İçeriğe geç

SEBASTİAN

Bölüm 2 · 9 dk okuma

SEBASTİAN

Bölüm 2

Giriş

İnanın bana bazen biri ile arkadaş olmak çok zor olabiliyor. Özellikle bu arkadaş Austin Cliff ise.

Çoğu noktasında kaymış ve bir çok hayal kırıklığı ile süslenmiş hayatımdaki adeta parlayan ve ben burdayım diyen o noktalardan biriydi Austin. Çevresindeki herkes tarafından dışlanmış ve eziyet görmüş birinin -ki o kişi bendim- sahip olabileceği en büyük lutuflardan biriydi. Tam olarak açıklamak gerekirse bu lanet hayatta güvenebileceğim yegane insandı. Ve lanet olsun ki ona iki haftadır ulaşamıyordum.

Yanlış anlaşılma olmasın. Çoğu kişi için bu durum normal olabilirdi. Bilirsiniz... Ergenler hep asi olurdu ve Austin kesinlikle en beterlerindendi. Ama en kötüsü bu bile değildi. Geçen haftalarda kasabaya yeni gelen bir kıza yıldırım hızında aşık olmuştu. İlk görüşte aşk... Ne kadar etkileyici, öyle değil mi? Şaka yapıyorum hiç etkileyici değildi. Lanet olsun! Bir düşünsenize, sahip olduğunuz tek arkadaşınız size her gün hoşlandığı kızdan bahsediyor. Her ayrıntısına dek. Hem de her ayrıntısına.

Aile içinde büyük bir tartışmaya sebep olduğumda ve ortalığı birbirine katıp kasabayı terk ettiğimde -ki ortalığı gerçekten birbirine kattım- peşimden gelen tek kişi Austin olmuştu. Kasaba çıkışında beni durdurup geri dönmeye ikna ettiğinde ise kuzu kuzu geri dönmüştüm, dememi çok beklersiniz.

Beni ikna ettiğini sanan Austin ile kasaba girişine geri dönmüş, eski püskü bir benzin istasyonunda duraklamıştık. Sevgili dostum bize biraz yiyecek almak için araçtan indiğinde ise onu orada tek bırakmıştım. Biliyorum, bu çok adiceydi. Ama o lanet eve ve o lanet mahalleye geri dönemezdim. Zaten Austin da bana çok kızmamıştı. Tüm hafta boyunca attığı tribi saymazsak tabii. Ondan sonra da asla iletişimimizi kesmedik. Ta ki iki hafta önceye kadar...

Son konuşmamız gayet normal geçmişti. Bana her zamanki gibi kasabada olan bitenden ve hoşlandığı kızdan -sanırım ismi Sasha idi- bahsetmişti. Garip bir şekilde ikimiz de birbirimizden asla sır saklamazdık. O gün de öyle oldu. Austin yarı zamanlı olarak çalıştığı veterinerden kaçan köpeği yakalamak için gideceğini söylediğinde konuşmamızı da sonlandırmıştık. Tek yapabildiğim ona iyi şanslar dilemekti. Ama ne var ki bu dileğim gerçekleşmişe benzemiyordu. Ya da bana böyle bir izlenim bırakmaktan başka hiç bir işe yaramıyordu.

Bana boşuna endişe ettiğimi söyleyebilirsiniz. Ancak hislerim beni yanıltmazdı. Yoksa şimdiye kadar nasıl hayatta kalırdım ki? Üstelik Elina'yı da aramıştım. Alabildiğim tek cevap 'Seni sonra arayacağım Seb.' olmuştu. Ama şaşırtıcı olmayan bir şekilde bana geri dönüş yapmamıştı. Aramızda kalsın o çok meşkul bir kadındır. Ah, Elina kim mi? Austin'in güzeller güzeli annesi. Bazen onun gibi bir kadından Austin gibi bir hıyarın nasıl çıktığını sorgulayabiliyordunuz.

Konuya geri dönersek. İki haftadır Austin'den haber alamıyordum ve günlerdir endişeden gözüme bir gram uyku bile girmemişti. İnanın bana ortalıkta hayalet gibi dolaşmak oldukça kötü bir deneyimdi. Çalıştığım hayvanat bahçesinin müdürü ve herkesin korkulu rüyası haline gelmiş olan Bay Rudaw bile o halime acımış olacak ki bana iki günlük bir tatil vermişti. Bu benim için iyi bir şeydi. Çünkü bilirsiniz... Bir hayvanat bahçesinde olabilecek en ufak bir dikkatsizlik kötü sonuçlar doğurabilirdi. Ve inanın bana, çalışma arkadaşım olan yaşlı Francis maymunlar tarafından rehin alındığında ve onu geri almamız tam olarak dört saat sürdüğünde bunu çok net kavrayabilmiştim. Tanrım, o gün ne lanet bir gündü öyle.

O güne ait olan düşünceleri kafamdan def etmeye çalışırken henüz girdiğim kasaba yoluna baktım. Evet, az önce terk ettiğimi söylediğim o kasabadan bahsediyorum, yanılmıyorsunuz. Ancak söz konusu Austin olduğunda gözüm hiç bir şey görmez hale geliyordu. Bunu kimseye söylemeyin ama Austin bir dosttan çok kardeş gibiydi benim için. Onun için her şeyi yapabilirdim. Ama şimdilik onu bulduğumda yüzüne atacağım yumruktan söz edebilirdik.

Gece yarısını biraz geçmişti ve etraf zifiri karanlıktı. Tek ışık kaynağı gökyüzündeki dolunaydı ve Hidden Cavity adındaki bu kasaba ise bir ormanın ortasında yer alıyordu. Anlaşıldığı üzere bu resmen içimi ürpertiyordu. Normalde de korkunç görünen, insana sanki uçsuz bucaksızmış gibi bir izlenim veren ormanda tek başıma ve gecenin köründe ilerliyordum. Tek dostum ise çalışarak biriktirdiğim parayla aldığım hurda jipimdi. Şakasız söylüyorum, hala nasıl çalıştığına akıl sır erdiremiyordu bazen insan.

Bu hallere düşecek insan mıydın sen? diyen iç sesime kafa salladım hak verircesine. Çoğu insan benim yaptığımı yapmazdı. Orası kesindi yani. Ancak şehirde sıcak evimde otururken bir anda Elina'nın beni ağlayarak araması ve Austin'in ölüm haberini vermesindense, gelip kendimin bakmasının daha uygun olacağını düşünmüştüm. İç sesimin bu kadar dramatik olma uyarısını görmezden gelirken de tek düşündüğüm bu olmuştu.

Tek dileğim hurda jipimin beni bu zifiri karanlıkta yarı yolda bırakmaması olurken sanki duymuş gibi acı bir ses çıkaran araca lanet ettim. Bunlar neden hep benim başıma geliyordu ki? En son böyle dumura uğradığımda bir köpekle bakışıyordum ancak bu hikayeyi de anlatıp kendimi daha fazla rezil etmek istemiyorum. O yüzden sanki son anlarıymış gibi acı çığlıklar atarak sarsılan jipime geri dönelim.

Dediğim gibi olup kısa süre içinde hareket etmeyi kesen jipe baktım. "Bozulacak başka zaman bulamadın dimi?" Diye söylenmem ise pek bir işe yaramamıştı.

Torpidoya uzanıp ufak bir araştırma yaptığımda minik bir el feneri bulabilmiştim en sonunda. İyi diye geçirdim içimden en azından ışığımız var. Feneri yavaşça açtım ve zayıf kalbimin korkudan atmayı bırakmaması için dua etmeye başladım. "Umarım mutlusundur Austin." Diye mırıldanmaktan geri durmadım. "Değilsen de şansına küs. Çünkü mutsuz bir şekilde cehennemi boylayacaksın."

Ön kaputu açıp yandaki tutamaçları kaputa sabitledim. Böylece önceden yaptığım salaklıklardaki gibi kaput üstüme devrilmeyecekti. Feneri dudaklarımın arasına alırken torpido da bulduğum bir kaç alet ile tamir etmeye koyulmuştum aracı. Direkt önüme bakıyor, etrafıma hiç bir şekilde göz gezdirmiyordum. Bu arada çok korktuğumu söylemiş miydim?

Zifiri karanlık yetmezmiş gibi ara sıra duyduğum ve işi iyice korkutucu bir hale sokan baykuş sesleri de bana eşlik ederken önümdeki araca odaklanmak oldukça zordu. Üstelik tek duyduğum bu sesler değildi. Biraz dikkat kesilince bu anlamsız seslerin aslında bir uluma olduğunu fark ettim. Tanrım! Bir uluma!

Ağzımdaki feneri hızla elime alırken kaputu aceleyle kapattım. Sesler giderek yaklaşıyordu ve istediğim son şey bir hayvan tarafından yenmekti. "Lanet olsun! Lanet olsun!" Aracın kapısını hızla açıp içeri girdim ve hemen kapıların hepsini kilitledim. Anahtarı titreyen eller ile yerine takarken jipin çalışması için çoktan dua etmeye başlamıştım. Ancak ne kadar çabalasam da sanki yemin etmiş gibi çalışmamakta direten bir araç vardı elimde. Tekrardan anahtarı çevirdim ancak diğer çabalarım gibi bu da sonuçsuz kalmıştı. Tekrar denemek için anahtarı çevirmek üzereydim ki bir uluma daha duydum. Hem de oldukça yakın bir yerden!

Elim hemen telefona uzanırken ezbere bildiğim Austin'in numarasını tuşladım. Bir yandan da yolun iki yanını sarmış olan ormana feneri tutmuş ve etrafı inceliyordum. Aramam telesekretere düşerken sesli mesaj kısmı da açılmıştı. "Tanrım! Austin seni bulduğumda öleceksin! Tamam mı öleceksin! Mesajı alacak mısın bilmiyorum ama orman yolun-" Jipe hızla çarpan ve neredeyse araçla birlikte devrilmemi sağlayan darbe ile koca bir siktir çektim. "Yüce İsa! O şey de ne!"

Feneri hızla etrafta gezdirirken bu sefer de bir diğer numarayı tuşladım. Tek temennim ise bana saldıran şey her ne ise tekrardan ortaya çıkmamasıydı. Bu sefer Austin'de olduğu gibi olmadı ve hattın diğer ucundan uykulu bir ses duyabildim. "Seb, gecenin köründe derdin ne senin?! Aklını mı kaç-" Daha fazla konuşmasına izin vermeden aceleyle sözünü kestim. "Tyler! Ormandayım ve- ve burda bir şey var!"

En başta ne olduğunu anlamamış olacak ki "Ne?" Dedi. "Ormanda mısın?" Her ne kadar şaşkın olsa da telefonun diğer ucundan bazı sesler duyuyordum. Muhtemelen giyiniyordu. "B-ben bilmiyorum. Sana haber verecektim. Kasabaya dönüyorum Tyler! A-ama bir şey, burda bir şey var! Arabaya çarptı ve- ve-"

"Sakin ol Sebastian! Derin derin nefes al tamam mı? Panik atağını tetikleyeceksin!" Dediğini yapıp derin nefesler aldım. Biraz daha sakin hissedince onun endişeli sesi kulağıma doluştu. "Bana tam olarak nerede olduğunu söyleyebilir misin?"

Etrafımı hızlıca taradım az ileride bir tabela görünüyordu. Karanlıktan önündeki yazıyı okuyamazken feneri o tarafa tuttum. "B-bir tabela var. P-pankek, Laura'nın Pankek Dükkanı yazıyor." Telefonun diğer ucundan bazı hışırtılar, kapı sesleri ve cızırdamalar duydum. Az sonra da çalıştırılan bir arabadan yükselen sesler işitmiştim. "Telefonu kapama Seb. Beni anlıyor musun? Sakın kapama." Önce kafa salladım ancak bunu göremediğini fark edince "Tamam." dedim. Kısa bir süre sessizlik oldu. Ardından onun iç çektiğini duydum.

"Bana haber vermeliydin. Biliyorsun seni almaya gelirdim." Bunu elbette ki biliyordum. O hep gelirdi. Ancak gecenin köründe kalk gel beni al da diyemezdim. Gerçi şu an bunu demediğim için bin pişmandım ama bulunduğum halde düşünmem gereken son şey buydu. "Biliyorum. Özür dilerim."

Bir anda jipin tabanına gürültüye iniş yapan her ne ise yerimden sıçrayıp bağırmama sebep oldu. "Lütfen beni yeme! Lütfen beni yeme!"

Elimden düşmüş olan telefondan Tyler'ın sesini duyabiliyordum. Bana ne olduğunu sorup duruyordu. Ancak daha doğrulma fırsatı bulamamışken tam olarak sürücü koltuğunun bulunduğu taraftan büyük bir darbe aldı benim biricik aracım. Jip neredeyse yan yatacakken bana merhamet etmiş olmalı ki tekerleri tekrar yola düştü. Arabayla birlikte bir sağa bir sola savrulmak bana lunaparkta olduğum hissini yaşatırken bu durumdan keyif alabilirdim. Ne olduğunu bilmediğim bir şey tarafından saldırıya uğramasaydım tabii.

Hala kontakta olan ve sarsılmalar sebebi ile bir sağa bir sola savrulan anahtara uzandı elim. Ya hiç bir şey yapmadan ölecektim ya da bu lanet yerden gidecektim. Sonuca ulaşmam çok uzun sürmedi. Binbir türlü dua ile tekrardan çevirdim anahtarı ilk denememde olmasa da ikincide olmuştu. Çalışmıştı! Hala hatta olduğunu bildiğim Tyler'a hitaben "Kasabaya doğru sürmeye başlayacağım!" Dedim. Kısa sürede ondan da bir onay aldım. Şimdi o bana doğru ben de ona doğru sürüyordum aracı.

Gaza elimden geldiğince yüklenmiş bir şekilde gelen ulumaları def etmeye çalıştım zihnimden. Bu kasabaya gelişimin üstünden bir gün bile geçmemişken başıma gelenler içime kurt düşürmüyor değildi ancak hala Austin gibi bir amacım vardı ve onu bulmadan gitmeye niyetli değildim. "Kafanı koparacağım Austin! Kafanı koparacağım!"

Jipin sol tarafına hızla çarpan şey ile araçla birlikte yolun sağ tarafına savruldum. Hızla sürdüğüm için frene bassam bile işe yaramamıştı ve kendimi koca bir ağaca toslamışken bulmuştum. Çarpışmanın etkisiyle kafamı ön cama çarparken kendimden geçtim. Ama bu bir kaç saniyelik bir şeydi. Uyandığımda Tyler'ın bağırışları kulağıma doluştu. Cevap veremedim. Bırakın cevap vermeyi gözümü dahi açacak hali bulamıyordum kendimde.

Ufak bir hışırtı duydum. Yakınlardan geliyordu. Sert iç çekişler, ufak hırlamalar... Karanlıktan dolayı pek bir şey göremiyorum ama sürücü koltuğunun yanında bulunan yolcu koltuğu tarafındaki kapının açılmak için zorlandığını fark ettim. Camdan bir figür görebiliyordum ama bilincim sürekli gidip geldiğinden bunun bir insan mı yoksa hayvan mı olduğunu anlayamıyordum. Ah, bir de parlayan sarı gözleri vardı. En sonunda kapı açıldı. İçeri doğru uzanan bir el gördüm. Ancak gerçekten bir el miydi o?

Elin tırnakları normalden daha uzun ve sivriydi. Üstü kıllarla kaplıydı. Siyah uzun kıllar... Yarı baygın halde olmasaydım eminim ki tabanları yağlamam çok uzun sürmezdi. Ancak hiç bir şey yapabilecek durumda değildim. Tyler'ın telefondaki sesi de kesilmişti. Ölüyor muydum?

Bir insana mı yoksa hayvana mı ait olduğunu kavrayamadığım el tam kollarıma değecekken bir kaç silah sesi duydum. El hızla uzaklaştı ve beden arabadan çıktı. Sonrasında bir kaç hırlama ve uluma duydum. Arada bir iki el daha ateş edilmişti. Bir an ortalık sakinleşti. Seslerin hepsi kesilirken bilincim kapanmamak için büyük bir çaba sarf ediyordu.

"Kuzen!" Diyen sesi oldukça yakınımdan duyarken büyük bir rahatlama hissettim. Tyler sonunda gelmişti. O hep gelirdi. Bulunduğum tarafın kapısı hızla açıldı. "Tanrım! Sebastian!"

Eller dikkatlice beni arabadan çekip çıkartırken yarı açık gözlerle Tyler'a baktım. Gözleri endişeyle parlıyordu. Gülümsedim. "Yine." Dedim. "Yine geldin."

Bilincim yavaşça kapanırken güvende olacağımı biliyordum. Ama merak ettiğim bir şey vardı. "Sence..." Dedim beni taşıyan Tyler'a. "O bir insan mıydı?"

Bunlar dediğim son sözlerdi. Ardından bilincim kapandı. Uzaktan olan biten her şeyi izlemiş bir çift gözden habersiz bir şekilde...

}~~~{

Yeni hikaye ile merhaba. Giriş bölümümüz ile karşınızdayım. Umarım hoşunuza gitmiştir.

Farklı bir konu ile giriş yaptığımı düşünüyorum ve söylemeden geçemeyeceğim sabahtan beri ana karaktere düşmekle meşgulüm.

Seni seviyorum Seb!

Yorum ve vote'larınızı bekleyeceğim~

Hepinize iyi günleer~

Yazarınız acemiyazar_44...

Bölüm sonu

0 yorum

Bu bölüme henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu sen yaz.