdaki lise öğrencisi olduğunu tahmin ettiğim sarı saçlı, kehribar gözlü genç şaşırmayı geçin sırıtarak bana dönmüştü. "Hey, selam! Sadece arabanı bu hale getiren şeyi merak etmiştim o kadar."

Beni aptal mı sanıyordu bu? "Sen de bir kapıları açılıyor mu diye kontrol edeyim mi dedin?" dedim alay ettiğim anlaşılan bir sesle. Ancak o pek takmadı ve ses etmeden yanımdan uzaklaştı. Bu kimdi? Az önce ne olmuştu?

Cebimden jipimin anahtarlarını çıkartırken gitmeden önce kapıları kilitlemeyi akıl edebildiğim için şükrettim. Kapıyı açar açmaz koltuğa oturup kapıyı kapattım. Zavallı aracım bu basit hareketlerle bile zangır zangır titriyor ve kulak tırmalayan sesler çıkartıyordu. Resmen ağlıyordu yahu!

Kameraya uzanıp içini yokladım. Şükür ki hafıza kartı hala içindeydi. Torpidoyu açıp yedek hafıza kartını da aldım. Kapıyı açıp inecekken biraz uzakta siyah bir arabaya yaslanmış beni izleyen o sarışın çocuğu gördüm. Demek takip ediliyordum. Belki de ben gelmeden bu kartı alacaklardı ama tam vaktinde yetişmiştim.

Kapıyı açmaktan vazgeçip elime telefonu aldım. Şansıma imdadımı duymuş gibi şehirden tanıdığım biri aramıştı. Yan gözle hala beni izliyor mu diye baktım ve evet hala gözleri bendeydi. Sanırım biraz rol yapsam iyi olacaktı. Telefonu açıp hattın diğer ucundaki kişi ile normal konuşmaya başladım. Tek elim ile de ayakkabı bağcıklarımdan birini açtım. Sonra aramayı bitirip arabadan indim.

Kapıları kilitleyip onlara dönecektim ki sanki açık bağcıklarımı yeni görmüş gibi yapıp yere eğildim. Onun görmeyeceği bir açıda olduğuma kanaat getirdiğimde içinde kayıtlar olan hafıza kartını ayakkabımın içine sıkıştırdım. Bağcıkları bağlayıp ayağa kalkarken bilerek boş olan hafıza kartını yere düşürdüm. Dikkatleri bir şekilde boş karta çekmem gerekiyordu. Eğilip boş hafıza kartını da aldım pantolonumun cebine sıkıştırıp ilerlemeye başladım.

Yarı yolda sarı oğlan bilerek bana çarpmış ve büyük bir oyunculukla özür dilemişti. Sesimi sinirli çıkarmaya özen göstererek "Yine mi sen?" dedim. Sonra devam ettim "Bir dahakine dikkatli ol."

Arkamdan 'Tabi, tabi." diye mırıldanmış ve siyah arabaya doğru ilerlemişti.

En sonunda otobüs durağına vardığımda elimi cebime attım. Hissettiğim boşluk hissi ve yanılmamış olmanın verdiği ürperti duygusu ile gülümsemeden edemedim. Tam da düşündüğüm gibi, cebimdeki boş hafıza kartı gitmişti.

}~~~{

Herkese merhaba!

Olayların içine biraz daha girdiğimiz bir bölüm ile karşınızdayım.

Sizce bundan sonra ne gibi olaylar patlak verecek?

Austin nerede?

Tyler neden yalan söyledi?

Ve bu 'Arkadaşlar' da neyin nesi?

Yorumlarınızı ve oylarınızı esirgemeyin lütfen.

Yazarınız acemiyazar_44...

Bölüm sonu

0 yorum

Bu bölüme henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu sen yaz.